12 Ekim 2016 Çarşamba

Sağır sultan duydu; Arda Turan göğsümüzü kabartan bir başarıya imza atarak Barcelona’ya transfer oldu. Yaptığı işte dünya üzerinde gelinebilecek en üst noktalardan birine gelmiş bir evladımız olmasının yaşattığı gururun yanında elbette işin parasal yönü de oldukça cazip. Burada züğürt çenesi edebiyatı yapmayacağım tabii ki, ya da bu parayla kaç Toblerone alacağı gibi ciddi hesapları benden daha kravatlı ekonomist abilere bırakacağım. Bahsedeceğim konu Arda Turan transferi özelinde ülkece maalesef çok da aşina olmadığımız bir konu; yani yetenek ve bilgi ihracatı. Bir de baştan söyleyeyim; başlığa bakıp da duygusuz bir ekonomi yazısı okuyacağını düşünen varsa, sonuna kadar bizimle kalsın.



Arda Turan, Barcelona’ya transfer olmasıyla neredeyse hiç katkımız olmadan gurur duymaya bayıldığımız kişisel uluslararası başarılara bir yenisini ekledi. Anlatmaya bayıldığımız hikayelerden bir yenisi oluverdi. Bu milli olay ilk 20 gün yalnızca bu muazzam başarının; eski kız arkadaşının sosyal medya hesaplarına yansıma şekli üzerinden takip edilse de sular duruldukça olayın önemi nihayet  idrak sınırlarımıza girdi. Altıntepsi Spor Klubü’nden ancak iki futbol topu alabilecek bir fiyata 12 yaşında Galatasaray’a transfer olan Arda Turan, dünyanın en büyük futbol takımlarından –çoğu kişiye göre açık ara en büyüğü-  Barcelona’ya 34 milyon avroya transfer olmuştu. Arda, gelmiş geçmiş en pahalı Türk futbolcu ünvanını da kazanmış oldu.


Milletçe göğsümüzü kabartması bir yana, transfer aslında 40 milyon avronun üzerinde bir anlam ifade eden önemli bir ekonomik olay şüphesiz. Arda Turan, piyasa değeri ile Borsa İstanbul’da işlem gören 200 şirketten daha değerli! Bu haliyle bu toprakların yetiştirdiği bir genç olarak ülke ekonomisine de önemli bir değer katıyor olmalı. Peki gerçekten katabiliyor mu acaba? Mevzunun buradan sonrası biraz tartışmaya açık. Öncelikle bazı tanımları bilmekte fayda var; milli gururumuz Arda Turan’ın bir İspanyol Klübü olan Barcelona’ya transfer olması tam olarak Ekonomi Bakanlığımızın belirlemiş olduğu “Hizmet İhracatı” tanımları içerisinde. Daha detaylı bir tanımla hizmet ihracatı içindeki sınıflandırmayla tam olarak Mod 4 yani “Gerçek kişilerin varlığı ile Hizmet İhracatı” tanımına denk geliyor. Bu şu demek; bir kişi yurtdışına çıkıp bir bilgi, beceri ya da yeteneği ile para kazanırsa ülkeye döviz getirdiği için ihracat yapmış olur. Hatta Arda’nın örneğinde olduğu gibi bizzat kendisi, başlı başına tek kalemde 40 milyon avroluk bir ihracat kalemi olur. Kağıt üzerinde bu söylem romantik derecede keyif verici. Ama madalyonun başka yönleri de var elbette. Birincisi; bu transferden özellikle Arda’nın altyapısından yetişmiş olması dolayısıyla “Yetiştirme bedeli” ile ciddi bir fayda sağlaması beklenen Galatasaray’ın, transferin iki İspanyol Kulübü arasında gerçekleşmiş olması nedeniyle bu ücreti alamaması ihtimali bir hayli yüksek. Bu maalesef bu güzelim haberde burukluk yaratan ilk bilgi. İkinci olarak Arda’nın krampon zoruyla, formasının teriyle ülkeye kazandırmaya çalıştığı dövizler aslında hesabın toplamına bakıldığında ülkeye artı mı kalıyor, tartışılır. Zira Barcelona’nın sponsorluk anlaşmalarının 61 milyon avrosu Türk şirketleriyle!

Şimdi bu yazıyı kumsalda güneşlenirken okuyor olma ihtimalinize karşı; ‘ihracatın ithalatı karşılama oranı’ gibi sıkıcı terimler kullanmayacağım, ama basitçesi; bir anlamda gurbet ellerde kendimiz çalıyoruz, kendimiz oynuyoruz. Sevgili Arda’mızın maliyetini, hatta daha fazlasını şirketlerimiz bu kulübüne akıtıyor bile. İşte bu noktada tam olarak “Marka” olmanın önemi ortaya çıkıyor. Ülkeden çıkan en önemli markalarımızdan biri oldu Arda Turan, maddi ve manevi. Fakat elbette daha büyük bir marka; Barcelona. Hesap toplamında büyük markayı çıkarak ekonomi elbette her zaman küçük markayı çıkarandan daha avantajlı kalkıyor masadan. İşte bu yüzden Galatasaray 2000 yılındaki muazzam başarısından pek az karla çıkabildi ve işte bu yüzden basketbolu senelerce önce bırakmış Michael Jordan hala basketboldan yılda 80 milyon dolar kazanabiliyor. Bu işin çok önemli bir ekonomisi olduğunu, burada söz söyleyebilmek için de mutlaka gerçek markalarımız olması gerektiğini unutmamak lazım. Ve Arda Turan elbette 20 sene sonra da behsedeceğimiz bu markalarımızdan biri olmayı şu ana kadar gittiği yolla fazlasıyla hakediyor. Yolun açık olsun Arda, çenemizi bundan 20 sene sonra da yorman dileği ve duasıyla…


GEZ DÜNYAYI GÖR ARDA’YI

Arda’nın transferi sadece spor ekonomisinde harekete yol açmadı. Başka sektörleri de şimdiden hareketlendirmiş görünüyor. Turizm sektörünün önemli oyuncularının verdiği bilgilere göre transferden sonra İspanya’ya Türkiye’den seyahat talebinde hemen ve ciddi bir artış gözlemlenmiş. Fırsatı hiç kaçırmayan turizmci dostlar, Barcelona’ya uçak, geziler ve maç biletini kapsayan paket turlar düzenlemeye başlamış bile.

GLOBALLY YOURS


Dünya üzerindeki pek çok örneği gibi global bir marka olmasını canı gönülden arzu ettiğimiz Arda Turan için spor dışı gelirler de önemli birer kalem olacak gibi görünüyor. Şimdiye kadar Barcelona, Machester United gibi klüplere sponsor olmuş olan ve reklamlarında Messi, Kobe Bryant gibi dünyaca ünlü isimlere yer vermiş olan THY’nın yeni dönem reklamlarında Arda’nın yer alabileceği konuşuluyor. Bu konuda, yani sporcuların reklam gelirlerinde dünya üzerindeki en mühim örneklerden biri elbette Beckham. 40 yaşına girmiş olan Beckham’ın 2013 yılında spor dışı faaliyetlerden kazandığı para 24 milyon dolar! E Arda’mız ondan daha az sempatik değil ne de olsa, darısı başına!

(GQ, Ağustos 2015, Burak Ünaldı)

BİR İHRACAT KALEMİ OLARAK: ARDA TURAN !

Sağır sultan duydu; Arda Turan göğsümüzü kabartan bir başarıya imza atarak Barcelona’ya transfer oldu. Yaptığı işte dünya üzerinde gelinebilecek en üst noktalardan birine gelmiş bir evladımız olmasının yaşattığı gururun yanında elbette işin parasal yönü de oldukça cazip. Burada züğürt çenesi edebiyatı yapmayacağım tabii ki, ya da bu parayla kaç Toblerone alacağı gibi ciddi hesapları benden daha kravatlı ekonomist abilere bırakacağım. Bahsedeceğim konu Arda Turan transferi özelinde ülkece maalesef çok da aşina olmadığımız bir konu; yani yetenek ve bilgi ihracatı. Bir de baştan söyleyeyim; başlığa bakıp da duygusuz bir ekonomi yazısı okuyacağını düşünen varsa, sonuna kadar bizimle kalsın.



Arda Turan, Barcelona’ya transfer olmasıyla neredeyse hiç katkımız olmadan gurur duymaya bayıldığımız kişisel uluslararası başarılara bir yenisini ekledi. Anlatmaya bayıldığımız hikayelerden bir yenisi oluverdi. Bu milli olay ilk 20 gün yalnızca bu muazzam başarının; eski kız arkadaşının sosyal medya hesaplarına yansıma şekli üzerinden takip edilse de sular duruldukça olayın önemi nihayet  idrak sınırlarımıza girdi. Altıntepsi Spor Klubü’nden ancak iki futbol topu alabilecek bir fiyata 12 yaşında Galatasaray’a transfer olan Arda Turan, dünyanın en büyük futbol takımlarından –çoğu kişiye göre açık ara en büyüğü-  Barcelona’ya 34 milyon avroya transfer olmuştu. Arda, gelmiş geçmiş en pahalı Türk futbolcu ünvanını da kazanmış oldu.


Milletçe göğsümüzü kabartması bir yana, transfer aslında 40 milyon avronun üzerinde bir anlam ifade eden önemli bir ekonomik olay şüphesiz. Arda Turan, piyasa değeri ile Borsa İstanbul’da işlem gören 200 şirketten daha değerli! Bu haliyle bu toprakların yetiştirdiği bir genç olarak ülke ekonomisine de önemli bir değer katıyor olmalı. Peki gerçekten katabiliyor mu acaba? Mevzunun buradan sonrası biraz tartışmaya açık. Öncelikle bazı tanımları bilmekte fayda var; milli gururumuz Arda Turan’ın bir İspanyol Klübü olan Barcelona’ya transfer olması tam olarak Ekonomi Bakanlığımızın belirlemiş olduğu “Hizmet İhracatı” tanımları içerisinde. Daha detaylı bir tanımla hizmet ihracatı içindeki sınıflandırmayla tam olarak Mod 4 yani “Gerçek kişilerin varlığı ile Hizmet İhracatı” tanımına denk geliyor. Bu şu demek; bir kişi yurtdışına çıkıp bir bilgi, beceri ya da yeteneği ile para kazanırsa ülkeye döviz getirdiği için ihracat yapmış olur. Hatta Arda’nın örneğinde olduğu gibi bizzat kendisi, başlı başına tek kalemde 40 milyon avroluk bir ihracat kalemi olur. Kağıt üzerinde bu söylem romantik derecede keyif verici. Ama madalyonun başka yönleri de var elbette. Birincisi; bu transferden özellikle Arda’nın altyapısından yetişmiş olması dolayısıyla “Yetiştirme bedeli” ile ciddi bir fayda sağlaması beklenen Galatasaray’ın, transferin iki İspanyol Kulübü arasında gerçekleşmiş olması nedeniyle bu ücreti alamaması ihtimali bir hayli yüksek. Bu maalesef bu güzelim haberde burukluk yaratan ilk bilgi. İkinci olarak Arda’nın krampon zoruyla, formasının teriyle ülkeye kazandırmaya çalıştığı dövizler aslında hesabın toplamına bakıldığında ülkeye artı mı kalıyor, tartışılır. Zira Barcelona’nın sponsorluk anlaşmalarının 61 milyon avrosu Türk şirketleriyle!

Şimdi bu yazıyı kumsalda güneşlenirken okuyor olma ihtimalinize karşı; ‘ihracatın ithalatı karşılama oranı’ gibi sıkıcı terimler kullanmayacağım, ama basitçesi; bir anlamda gurbet ellerde kendimiz çalıyoruz, kendimiz oynuyoruz. Sevgili Arda’mızın maliyetini, hatta daha fazlasını şirketlerimiz bu kulübüne akıtıyor bile. İşte bu noktada tam olarak “Marka” olmanın önemi ortaya çıkıyor. Ülkeden çıkan en önemli markalarımızdan biri oldu Arda Turan, maddi ve manevi. Fakat elbette daha büyük bir marka; Barcelona. Hesap toplamında büyük markayı çıkarak ekonomi elbette her zaman küçük markayı çıkarandan daha avantajlı kalkıyor masadan. İşte bu yüzden Galatasaray 2000 yılındaki muazzam başarısından pek az karla çıkabildi ve işte bu yüzden basketbolu senelerce önce bırakmış Michael Jordan hala basketboldan yılda 80 milyon dolar kazanabiliyor. Bu işin çok önemli bir ekonomisi olduğunu, burada söz söyleyebilmek için de mutlaka gerçek markalarımız olması gerektiğini unutmamak lazım. Ve Arda Turan elbette 20 sene sonra da behsedeceğimiz bu markalarımızdan biri olmayı şu ana kadar gittiği yolla fazlasıyla hakediyor. Yolun açık olsun Arda, çenemizi bundan 20 sene sonra da yorman dileği ve duasıyla…


GEZ DÜNYAYI GÖR ARDA’YI

Arda’nın transferi sadece spor ekonomisinde harekete yol açmadı. Başka sektörleri de şimdiden hareketlendirmiş görünüyor. Turizm sektörünün önemli oyuncularının verdiği bilgilere göre transferden sonra İspanya’ya Türkiye’den seyahat talebinde hemen ve ciddi bir artış gözlemlenmiş. Fırsatı hiç kaçırmayan turizmci dostlar, Barcelona’ya uçak, geziler ve maç biletini kapsayan paket turlar düzenlemeye başlamış bile.

GLOBALLY YOURS


Dünya üzerindeki pek çok örneği gibi global bir marka olmasını canı gönülden arzu ettiğimiz Arda Turan için spor dışı gelirler de önemli birer kalem olacak gibi görünüyor. Şimdiye kadar Barcelona, Machester United gibi klüplere sponsor olmuş olan ve reklamlarında Messi, Kobe Bryant gibi dünyaca ünlü isimlere yer vermiş olan THY’nın yeni dönem reklamlarında Arda’nın yer alabileceği konuşuluyor. Bu konuda, yani sporcuların reklam gelirlerinde dünya üzerindeki en mühim örneklerden biri elbette Beckham. 40 yaşına girmiş olan Beckham’ın 2013 yılında spor dışı faaliyetlerden kazandığı para 24 milyon dolar! E Arda’mız ondan daha az sempatik değil ne de olsa, darısı başına!

(GQ, Ağustos 2015, Burak Ünaldı)

Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

EN BÜYÜK KİMİN DATASI?


Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

23 Şubat 2016 Salı

Beni tanıyanlar TED konuşmalarının hayatımda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bilirler. Sadece benim değil, dünya üzerinde belki yüz binlerce kişinin severek takip ettiği, videoları izlenme rekorları kıran, hatta yorumlarda bir kısım insanın hayatını değiştirdiğini ifade ettiği konuşmalar TED konuşmaları. ( https://www.youtube.com/user/TEDxTalks )

Kendini "Ideas worth Spreading" yani "Yaymaya değer fikirler" olarak tanımlayan bu organizasyon, dünya üzerinde TEDx ismiyle pek çok ülke ve şehirde yaşatılıyor. Merak edenlerin bu şahane konuşmaları Youtube'daki TEDx Talks kanalından takip etmesini özellikle ve önemle tavsiye ederim.

Türkiye'de düzenlenen oldukça dikkat çekici ve başarılı TEDx organizasyonları içinde de bir süre içinde epey iddialı hale geleceğine yürekten inandığım " TEDx Nilüfer" bu sene ilk kez Bursa- Nilüfer'deki Bursa Akademik Odalar Yerleşkesi'nde, had safhada ihtiyacımız olan "Mutluluk" teması ile gerçekleşecek. Tam program açıklandığında sizlerle paylaşacağım.

Ben de nazik davetleri ile TEDx Nilüfer 'de "Mutluluk: Her şeyi bırakıp gitmeden ya da kanser olmadan önce.." başlıklı konuşmamı yapacağım için çok mutluyum. Velhasıl, her defasında muhteşem bir seyirci kalabalığıyla şahane buluşmalar yaşadığımız Bursa ile bu kez de bir TED Konuşmasında buluşacağız.
Orada olanları, merak edenleri, yolu düşenleri ve yolunu düşürecek olanları bekleriz..
Her zaman söylediğim gibi; güzel bir "muhabbet" olacağını umuyorum. :)

TEDx NİLÜFER 'DE "MUTLULUK" KONUŞACAĞIZ..

Beni tanıyanlar TED konuşmalarının hayatımda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bilirler. Sadece benim değil, dünya üzerinde belki yüz binlerce kişinin severek takip ettiği, videoları izlenme rekorları kıran, hatta yorumlarda bir kısım insanın hayatını değiştirdiğini ifade ettiği konuşmalar TED konuşmaları. ( https://www.youtube.com/user/TEDxTalks )

Kendini "Ideas worth Spreading" yani "Yaymaya değer fikirler" olarak tanımlayan bu organizasyon, dünya üzerinde TEDx ismiyle pek çok ülke ve şehirde yaşatılıyor. Merak edenlerin bu şahane konuşmaları Youtube'daki TEDx Talks kanalından takip etmesini özellikle ve önemle tavsiye ederim.

Türkiye'de düzenlenen oldukça dikkat çekici ve başarılı TEDx organizasyonları içinde de bir süre içinde epey iddialı hale geleceğine yürekten inandığım " TEDx Nilüfer" bu sene ilk kez Bursa- Nilüfer'deki Bursa Akademik Odalar Yerleşkesi'nde, had safhada ihtiyacımız olan "Mutluluk" teması ile gerçekleşecek. Tam program açıklandığında sizlerle paylaşacağım.

Ben de nazik davetleri ile TEDx Nilüfer 'de "Mutluluk: Her şeyi bırakıp gitmeden ya da kanser olmadan önce.." başlıklı konuşmamı yapacağım için çok mutluyum. Velhasıl, her defasında muhteşem bir seyirci kalabalığıyla şahane buluşmalar yaşadığımız Bursa ile bu kez de bir TED Konuşmasında buluşacağız.
Orada olanları, merak edenleri, yolu düşenleri ve yolunu düşürecek olanları bekleriz..
Her zaman söylediğim gibi; güzel bir "muhabbet" olacağını umuyorum. :)

15 Şubat 2016 Pazartesi


(2015, GQ) Geçen Kurban bayramında mail kutuma düşen bir emaili anlayabilmem için birkaç kez okumam gerekti. Bayramımı kutluyorlardı ama galiba eşiminkini de kutluyorlardı çünkü Bay/Bayan Ünaldı demişlerdi.. Sonra farkettim ki marka, had safhada bi nezaketle eşimin de bayramını tebrik etmiyor, sadece erkek mi kadın mı olduğuma bile bakmadan binlerce kişiyle birlikte bana da otomatik mesaj  göndermişti. Benim için bayramın kurbanı o marka oldu..

Önümüzdeki dönemde tüm dünyada özellikle pazarlama dünyasının en çok yoğunlaştığı konulardan birisi “kişiselleştirme”. Artık tüketici geleneksel ve kitlesel yöntemlerle anlatılan hikayelere, satılan mallara ilgi göstermiyor. Malı, hizmeti, deneyimi satabilmenin yolu artık büyük ölçüde onu kişiye özel yapmaktan geçiyor. Herkes için yapılmış bir mal hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Çünkü hepimiz çok özeliz! En azından bunun hissettirilmesini istiyoruz.

Bayram ve özel gün kutlama mesajları.. Çoğunluğu ne kadar antipatik değil mi? Bayramı ya da o özel günü kutlamak, kişiyi özel hissetirmek bir yana, hele bir de cevap yazılması gerekiyorsa anında işkence haline dönüştürebiliyor. Peki ne oldu bize de eskiden zevk olan bazı şeyler angarya haline geldi? Bayram kutlaması nasıl olur da özel hissettirmek bir yana sıkıntıya dönüşebiliyor? Pazarlama dünyası multikanal, omnikanal diye gezinedursun; Y ve Z jenerasyonları işin kuralını çoktan koydu: Bana mal satmak istiyorsan önce bana hitap edeceksin. Malın hitap etmesinden bahsetmiyorum, bizzat markanın tüketiciye, -hatta mümkünse ismiyle- hitap etmesinden bahsediyorum. Evrendeki tüm kelimeler içinde kişiyi en çok mutlu eden kendi ismidir derler. İsim kullanımı tabii ki işin en bariz ve en rahat konuşulabilir tarafı. Ama alışveriş deneyimini kişiye özel hale getirmek önümüzdeki yeni dönemin şüphesiz en önemli megatrendi. 



Aslında herşeyimizi kişiselleştirmeye başlamıştık bir süredir. Medyayı ele alalım. Klasik yöntemlerle eski kanaldan herkes için sunulan medyayı almaktan sanırım çoğunluk bayağı uzun süre önce vazgeçti. Sosyal medyanın yükselişi de işte tam bu noktada ortaya çıktı. Yani olayları, gelişmeleri ve gündemi kendi şekillendirdiği şekilde ve kendi seçtiği ağızlardan dinlemek istemek Twitter’ı ya da sözlükleri anlamlı hale getirdi. Medyamız kişiselleşti, haberi istediğimiz kanaldan, istediğimiz kişinin yorumuyla onun kaleminden alıyoruz. Bunun yanında toplu olarak yapılması gelenekselleşmiş ya da avantajlı görülmüş bazı işleri düşünelim; eğitim ya da spor gibi. 

Eğitimin kişiselleştiğini, daha da kişiselleşeceğini söylemek için müneccim ya da daha trendy karşılığıyla fütürist olmaya gerek yok. Tüm dünyada mevcut eğitim sistemleri –en havalı dünyaca ünlü üniversiteler de dahil olmak üzere- artık mavi ekran veriyor! Yeni sistemlerin geleceği ve bunun da bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu zamanlarda bilgi teknolojileri üzerinden göz açıp kapayana kadar gerçekleşeceği aşikar. Sporu ele alalım. Dünyanın en önde gelen teknoloji fuarlarında göze sokulan megatrend diyor ki; spor yapmak için kimseye ihtyacın yok, gaz veren arkadaşın da sensin, antrenörün de sensin. Senin vücudunu kimse senden –ve şu elimizde gördüğün banttan- daha iyi tanıyamaz, kalabalıklara ihtiyacın yok.  Eğitim kişiselleşiyor, haber kaynakları kişiselleşiyor, spor kişiselleşiyor ama sadece kişiselleşiyor mu yalnızlaşıyor mu?


Korkunç bir sürüden ayrılma hissi, had safhada özel hissetme ihtiyacı, karşı konulamaz bir eskiyi eleştiri güdüsü. Hepsi markaların tüketiciye ulaşmasında eski yöntemleri çöpe atmasını bir numaralı öncelik haline getirdi. Tüm bu psikolojik faktörler bir anda ekonomik dalgalar haline geldi. Ben bunu şöyle adlandırıyorum; global ekonomide bir şey oldu, tüketici oyuna girdi! Markalar eskiden sadece kendi ürünlerini tek bir kabulle şekillendirirken şimdi neredeyse karşılarındaki her bir alıcı için bir ürün tasarlamak durumunda hissediyorlar. Karşılarındakinin birey olduğunu ve hitap edilmesi gerektiğini anladılar. İlgi alanı, kişilik özelliği ya da en basit şekliyle adından yakalanan kişinin mesajınızı alması da daha kolay oluyor.  Bunun en iyi örneği yıllar önce hepimizi teker teker adıyla yatmaya gönderen Adile Naşit’tir. Hangimiz karşı koyabildik ki ona?! ;)

ZEVK-İ DATA

Yeni nesil tüketici hitap edilmek istiyor da, hitap etmek için tanımak gerekiyor. Bunun da satıcılar tarafından bakıldığında yolu tabii ki veri toplamak. Internetten, yaptığımız işlemlerden, ziyaret ettiğimiz her site ve reel mekandan oluşan bir “büyük veri” havuzu oluşuyor. Ama bir yandan da hepimiz veri verme konusunda pek nazlıyız. Araştırmaya göre tüketicilerin %22’si film, %29’u müzik alırken, %22’si seyahat için verilerini vermekten çekinmiyor. Demek ki bu işin “zevk”le kesin bir ilgisi var.

YENİ SİYAH



Tüketiciye birden çok ve birbiriyle iletişimdeki kanaldan ulaşan omnichannel, son zamanlarda ekonominin ve özellikle pazarlama dünyasının mitlerinden. Nasıl olmasın ki tüketicilerin %82’si o an mağazada bile olsa cep telefonuyla başka yerlerdeki fiyatları kıyaslıyor, %88’i aldıkları yerden başka bir fiyat teklifini mutlaka başka bir kanaldan araştırmış oluyor, %65’i mutlaka birden çok kanaldan alışveriş yapıyor, %21’i ise 4 farklı kanaldan birden alışveriş yapıyor!

İLK "CUSTOMIZATION" UYGULAMAMIZ : ADİLE NAŞİT!


(2015, GQ) Geçen Kurban bayramında mail kutuma düşen bir emaili anlayabilmem için birkaç kez okumam gerekti. Bayramımı kutluyorlardı ama galiba eşiminkini de kutluyorlardı çünkü Bay/Bayan Ünaldı demişlerdi.. Sonra farkettim ki marka, had safhada bi nezaketle eşimin de bayramını tebrik etmiyor, sadece erkek mi kadın mı olduğuma bile bakmadan binlerce kişiyle birlikte bana da otomatik mesaj  göndermişti. Benim için bayramın kurbanı o marka oldu..

Önümüzdeki dönemde tüm dünyada özellikle pazarlama dünyasının en çok yoğunlaştığı konulardan birisi “kişiselleştirme”. Artık tüketici geleneksel ve kitlesel yöntemlerle anlatılan hikayelere, satılan mallara ilgi göstermiyor. Malı, hizmeti, deneyimi satabilmenin yolu artık büyük ölçüde onu kişiye özel yapmaktan geçiyor. Herkes için yapılmış bir mal hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Çünkü hepimiz çok özeliz! En azından bunun hissettirilmesini istiyoruz.

Bayram ve özel gün kutlama mesajları.. Çoğunluğu ne kadar antipatik değil mi? Bayramı ya da o özel günü kutlamak, kişiyi özel hissetirmek bir yana, hele bir de cevap yazılması gerekiyorsa anında işkence haline dönüştürebiliyor. Peki ne oldu bize de eskiden zevk olan bazı şeyler angarya haline geldi? Bayram kutlaması nasıl olur da özel hissettirmek bir yana sıkıntıya dönüşebiliyor? Pazarlama dünyası multikanal, omnikanal diye gezinedursun; Y ve Z jenerasyonları işin kuralını çoktan koydu: Bana mal satmak istiyorsan önce bana hitap edeceksin. Malın hitap etmesinden bahsetmiyorum, bizzat markanın tüketiciye, -hatta mümkünse ismiyle- hitap etmesinden bahsediyorum. Evrendeki tüm kelimeler içinde kişiyi en çok mutlu eden kendi ismidir derler. İsim kullanımı tabii ki işin en bariz ve en rahat konuşulabilir tarafı. Ama alışveriş deneyimini kişiye özel hale getirmek önümüzdeki yeni dönemin şüphesiz en önemli megatrendi. 



Aslında herşeyimizi kişiselleştirmeye başlamıştık bir süredir. Medyayı ele alalım. Klasik yöntemlerle eski kanaldan herkes için sunulan medyayı almaktan sanırım çoğunluk bayağı uzun süre önce vazgeçti. Sosyal medyanın yükselişi de işte tam bu noktada ortaya çıktı. Yani olayları, gelişmeleri ve gündemi kendi şekillendirdiği şekilde ve kendi seçtiği ağızlardan dinlemek istemek Twitter’ı ya da sözlükleri anlamlı hale getirdi. Medyamız kişiselleşti, haberi istediğimiz kanaldan, istediğimiz kişinin yorumuyla onun kaleminden alıyoruz. Bunun yanında toplu olarak yapılması gelenekselleşmiş ya da avantajlı görülmüş bazı işleri düşünelim; eğitim ya da spor gibi. 

Eğitimin kişiselleştiğini, daha da kişiselleşeceğini söylemek için müneccim ya da daha trendy karşılığıyla fütürist olmaya gerek yok. Tüm dünyada mevcut eğitim sistemleri –en havalı dünyaca ünlü üniversiteler de dahil olmak üzere- artık mavi ekran veriyor! Yeni sistemlerin geleceği ve bunun da bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu zamanlarda bilgi teknolojileri üzerinden göz açıp kapayana kadar gerçekleşeceği aşikar. Sporu ele alalım. Dünyanın en önde gelen teknoloji fuarlarında göze sokulan megatrend diyor ki; spor yapmak için kimseye ihtyacın yok, gaz veren arkadaşın da sensin, antrenörün de sensin. Senin vücudunu kimse senden –ve şu elimizde gördüğün banttan- daha iyi tanıyamaz, kalabalıklara ihtiyacın yok.  Eğitim kişiselleşiyor, haber kaynakları kişiselleşiyor, spor kişiselleşiyor ama sadece kişiselleşiyor mu yalnızlaşıyor mu?


Korkunç bir sürüden ayrılma hissi, had safhada özel hissetme ihtiyacı, karşı konulamaz bir eskiyi eleştiri güdüsü. Hepsi markaların tüketiciye ulaşmasında eski yöntemleri çöpe atmasını bir numaralı öncelik haline getirdi. Tüm bu psikolojik faktörler bir anda ekonomik dalgalar haline geldi. Ben bunu şöyle adlandırıyorum; global ekonomide bir şey oldu, tüketici oyuna girdi! Markalar eskiden sadece kendi ürünlerini tek bir kabulle şekillendirirken şimdi neredeyse karşılarındaki her bir alıcı için bir ürün tasarlamak durumunda hissediyorlar. Karşılarındakinin birey olduğunu ve hitap edilmesi gerektiğini anladılar. İlgi alanı, kişilik özelliği ya da en basit şekliyle adından yakalanan kişinin mesajınızı alması da daha kolay oluyor.  Bunun en iyi örneği yıllar önce hepimizi teker teker adıyla yatmaya gönderen Adile Naşit’tir. Hangimiz karşı koyabildik ki ona?! ;)

ZEVK-İ DATA

Yeni nesil tüketici hitap edilmek istiyor da, hitap etmek için tanımak gerekiyor. Bunun da satıcılar tarafından bakıldığında yolu tabii ki veri toplamak. Internetten, yaptığımız işlemlerden, ziyaret ettiğimiz her site ve reel mekandan oluşan bir “büyük veri” havuzu oluşuyor. Ama bir yandan da hepimiz veri verme konusunda pek nazlıyız. Araştırmaya göre tüketicilerin %22’si film, %29’u müzik alırken, %22’si seyahat için verilerini vermekten çekinmiyor. Demek ki bu işin “zevk”le kesin bir ilgisi var.

YENİ SİYAH



Tüketiciye birden çok ve birbiriyle iletişimdeki kanaldan ulaşan omnichannel, son zamanlarda ekonominin ve özellikle pazarlama dünyasının mitlerinden. Nasıl olmasın ki tüketicilerin %82’si o an mağazada bile olsa cep telefonuyla başka yerlerdeki fiyatları kıyaslıyor, %88’i aldıkları yerden başka bir fiyat teklifini mutlaka başka bir kanaldan araştırmış oluyor, %65’i mutlaka birden çok kanaldan alışveriş yapıyor, %21’i ise 4 farklı kanaldan birden alışveriş yapıyor!

19 Şubat 2015 Perşembe

Geçtiğimiz senelerde "Gençlik Otobüsü" ismiyle düzenlenen ve tüm Türkiye'den binlerce genci buluşturan organizasyon bu yıl "Genç Liderler Buluşması" ismiyle tekrarlanıyor. Yaklaşık 3000 "Genç Lider"in İstanbul Kongre Merkezi'nde buluşacağı organizasyonda biz de olacağız. Önce 3000 arkadaşımızla bir "Ufuk Açma Seansı" yapıp hikayelerimizi paylaştıktan sonra "Perakendede Gelecek Var!" oturumunda moderatörlük yapacağım. 
Organizasyonun genelinde Türkiye'nin en önemli, en saygın isimleriyle buluşacak olan seçilmiş öğrenciler bu oturumda da CarrefourSa CEO'su Mehmet Nane, Koçtaş CEO'su Alp Önder Özpamukçu ve Mudo'nun genç ve başarılı CEO'su Barış Karakullukçu gibi çok önemli isimlerle buluşacaklar. 

22 Şubat 2015 Pazar günü Istanbul Kongre Merkezi (ICC) 'de bu güzel organizasyonda görüşmek üzere..


GENÇ LİDERLER BULUŞMASI

Geçtiğimiz senelerde "Gençlik Otobüsü" ismiyle düzenlenen ve tüm Türkiye'den binlerce genci buluşturan organizasyon bu yıl "Genç Liderler Buluşması" ismiyle tekrarlanıyor. Yaklaşık 3000 "Genç Lider"in İstanbul Kongre Merkezi'nde buluşacağı organizasyonda biz de olacağız. Önce 3000 arkadaşımızla bir "Ufuk Açma Seansı" yapıp hikayelerimizi paylaştıktan sonra "Perakendede Gelecek Var!" oturumunda moderatörlük yapacağım. 
Organizasyonun genelinde Türkiye'nin en önemli, en saygın isimleriyle buluşacak olan seçilmiş öğrenciler bu oturumda da CarrefourSa CEO'su Mehmet Nane, Koçtaş CEO'su Alp Önder Özpamukçu ve Mudo'nun genç ve başarılı CEO'su Barış Karakullukçu gibi çok önemli isimlerle buluşacaklar. 

22 Şubat 2015 Pazar günü Istanbul Kongre Merkezi (ICC) 'de bu güzel organizasyonda görüşmek üzere..


4 Şubat 2015 Çarşamba


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

LANNISTER’LAR HER ZAMAN BORCUNU ÖDER Mİ?


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

12 Kasım 2014 Çarşamba

Desteğinizi istiyorum.. çok kolayca, güzel bi iş yapma şansımız var.  Nasıl mı?
Bu Pazar günü Avrasya Maratonu’nda koşuyoruz. Ama bu kez her zamanki gibi değil, farklı bir amaç için; “iyilik peşinde” koşuyoruz..
İlk kez oğlum, Ali Efe’miz doğduğunda, hayatımızda “çocuk arabası” döneminin başlamasıyla tanıştım tekerlekli hayatla. Oğlumuz ayaklanana kadar aşağı yukarı hepimizin yaşadığı “mecburi tekerlekli hayat” beni ciddi anlamda düşündürmeye başladı, onlar için; yani bizim gibi o tekerlekleri işi bitince katlayıp kenara bırakabilecek kadar şanslı olmayanlar için.. Şehirlerimizin, hayatlarımızın, en basit aktivitelerimizin onlar için ne kadar zor olduğuyla ilgili –kara kara- düşünmeye başladım. Kendime şu ana kadar farketmediğim şeyleri neden farketmediğim konusunda kızarak, ama daha önemlisi “Bundan sonra neler yapabilirim?” motivasyonuyla.
..ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği Gönüllüsü oldum.
Son bir yıldır katıldığım yarışları ADIMADIM oluşumu (www.adimadim.org) şemsiyesi altında koşarak Türkiye Omurilik Felçliler Derneğine (TOFD) yardım etmeye çalışıyorum. Kuruluşundan bu yana 3.500 yardımseverlik koşusu ile 43.000 bağışçıdan 6.100.000 TL bağış toplandı, ve bu sayede 999 engellinin ve tabii ailesinin hayatı değişti.
16 Kasım Pazar günü ADIM ADIM grubuna dahil olarak, İstanbul’da düzenlenen Avrasya Maratonu’na katılarak, 15km koşacağım. Amacım yürüyemeyen, koşamayan ve maddi imkanı kısıtlı olan arkadaşlarımıza tanesi 2,400 TL olan birer akülü sandalye alarak onların da harekete geçebilmesine yardımcı olmak. Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam şimdi 5 dakikanızı ayırarak aşağıdaki hesap numarasına gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.
Açıklamayı aşağıdaki gibi yapabilirseniz takibi daha kolay olur ve kaç sandalye aldığımızı daha kolay izleyebiliriz.

AÇIKLAMA: ”AA, Koşucu adının Baş Harfi_Soyadının 4 harfi, Bağışçı Ad/SOYAD”
ÖRNEK: “AA, BUNAL, Bağışçı Adı ”
Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 , IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Paypal ile ödeme
http://www.adimadim.org/paypal/
Bakalım bu sene kaç sandalye alabileceğiz?
Bankaya gönderdiğiniz miktarı bana e-maille bildirebilirseniz ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu mail’de adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.
İlginiz için çok teşekkür ederim. Hepinize neşeli ve daha da önemlisi sağlıklı günler dilerim.
En gönülden saygı, sevgi ve selamlarımla..
Burak Ünaldı

AVRASYA MARATONU'NDA ADIMADIM'LA OMURİLİK FELÇLİLERİ İÇİN KOŞUYORUM..

Desteğinizi istiyorum.. çok kolayca, güzel bi iş yapma şansımız var.  Nasıl mı?
Bu Pazar günü Avrasya Maratonu’nda koşuyoruz. Ama bu kez her zamanki gibi değil, farklı bir amaç için; “iyilik peşinde” koşuyoruz..
İlk kez oğlum, Ali Efe’miz doğduğunda, hayatımızda “çocuk arabası” döneminin başlamasıyla tanıştım tekerlekli hayatla. Oğlumuz ayaklanana kadar aşağı yukarı hepimizin yaşadığı “mecburi tekerlekli hayat” beni ciddi anlamda düşündürmeye başladı, onlar için; yani bizim gibi o tekerlekleri işi bitince katlayıp kenara bırakabilecek kadar şanslı olmayanlar için.. Şehirlerimizin, hayatlarımızın, en basit aktivitelerimizin onlar için ne kadar zor olduğuyla ilgili –kara kara- düşünmeye başladım. Kendime şu ana kadar farketmediğim şeyleri neden farketmediğim konusunda kızarak, ama daha önemlisi “Bundan sonra neler yapabilirim?” motivasyonuyla.
..ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği Gönüllüsü oldum.
Son bir yıldır katıldığım yarışları ADIMADIM oluşumu (www.adimadim.org) şemsiyesi altında koşarak Türkiye Omurilik Felçliler Derneğine (TOFD) yardım etmeye çalışıyorum. Kuruluşundan bu yana 3.500 yardımseverlik koşusu ile 43.000 bağışçıdan 6.100.000 TL bağış toplandı, ve bu sayede 999 engellinin ve tabii ailesinin hayatı değişti.
16 Kasım Pazar günü ADIM ADIM grubuna dahil olarak, İstanbul’da düzenlenen Avrasya Maratonu’na katılarak, 15km koşacağım. Amacım yürüyemeyen, koşamayan ve maddi imkanı kısıtlı olan arkadaşlarımıza tanesi 2,400 TL olan birer akülü sandalye alarak onların da harekete geçebilmesine yardımcı olmak. Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam şimdi 5 dakikanızı ayırarak aşağıdaki hesap numarasına gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.
Açıklamayı aşağıdaki gibi yapabilirseniz takibi daha kolay olur ve kaç sandalye aldığımızı daha kolay izleyebiliriz.

AÇIKLAMA: ”AA, Koşucu adının Baş Harfi_Soyadının 4 harfi, Bağışçı Ad/SOYAD”
ÖRNEK: “AA, BUNAL, Bağışçı Adı ”
Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 , IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Paypal ile ödeme
http://www.adimadim.org/paypal/
Bakalım bu sene kaç sandalye alabileceğiz?
Bankaya gönderdiğiniz miktarı bana e-maille bildirebilirseniz ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu mail’de adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.
İlginiz için çok teşekkür ederim. Hepinize neşeli ve daha da önemlisi sağlıklı günler dilerim.
En gönülden saygı, sevgi ve selamlarımla..
Burak Ünaldı

24 Ekim 2014 Cuma


İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız. 



ENKA LEADERSHIP TALKS


İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız. 



17 Ağustos 2014 Pazar


Aşağıdaki müthiş metin Mary Schimch adlı bir yazarın Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde yayınladığı bir yazı. Olağanüstü yetenek Baz Luhrmann ise bu metni içeren bir klip yapmıştır ve kendi sesiyle okumuştu. Klibi de en aşağıda görebilirsiniz. Öğüt dinlemekten nefret eden jenerasyonun bir üyesi olarak buna bayıldım, hepinizle paylaşmak istedim..
" Eğer size gelecek için bir öğütte bulunacak olsaydım, bu güneş kremi olurdu. güneş kreminin uzun süreli yararları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır ancak vereceğim diğer öğütlerin hepsi kendi dolambaçlı deneyimlerinden daha güvenilir değildir. Şimdi bu öğütleri dağıtacağım.
Gençliğinizin gücünün ve güzelliğinin keyfini çıkarın ya da boş verin. Gençliğinizin gücünü ve güzelliğini kaybolana kadar anlamayacaksınız. ama bana güvenin, 20 yıl içinde, fotoğraflarınıza geri dönüp bakacak ve ne kadar çok imkanınızın olduğunu ve ne kadar göz alıcı göründüğünüzü kavrayacaksınız. Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.
Gelecek için endişelenmeyin ya da endişelenin, ama bilin ki endişelenmek ancak bir cebir denklemini sakız çiğneyerek çözmek kadar etkilidir. Hayatınızdaki gerçek sorunlar endişelenen aklınızın ucundan bile geçmeyecek sorunlardır, sıradan bir salı günü saat 4’te boş bir anınızda yakalayan cinsten.
Her gün sizi korkutan bir şey yapın.
Şarkı söyleyin.
Eğer insanların kalplerine karşı kayıtsız kalmayın. Sizinkine kayıtsız kalan insanları da boş verin.
Gevşeyin.
 Zamanınızı kıskançlıkla heba etmeyin. Bazen öndesinizdir, bazen geride. Yarış uzun ve sonunda sadece kendinizledir.
 Aldığınız iltifatları hatırlayın. Hakaretleri unutun. Eğer bunu başarabilirseniz, bana nasıl yaptığınızı anlatın.
 Eski aşk mektuplarınızı saklayın. Eski banka evraklarınızı atın.
 Gerinin.
 Eğer hayatınızla ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22’sinde hayatlarıyla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bildiğim bazı 40 yaşındaki ilginç insanlar ise hala bilmiyor.
 Yeterince kalsiyum alın.
 Dizlerinize nazik davranın. Gittiklerinde onları özleyeceksiniz.
 Belki evleneceksiniz, belki evlenmeyeceksiniz. Belki çocuğunuz olacak belki olmayacak. Belki 40’ında boşanacaksınız, belki 75. Evlilik yıldönümünüzde çılgın tavuk dansını yapacaksınız. Ne yaparsanız yapın, kendinizi çok fazla kutlamayın, çok da fazla azarlamayın. Seçimleriniz yarı yarıya şanstır. Diğer bütün insanların da.
Vücudunuzun keyfini çıkarın. Onu her şekilde kullanın. Ondan ya da başka insanların onun hakkında düşündüklerinden korkmayın. O sahip olacağınız en muhteşem enstrümandır.
Dans etin, oturma odanız dışında edecek hiçbir yer olmamasına rağmen de olsa.
Talimatları okuyun, onlara uymasanız bile.
Güzellik dergilerini okumayın. Onlar sizi sadece çirkin hissettirecektir.
Ebeveynlerinizi tanıyın. Ne zaman göçüp gideceklerini hiç bir zaman bilemezsiniz.
Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar geçmişinizle aranızdaki en kuvvetli bağdır ve büyük ihtimalle gelecekte sizinle birlikte kalacak insanlardır.
Arkadaşların gelip geçici olduğunu anlayın, ama sadece en değerli birkaç tanesine tutunmanız gerektiğini bilerek. Yaşadığınız yer ve yaşam tarzındaki uzaklıkları kapatmak için çok çalışın, çünkü yaşlandıkça sizi gençken tanıyan insanlara daha çok ihtiyacınız olacak.
New York’ta bir kez yaşayın, ama sizi çok sert kılmadan ayrılın.
Kuzey California’da bir kez yaşayın, ama sizi çok yumuşak kılmadan ayrılın.
Gezin.
Bazı vazgeçilmez gerçekleri kabullenin: fiyatlar yükselecektir, politikacılar kandıracaktır. Siz de yaşlanacaksınız. Ve yaşlandığınız zaman, genç olduğunuz zamanlarda fiyatların makul, politikacıların soylu ve çocukların büyüklerini saydığını söyleyeceksiniz.
Büyüklerinize saygı duyun.
Başka kimsenin size destek olmasını beklemeyin. Belki güven fonunuz vardır. Belki de zenginliğiniz olacaktır. Ama her birinin ne zaman tükeneceğini hiçbir zaman bilemezsiniz.
Saçınızla fazla oynamayın, 40’ınıza geldiğiniz zaman 85’inde görünecektir.
Kimin öğütlerine kulak verdiğinize dikkat edin, ama öğüt verenler konusunda sabırlı olun. Öğüt bir tür nostaljidir. Öğüt vermek, onu çöplükten çekip, temizleyip, çirkin kısımlarını boyayarak geri dönüştürerek değerinden daha değerli hale getirmektir.
Ama güneş kremi konusunda bana güvenin!”
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Wear Sunscreen is the common name[1] of an essay written as a potential commencement speech by Mary Schmich, and published in a June 1997 Chicago Tribune column titled "Advice, like youth, probably just wasted on the young". The text, giving a series of general advice intended to live a happier life and avoid common frustrations, spread massively via viral email, often erroneously attributed to author Kurt Vonnegut as an actual commencement speech he would have given at MIT.
The essay became the basis for a successful spoken word song released in 1998 by Baz Luhrmann, "Everybody's Free (To Wear Sunscreen)", also known as the Sunscreen Song.[2] The song itself inspired numerous parodies.


GÜNEŞ KREMİ.


Aşağıdaki müthiş metin Mary Schimch adlı bir yazarın Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde yayınladığı bir yazı. Olağanüstü yetenek Baz Luhrmann ise bu metni içeren bir klip yapmıştır ve kendi sesiyle okumuştu. Klibi de en aşağıda görebilirsiniz. Öğüt dinlemekten nefret eden jenerasyonun bir üyesi olarak buna bayıldım, hepinizle paylaşmak istedim..
" Eğer size gelecek için bir öğütte bulunacak olsaydım, bu güneş kremi olurdu. güneş kreminin uzun süreli yararları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır ancak vereceğim diğer öğütlerin hepsi kendi dolambaçlı deneyimlerinden daha güvenilir değildir. Şimdi bu öğütleri dağıtacağım.
Gençliğinizin gücünün ve güzelliğinin keyfini çıkarın ya da boş verin. Gençliğinizin gücünü ve güzelliğini kaybolana kadar anlamayacaksınız. ama bana güvenin, 20 yıl içinde, fotoğraflarınıza geri dönüp bakacak ve ne kadar çok imkanınızın olduğunu ve ne kadar göz alıcı göründüğünüzü kavrayacaksınız. Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.
Gelecek için endişelenmeyin ya da endişelenin, ama bilin ki endişelenmek ancak bir cebir denklemini sakız çiğneyerek çözmek kadar etkilidir. Hayatınızdaki gerçek sorunlar endişelenen aklınızın ucundan bile geçmeyecek sorunlardır, sıradan bir salı günü saat 4’te boş bir anınızda yakalayan cinsten.
Her gün sizi korkutan bir şey yapın.
Şarkı söyleyin.
Eğer insanların kalplerine karşı kayıtsız kalmayın. Sizinkine kayıtsız kalan insanları da boş verin.
Gevşeyin.
 Zamanınızı kıskançlıkla heba etmeyin. Bazen öndesinizdir, bazen geride. Yarış uzun ve sonunda sadece kendinizledir.
 Aldığınız iltifatları hatırlayın. Hakaretleri unutun. Eğer bunu başarabilirseniz, bana nasıl yaptığınızı anlatın.
 Eski aşk mektuplarınızı saklayın. Eski banka evraklarınızı atın.
 Gerinin.
 Eğer hayatınızla ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22’sinde hayatlarıyla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bildiğim bazı 40 yaşındaki ilginç insanlar ise hala bilmiyor.
 Yeterince kalsiyum alın.
 Dizlerinize nazik davranın. Gittiklerinde onları özleyeceksiniz.
 Belki evleneceksiniz, belki evlenmeyeceksiniz. Belki çocuğunuz olacak belki olmayacak. Belki 40’ında boşanacaksınız, belki 75. Evlilik yıldönümünüzde çılgın tavuk dansını yapacaksınız. Ne yaparsanız yapın, kendinizi çok fazla kutlamayın, çok da fazla azarlamayın. Seçimleriniz yarı yarıya şanstır. Diğer bütün insanların da.
Vücudunuzun keyfini çıkarın. Onu her şekilde kullanın. Ondan ya da başka insanların onun hakkında düşündüklerinden korkmayın. O sahip olacağınız en muhteşem enstrümandır.
Dans etin, oturma odanız dışında edecek hiçbir yer olmamasına rağmen de olsa.
Talimatları okuyun, onlara uymasanız bile.
Güzellik dergilerini okumayın. Onlar sizi sadece çirkin hissettirecektir.
Ebeveynlerinizi tanıyın. Ne zaman göçüp gideceklerini hiç bir zaman bilemezsiniz.
Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar geçmişinizle aranızdaki en kuvvetli bağdır ve büyük ihtimalle gelecekte sizinle birlikte kalacak insanlardır.
Arkadaşların gelip geçici olduğunu anlayın, ama sadece en değerli birkaç tanesine tutunmanız gerektiğini bilerek. Yaşadığınız yer ve yaşam tarzındaki uzaklıkları kapatmak için çok çalışın, çünkü yaşlandıkça sizi gençken tanıyan insanlara daha çok ihtiyacınız olacak.
New York’ta bir kez yaşayın, ama sizi çok sert kılmadan ayrılın.
Kuzey California’da bir kez yaşayın, ama sizi çok yumuşak kılmadan ayrılın.
Gezin.
Bazı vazgeçilmez gerçekleri kabullenin: fiyatlar yükselecektir, politikacılar kandıracaktır. Siz de yaşlanacaksınız. Ve yaşlandığınız zaman, genç olduğunuz zamanlarda fiyatların makul, politikacıların soylu ve çocukların büyüklerini saydığını söyleyeceksiniz.
Büyüklerinize saygı duyun.
Başka kimsenin size destek olmasını beklemeyin. Belki güven fonunuz vardır. Belki de zenginliğiniz olacaktır. Ama her birinin ne zaman tükeneceğini hiçbir zaman bilemezsiniz.
Saçınızla fazla oynamayın, 40’ınıza geldiğiniz zaman 85’inde görünecektir.
Kimin öğütlerine kulak verdiğinize dikkat edin, ama öğüt verenler konusunda sabırlı olun. Öğüt bir tür nostaljidir. Öğüt vermek, onu çöplükten çekip, temizleyip, çirkin kısımlarını boyayarak geri dönüştürerek değerinden daha değerli hale getirmektir.
Ama güneş kremi konusunda bana güvenin!”
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Wear Sunscreen is the common name[1] of an essay written as a potential commencement speech by Mary Schmich, and published in a June 1997 Chicago Tribune column titled "Advice, like youth, probably just wasted on the young". The text, giving a series of general advice intended to live a happier life and avoid common frustrations, spread massively via viral email, often erroneously attributed to author Kurt Vonnegut as an actual commencement speech he would have given at MIT.
The essay became the basis for a successful spoken word song released in 1998 by Baz Luhrmann, "Everybody's Free (To Wear Sunscreen)", also known as the Sunscreen Song.[2] The song itself inspired numerous parodies.


1 Mayıs 2014 Perşembe

Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani İtalyanların dünyaca ünlü  tatlısını icat eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan 1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye  ettikten sonra geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı anlatılabilir, ne dersiniz?   

(ÇEKEMEDİ!)

Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani İtalyanların dünyaca ünlü  tatlısını icat eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan 1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye  ettikten sonra geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı anlatılabilir, ne dersiniz?   

24 Mart 2014 Pazartesi


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?


ESKİ KÖYE YENİ ADET: BITCOIN


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?


4 Ekim 2013 Cuma

Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon. Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!

MÜZİK PİYASASI ÖLÜYOR MU?

Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon. Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!

10 Eylül 2013 Salı

Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:

Ayrıca aynı konuyu konuştuğumuz Ekospor programını ise aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

OLİMPİYATI İSTEMEMEK..

Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:

Ayrıca aynı konuyu konuştuğumuz Ekospor programını ise aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan  geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim. 
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya.. 



OTURDUĞUMUZ YERDEN.

Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan  geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim. 
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya.. 



6 Ağustos 2013 Salı

Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!



Küresel ekonomide iki sene sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği  bir dönemde dünya enerji devi Shell’in önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios” isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070 yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak. Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.

Uzun vadede daha sürdürülebilir olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor. Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.


Klasik Senaryo (Dağlar)

Bu senaryoya göre dünya artık çok keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.

Dünyanın diğer önemli güçleriyle ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.

Şehirleşme artıyor. Kümelenme ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor. Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor. 2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor. Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol, abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..         

Alternatif Senaryo (Okyanuslar)

Okyanuslar ismi verilen bu senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal alternatiflerden biri olmuş.


Sizi bilmiyorum ama ben raporu bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun, müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim.. 

Artık petrol üstüne değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de, ne dersiniz?


AMAN PETROL!

Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!



Küresel ekonomide iki sene sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği  bir dönemde dünya enerji devi Shell’in önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios” isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070 yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak. Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.

Uzun vadede daha sürdürülebilir olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor. Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.


Klasik Senaryo (Dağlar)

Bu senaryoya göre dünya artık çok keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.

Dünyanın diğer önemli güçleriyle ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.

Şehirleşme artıyor. Kümelenme ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor. Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor. 2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor. Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol, abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..         

Alternatif Senaryo (Okyanuslar)

Okyanuslar ismi verilen bu senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal alternatiflerden biri olmuş.


Sizi bilmiyorum ama ben raporu bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun, müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim.. 

Artık petrol üstüne değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de, ne dersiniz?