"

SEKSİST BİR EKONOMİ YAZISI

Kadınlar, Ekonomi ve "Ruj Endeksi"....

TÖRKİŞ EKONOMİ

Kulak Arkası Zula Sigarası ve Marjinal Fayda Teorisi..

TEKTAŞ EKONOMİSİ

Pırlanta.. Yatırım aracı mı, batırım aracı mı?

16 Mayıs 2013 Perşembe

İŞ HAYATINDA "O DURUŞ"

Bir ekonomi dergisini karıştırırken şu sayfalar dikkatimi çekti, merakımı cezbetti, biraz araştırayım dedim; 
"Acaba neden iş hayatında herkes aynı şekilde duruyor"? ;)


Neden?

Dikkat ediyor musunuz özellikle ekonomi ve finans piyasalarıyla, girişimcilik ve iş dünyasıyla ilgili yayınlarda, ilanlarda, afiş ve görsellerde genel olarak çok kullanılan "bir duruş" var! Kollar önde bağlı, kafa hafif yukarı bakar, vücut dik. Fotoğrafçıların da pek sevdiği ve dikte ettiği bu duruş buradaki görselde de görebileceğiniz gibi herhangi bir ekonomi dergisinin herhangi bir sayısında onlarca kere -hatta çektiğim fotoğraftaki gibi- sayısız defa karşınıza çıkabilir. İşin ilginci -pek de itibar etmediğim- vücut dili vs. kaynaklarına bir göz gezdireyim dedim, bakın neler buldum.. Meğer bu bizim iş dünyasında kendine güven, başarı, kendiyle barışıklık zannedilen duruş neler demekmiş:  

"Hoş olmayan bir durumdan ‘saklanma’ girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür." 




Beyler, hanımlar, iş hayatı yabancı bir yer mi, kendinizi güvensiz mi hissediyorsunuz burda? O zaman bu "Küçük dağları ben yarattım" havaları niye yahu Allah aşkına?


"Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur." 


demiş kaynaklar. Gördüğünüz gibi hep bir olumsuzluk, hep bir savunma, bir güvensizlik..



Dur yolcu! Raporlar, sunumlar bitti mi?!


Geleceğe "güvensizlik" ve "yabancılık"la bakan gençler, gençlerimiz..


Böyle birşey mi cidden iş hayatı?


Şu andan itibaren kariyer hedefim ömrüm boyunca böyle durduğum bir fotoğrafımın olmaması olacak! ;)





13 Mayıs 2013 Pazartesi

GÜZEL CEKETTİ BE ABİ..


Tüm radyoculara ve Güray Hekim’e..

Bu yazıyı yazıp yazmamak için öyle çok düşündüm ki.. Senelerdir. Ama bu sabaha karşı  bilgisayarımı açtım ve bu geldi içimden.

İçinde bir hikaye var -her zamanki gibi-, içinde hala hayatta olan insanlar var, içinde benim çok iyi tanıdığım pek çok insan var ve içinde hepinizin çok iyi tanıdığı bir başka kişi var: Okan Bayülgen.

Bu hikayeyi bir gün bir yerde anlatacaktım, belki de neden böyle bir bilinçaltımız var bilmiyorum ama, her halde “Kör ölür, badem gözlü olur” diye bir atasözü olan bir millet olmamızdan kaynaklanıyor, “uygun” zaman neyse onu bekliyordum herhalde. Belki birileri artık buralarda değilken daha rahat konuşabiliyoruz arkalarından, birileri hala buralarda değilse daha da unutuluyor çirkinlikler, kat kat büyüyor güzellikler. O kişiler gidince ‘Şöyle de bi anımız vardı be ne çok şey yaşadık be abicim’ler daha çekici duruyor dillerde. Benim bi hikayem var dostlar, yeri geldi. Anlatayım..

Sene 2004. Rock FM denilen bir efsanenin parçasıyım o zamanlar.. Esen Kayar kaptanlığındaki bir şahane radyoda haftanın 2 saati dışardan program yapıyorum. Kimler yok ki, Can’lar, Ozzy’ler, Fırat’lar, Sam’ler, Banu’lar, aylarca benim nazımı çeken canım kardeşim Tansu Çağlayan’ım, berbat bi şaka gibi buralardan çekip giden Güray’ımız. Esen’e gidip “Benim bu radyoda program yapmam lazım Esen Bey” demiştim tanımadan, “Hiç yaptın mı daha önce?” dedi haliyle.. “Yapmadım ama iyi yapacağım, göreceksiniz” dedim. Ne gördü bilmiyorum ama müthiş bir risk alarak Cumartesi günleri akşam saatinde önce 2, sonra 3 saati bana verdi canlı yayın yapmam için. Canlı yayın tabii ,dev gibi bir yayın masası, yüzlerce düğme, karşıda konuk, hem sohbet edip, hem uygun şarkı seçip çalacaksın, hem geçiş yapıp hem saniye tutturacaksın falan.. Bayağı sıkı bir iş aslında, kolay değil. İki program elimden tuttular, sonra fırlattılar denize. Her şey şahane gidiyordu, arkadaşlık, muhabbet.. sevdiğimiz müzikleri çalıp sevdiğimiz muhabbetleri ediyorduk adına “Lumbago!” dediğim programda. Hiç unutmam ilk program konuklarımdan sevgili Meltem Taşkıran geldiğinde “Buranın tozunu yutmuşsun sen artık, bak görürsün bu senin hayatından çıkmayacak bir daha, radyo öyle birşeydir” demişti. Ne kadar doğruymuş, şimdi mesela düzenli TV programı yapmama rağmen, radyoyu deli gibi özlüyorum. Radyo başka. Neyse, bu arada radyoya gidiş geliş saatlerim arttı gitgide. Haftaiçleri de işlerim müsaade ettikçe gidip gelmeye başladım radyoya. Zevkle. Gidip gelmeye başladıkça da birşeyin farkına vardım. Radyo ciddi sıkıntıdaydı. Yönetim radyoyu kapatmak için karar almıştı. Benim gibi haftanın iki günü tam anlamıyla “muhabbetine” bu işi yapan biri için “Hay Allah!” denip geçilebilecek bir durumdu belki. Ama buradan geçinen onlarca insan vardı, Esen’in hayaliydi burası, Tansu’nun hayatıydı, Ozzy’nin yeni bebeği doğmuştu o günlerde. Şov devam etmeliydi elbette de, mikrofonlar kapandığı anda “Biz ne yapacağız? Ne olacağız?” soru işaretleri havada uçuşuyordu. Herkes sıkıntılı, hava kasvetliydi radyoda. Bir sabah gelecektik ve orda olmayacaktı bu insanların işyeri, çok net biliyorduk artık.



Sonra bir akşam kim ayarladı, nasıl oldu bilmiyorum ama akşam Okan Bayülgen’in şovuna, Zaga'ya gidilecek hep birlikte denildi. Tüm ekip toplandı ve şova gidildi. Şov devam ederken baba bizimkilerden birinin montunu aldı ve giydi. Programın geri kalanını üstünde “Rock FM” yazan montla tamamladı. Ekibi müthiş onore etmek bir yana, profesyonel söylemle de; milyarlarla ölçülmeyecek bir “PR hareketiydi” bu. Radyonun ismi dakikalarca Türkiye’nin en büyük talk şovunda anılmıştı, Okan Bayülgen’in üstünde, görüntüde kalmıştı. Bu hiçbir para verilerek yapılabilecek, yaptırılabilecek bir şey değildi. Tıpkı beş kuruş para almadan her hafta radyoya gidip program yapmamız gibi.. Sadece gönülle yapılabilirdi. Ve sadece oranın tozunu yutmuş, değerini bilen birisi bunu yapardı. Ertesi gün ve günler, radyodakilerin keyfi yerine gelmişti, hatta havalarından geçilmiyordu. Benim kendi bağlantılarımdan öğrendiğim ve dayanamayıp içeri de uçurduğum bilgiye göre radyoyu kapatmayı –en azından bir süre daha- düşünmüyorlardı artık! Büyük patronların kararıyla ve önceki akşam yaşanan PR’ın çok büyük katkısıyla radyo kapanma riskini atlatmıştı. Dahası, dün iş arayan bu adamların yeniden işi vardı! Büyük bir adamın küçük bir hareketi onlarca insanın işini kurtarmıştı. Yani dostlar, Okan Bayülgen, radyoları o zaman kurtarmaya başlamıştı!   



Bu anıyı mutlaka paylaşacaktım bir gün. Çünkü beni çok ama çok düşündürmüştü 10 sene önce.. “Güç nedir”i düşündürmüştü, günün birinde “güçlü” olunca –bakın başarılı, kariyerli, zengin vs değil; güçlü- gücünü nasıl ve ne için kullanacaksın’ı düşündürmüştü, büyük adamların küçücük bir hareketinin neler doğurabileceğini, nelere mal olabileceğini düşündürtmüştü, “Büyüdükçe küçülmek” gerektiğini, şan, şöhret, para, pul gelecekse eğer günün birinde Danua köpekleri gibi poponla etrafı da devirebileceğini, işe de yarayabileceğini düşündürtmüştü. Gün gelir o kadar büyürsün ki, 10 dakika giydiğin bir ceket 10 kişinin işsiz kalmasını önler işte. Bundan ala hayat dersi mi var? Bunu yapmış bir adam bir daha küçülür mü peki?

Dahası var hikayenin.. Geçen yıl kış ayları.. Bir kış akşamı, canlı yayınının başlamasından yarım saat önce kadardı. TV 8 ‘de üst katta, kapkaranlık bir odada muhabbet ediyorduk. Projeleri , yapılabilecekleri konuşup heyecanlanıyorduk. Ben, Okan abi ve Burak Güzel vardı odada sadece. Hepsini konuşup bitirdik, kararlar aldık, muhabbet ettik. Şova 15 dk. falan kalmıştı artık. “Abi” dedim, “sana bir hikaye anlatacağım..” Kapkaranlık odada bu olayı anlattım baba ağır ağır sigarasını sararken. Şıp diye hatırladı. “Ama..” dedim “bak bilmediğin neler oldu, neler  yapmış oldun sen o ceketi giyerek” Heyecanla anlattım bir kez daha yaşayarak. Çekti bi fırt ve sadece dedi ki: “Güzel ceketti be baba!”

Okan Bayülgen’i sev ya da sevme. Daha çok sev diye anlatmıyorum bu hikayeyi. Benim de hepiniz gibi –sırasıyla- bu adama hayran olduğum, gıcık olduğum, yeniden hayran olduğum, yeniden gıcık olduğum dönemler oldu. :) Mesele bu değil. Baba çok ortalardayken, herkes onun hakkında yazıp çizerken  elim gitmedi. Biz daha sık görüşürken yazacaktım, elim gitmedi. Diyorum ya, kötü şeyleri paylaşmakta sabırsızız, iyi şeyleri paylaşmak için ürkeğiz hep. Yanlış anlaşılacak, şöyle sanarlar, böyle anlaşılır diye hep nedense cenazelere kalıyor güzellemeler. Güzelleme olmaması için, zamanlı olması için, samimi olması için şimdi olması gerekiyormuş demek ki..

“Okan Bayülgen radyoları kurtarıyor!” denilince daha da anlamlı oluyor işte. O zaman benim bu hikayeyi anlatmam farz oluyor dostlar.. Şu klişe deniz yıldızı hikayesindeki gibi işte mesele, hepsini kurtaramazsın belki. Ama benim bizzat yaşadığım hikayede farketti be işte. Bizim için farketmişti. Rock FM 15 yaşındaysa ve şimdi bambaşka arkadaşlar aynı heyecanla bizim hikayemizi devam ettiriyorlarsa, farketmiş! Beni çok etkiler bu hikaye, “güc”ü anlattığı için, hikayenin kahramanına anlattığımda sadece “Güzel ceketti be baba!” dediği için.. Duclos’un çok sevdiğim “Başarıya ilave edilebilecek tek süs tevazudur!” sözünü bi daha, bi daha doğruladığı için!



“Rüyalarını müzikli görenler için..” derdim radyoda çalarken. Ben öyle görüyorum kendimi bildim bileli. Daha başkası nasıl oluyor, onu bilmem. Bu yazıyı da rüyalarını müzikli görenlere ithaf ediyorum. Radyo ne demektir, bilen herkese ithaf ediyorum. Mesela Okul dönüşü çantasını fırlatıp önlüğünü bile çıkarmadan, 4 katlı kütüphanenin en üst rafına tırmanıp düğmeyi çeviren ve “Okul Radyosu”nu bekleyen ve radyo dinlerken dokunulmaz olan çocukluğuma ithaf ediyorum. “Okul radyosu”nun müziğini hiç unutmayanlara ithaf ediyorum. Okan abiye. Tüm radyoculara ve bir tanecik kardeşim Güray Hekim’e. Güray bana yukardan dedi ki; birinin hakkında güzel şeyler konuşmak için illa gitmesini beklemeyin abi. Haklı.

Dave Gahan’ın söylediği gibi: “Thanks God for the Radio!” İyi ki var radyolar, iyi ki ben çocukken vardı, iyi ki benim oğlumun zamanında da olacaklar ve iyi ki bunun için birşeyler yapıyoruz! Herkes becerisi ve büyüklüğüne göre;  bazılarımız yazı yazıyor, bazılarımız nutuk çekiyor şairin dediği gibi, bazıları kapı kapı dolaşıyor, bazıları sadece güzel bir ceket giyiyor. Ve bazen bir ceket diğer hepsinden de daha kıymetli oluyor.

Güzel ceketti be Okan abi, cidden güzel ceketti…
   

9 Mayıs 2013 Perşembe

KENDİ ÇOCUKLUĞUMLA MEKTUPLAŞMA...

Oğlum vesile oldu, 1983 yılındaki 5 yaşındaki benden 2013'deki bana mesajlar geldi..

Minik oğlumuzun bize katılmasıyla birlikte ailecek yaşadığımız duygu seli-nostalji kuşaklarından birinde annem, bir gün oğlum olursa kullanmamız için 30 küsür senedir sakladığı ve bebeklik hatıralarımın bulunduğu kutsal sandığı açtı! Beni travmalardan travmalara gark eden pek çok parçayla birlikte -ki bir tanesi çok komik, mutlaka ayrıca yazmam lazım uzun uzun- o dönemde en çok sevdiğim şey olan çizimlerimin de önemli bir kısmını 30 sene sonra ilk kez yeniden gördüm...

Bunlardan bir kısmını parça parça hatırlıyorum ama önemli bir kısmını cidden hiç hatırlamıyorum. Dikkatimi çeken şey bol bol font ve logo benzeri birşeyler çizmiş olmam. Örneğin şu 23 Nisan tipografisi bana çok ilginç geldi. Şimdi reklamcı olsam ve 23 Nisan için birşeyler çalış deseler böyle birşeye giderdi elim herhalde.. :)
  


Ama kutsal sandıktan çıkanlar içinde pek politik bir tanesi var ki "Ağaç yaşken eğilir" lafını haklı çıkarıyor galiba. 5 yaşımdayken çizdiğim bu "karikatürümsü"de Türkiye haritası ve zam yağdıran bir Özal bulutu var! :)) Daha ilginç olanı babamın görevi dolayısıyla (kaderin cilvesi, Özal'ların danışmanı olmak için)  bir kaç sene sonra Ankara'ya taşınmış olmamız ve politikanın evimize bir daha çıkmayacak şekilde girmesinden de önce çizilmiş olması.. Karikatürümsüde, Özal KDV ve ZAM yazan bulutları Türkiye'ye yağdırıyor.. Kıbrıs'ın üzerinde de birşey yazıyor ama tam okunmuyor, ki bence Lefkoşe'nin kısaltması olabilir! :)

"Ülkeye KDV ve Zam yağdıran Turgut Özal" Burak Ünaldı, 1983, Saman Kağıt üzerine keçeli kalem :)

Bu Ziya Paşa, artık her kimse:)
"Hey, bayrakları dikin!"diyor haliyle..

Bu İbrahim Tatlıses'e benzeyen figür de babam :)

O kadar anlamlı ve iyi bir zamanda geldi ki çocukluğumdan mesajlar bana. Tam da okullarda öğrenci arkadaşlara "Sevmediğiniz işlerle vakit kaybetmeyin, içinizdekini çıkarın, bunu nasıl bulacağım diyorsanız çocukluğunuza sorun" diye ahkamlar kestiğimiz bir dönemde, çocukluğumdan öyle güzel bir ayar yedim ki. Bana senin içinde bunlar var, istesen de istemesen de, 5 yaşında da, 35, 45 yaşında da, sen bastırsan da çıkacak dedi yeniden çocukluğum.



Ben anladım çiko, mesaj alındı, tamamdır. ;)

İmza: 2013 yılındaki sen.

NOT: Uçan arabalar falan yok arkadaş, hele o düşündüğünden, hiç yok!


He bi de, ikimiz aynı kareye girince de şöyle birşey oluyoruz, bence fena diil ne diyosun?!? O resimdeki afacan bakış perdeyi yakmadan hemen önceki mi, yüzümüzdeki dikişten önce mi, çiftliğin kapısını düşürüp kaşımızı yarmamızdan mı yoksa, onu bilemedim!

Neyse ki şimdi yaramaz demiyolar bizim gibilere girişken diyolar! ;) 


    

7 Mayıs 2013 Salı

YARIN İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ORMAN FAKÜLTESİ'NDEYİZ..

Üniversitelerde dönemin sonuna yaklaşılırken okul söyleşileri hız kesmiyor değerli izleyenler.. Yarın, yani 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Konferans Salonu 'nda öğrenci arkadaşlarla buluşacağız ve hikayelerimizi anlatacağız.. Üstelik İstanbul 'da en sevdiğim mekan olan, kaçış yerim Atatürk Arboretumu 'na da kaçma fırsatı bulurum belki oradan. Bilmeyenler, duymamış olanlar için bu cennet köşesi işte böyle bir yer:   http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/ataturkarboretumu.asp 



 

7 Nisan 2013 Pazar

Bİ' BAKIP ÇIKACAKTIM?

Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım, tam 27 hafta olmuş... Bundan yaklaşık 7 ay önce sevgili dostum Alper Kotaman'ın Bloomberg HT 'de başladığı "Ekospor" programını kutlamak ve ilk programın konuğu olmak üzere gitmiştim. Gidiş o gidiş, bu hafta tam 27 hafta olmuş! 27 haftadır her Cuma günü canlı yayında saat 12:30 'da yarım saat süreyle haftanın tüm dünyada gerçekleşen spor ekonomisi olaylarını sevgili Alper Kotaman 'la değerlendiriyoruz. NHL Lokavt'ından giriyoruz, sponsorluklardan çıkıyoruz, Snoop Dog'dan giriyoruz, takımların piyasa değerlerinden ve borsadaki hareketlerinden çıkıyoruz.. Bu keyifli program haftada 2 gün, Çarşamba ve Cuma, ben her Cuma günü konuk olarak katılıyorum. Biz hem birbirimizden çok şey öğreniyoruz, hem de çok büyük keyif alıyoruz, sizlerden her hafta hem sosyal medyadan, hem de diğer kanallardan güzel tepkiler aldığımıza göre sizler de keyif alıyorsunuz diye umuyoruz..
Merak edenler 27 programın tümüne bu linkten göz atabilirler..



 

1 Nisan 2013 Pazartesi

3 NİSAN ÇARŞAMBA ODTÜ'DE JUST MARKETING!

3 Nisan Çarşamba günü saat 11:30'da ODTÜ İşletme Topluluğu'nun bu yıl 6. kez düzenlediği  "Just Marketing" konferansında "Bir Pazarlama Aracı olarak: Samimiyet!" başlıklı bir  sunum yapacağım..


Detaylı bilgi için: http://www.just-marketing.net/tr 

Program şöyle:

3 Nisan Çarşamba:

11.30 - 12.45 Burak Ünaldı- Nar Girişim Genel Müdürü

13.15 - 14.30 Raymond de la Court - METRO Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi - Pazarlama ve 


Müşteri Yönetimi

15.15 - 16.30 Berivan Haligür- Rocco Satış İnsan Kaynakları Uzmanı

4 Nisan Perşembe:

11.30 - 12.45 Alpagut Çilingir- Fritolay Pazarlama Direktörü

13.15 - 14.30 HSBC Sunumu

15.15 - 16.30 Hakkı Arıkan - Markafoni Pazarlama Direktörü

5 Nisan Cuma:

11.30 - 12.45 Uğur Özmen - Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve CRM Uzmanı

13.15 - 14.30 Simay Alsan -Borusan Otomotiv BMW Pazarlama İletişimi Müdürü

15.15 - 16.30 Mete Uslukılınç- Phillips Satış Direktörü


Orada görüşmek üzere..

28 Mart 2013 Perşembe

HUGO !


If you live like this..




You leave like this..



(Siyaset yapan, günün birinde siyaset yapmayı düşünen herkesin kulağına küpe olmalı derim, nacizane..)