Tüm radyoculara ve Güray Hekim’e..
Bu yazıyı yazıp yazmamak için
öyle çok düşündüm ki.. Senelerdir. Ama bu sabaha karşı bilgisayarımı açtım ve bu geldi
içimden.
İçinde bir hikaye var -her
zamanki gibi-, içinde hala hayatta olan insanlar var, içinde benim çok iyi
tanıdığım pek çok insan var ve içinde hepinizin çok iyi tanıdığı bir başka kişi
var: Okan Bayülgen.
Bu hikayeyi bir gün bir yerde
anlatacaktım, belki de neden böyle bir bilinçaltımız var bilmiyorum ama, her halde “Kör
ölür, badem gözlü olur” diye bir atasözü olan bir millet olmamızdan kaynaklanıyor,
“uygun” zaman neyse onu bekliyordum herhalde. Belki birileri artık buralarda
değilken daha rahat konuşabiliyoruz arkalarından, birileri hala buralarda
değilse daha da unutuluyor çirkinlikler, kat kat büyüyor güzellikler. O kişiler
gidince ‘Şöyle de bi anımız vardı be ne çok şey yaşadık be abicim’ler daha
çekici duruyor dillerde. Benim bi hikayem var dostlar, yeri geldi. Anlatayım..
Sene 2004. Rock FM denilen bir
efsanenin parçasıyım o zamanlar.. Esen Kayar kaptanlığındaki bir şahane radyoda
haftanın 2 saati dışardan program yapıyorum. Kimler yok ki, Can’lar, Ozzy’ler, Fırat’lar,
Sam’ler, Banu’lar, aylarca benim nazımı çeken canım kardeşim Tansu Çağlayan’ım,
berbat bi şaka gibi buralardan çekip giden Güray’ımız. Esen’e gidip “Benim bu
radyoda program yapmam lazım Esen Bey” demiştim tanımadan, “Hiç yaptın mı daha önce?” dedi
haliyle.. “Yapmadım ama iyi yapacağım, göreceksiniz” dedim. Ne gördü bilmiyorum
ama müthiş bir risk alarak Cumartesi günleri akşam saatinde önce 2, sonra 3
saati bana verdi canlı yayın yapmam için. Canlı yayın tabii ,dev gibi bir yayın masası, yüzlerce düğme, karşıda konuk, hem sohbet edip, hem uygun şarkı seçip çalacaksın, hem geçiş yapıp hem saniye tutturacaksın falan.. Bayağı sıkı bir iş aslında, kolay değil. İki program elimden tuttular, sonra fırlattılar denize. Her şey şahane gidiyordu, arkadaşlık,
muhabbet.. sevdiğimiz müzikleri çalıp sevdiğimiz muhabbetleri ediyorduk adına “Lumbago!”
dediğim programda. Hiç unutmam ilk program konuklarımdan sevgili Meltem Taşkıran geldiğinde “Buranın tozunu yutmuşsun sen artık, bak görürsün bu senin hayatından
çıkmayacak bir daha, radyo öyle birşeydir” demişti. Ne kadar doğruymuş, şimdi mesela
düzenli TV programı yapmama rağmen, radyoyu deli gibi özlüyorum. Radyo başka. Neyse,
bu arada radyoya gidiş geliş saatlerim arttı gitgide. Haftaiçleri de işlerim
müsaade ettikçe gidip gelmeye başladım radyoya. Zevkle. Gidip gelmeye
başladıkça da birşeyin farkına vardım. Radyo ciddi sıkıntıdaydı. Yönetim radyoyu
kapatmak için karar almıştı. Benim gibi haftanın iki günü tam anlamıyla “muhabbetine”
bu işi yapan biri için “Hay Allah!” denip geçilebilecek bir durumdu belki. Ama
buradan geçinen onlarca insan vardı, Esen’in hayaliydi burası, Tansu’nun
hayatıydı, Ozzy’nin yeni bebeği doğmuştu o günlerde. Şov devam etmeliydi elbette de, mikrofonlar
kapandığı anda “Biz ne yapacağız? Ne olacağız?” soru işaretleri havada
uçuşuyordu. Herkes sıkıntılı, hava kasvetliydi radyoda. Bir sabah gelecektik ve
orda olmayacaktı bu insanların işyeri, çok net biliyorduk artık.

Sonra bir akşam kim ayarladı,
nasıl oldu bilmiyorum ama akşam Okan Bayülgen’in şovuna, Zaga'ya gidilecek hep birlikte
denildi. Tüm ekip toplandı ve şova gidildi. Şov devam ederken baba
bizimkilerden birinin montunu aldı ve giydi. Programın geri kalanını üstünde “Rock
FM” yazan montla tamamladı. Ekibi müthiş onore etmek bir yana, profesyonel
söylemle de; milyarlarla ölçülmeyecek bir “PR hareketiydi” bu. Radyonun ismi
dakikalarca Türkiye’nin en büyük talk şovunda anılmıştı, Okan Bayülgen’in
üstünde, görüntüde kalmıştı. Bu hiçbir para verilerek yapılabilecek,
yaptırılabilecek bir şey değildi. Tıpkı beş kuruş para almadan her hafta radyoya
gidip program yapmamız gibi.. Sadece gönülle yapılabilirdi. Ve sadece oranın
tozunu yutmuş, değerini bilen birisi bunu yapardı. Ertesi gün ve günler, radyodakilerin
keyfi yerine gelmişti, hatta havalarından geçilmiyordu. Benim kendi
bağlantılarımdan öğrendiğim ve dayanamayıp içeri de uçurduğum bilgiye göre
radyoyu kapatmayı –en azından bir süre daha- düşünmüyorlardı artık! Büyük patronların
kararıyla ve önceki akşam yaşanan PR’ın çok büyük katkısıyla radyo kapanma riskini
atlatmıştı. Dahası, dün iş arayan bu adamların yeniden işi vardı! Büyük bir
adamın küçük bir hareketi onlarca insanın işini kurtarmıştı. Yani dostlar, Okan
Bayülgen, radyoları o zaman kurtarmaya başlamıştı!

Bu anıyı mutlaka paylaşacaktım
bir gün. Çünkü beni çok ama çok düşündürmüştü 10 sene önce.. “Güç nedir”i
düşündürmüştü, günün birinde “güçlü” olunca –bakın başarılı, kariyerli, zengin
vs değil; güçlü- gücünü nasıl ve ne için kullanacaksın’ı düşündürmüştü, büyük
adamların küçücük bir hareketinin neler doğurabileceğini, nelere mal
olabileceğini düşündürtmüştü, “Büyüdükçe küçülmek” gerektiğini, şan, şöhret,
para, pul gelecekse eğer günün birinde Danua köpekleri gibi poponla etrafı da devirebileceğini,
işe de yarayabileceğini düşündürtmüştü. Gün gelir o kadar büyürsün ki, 10 dakika
giydiğin bir ceket 10 kişinin işsiz kalmasını önler işte. Bundan ala hayat
dersi mi var? Bunu yapmış bir adam bir daha küçülür mü peki?
Dahası var hikayenin.. Geçen yıl kış
ayları.. Bir kış akşamı, canlı yayınının başlamasından yarım saat önce kadardı.
TV 8 ‘de üst katta, kapkaranlık bir odada muhabbet ediyorduk. Projeleri ,
yapılabilecekleri konuşup heyecanlanıyorduk. Ben, Okan abi ve Burak Güzel vardı
odada sadece. Hepsini konuşup bitirdik, kararlar aldık, muhabbet ettik. Şova 15
dk. falan kalmıştı artık. “Abi” dedim, “sana bir hikaye anlatacağım..” Kapkaranlık
odada bu olayı anlattım baba ağır ağır sigarasını sararken. Şıp diye hatırladı.
“Ama..” dedim “bak bilmediğin neler oldu, neler yapmış oldun sen o ceketi giyerek” Heyecanla
anlattım bir kez daha yaşayarak. Çekti bi fırt ve sadece dedi ki: “Güzel ceketti be
baba!”

Okan Bayülgen’i sev ya da sevme.
Daha çok sev diye anlatmıyorum bu hikayeyi. Benim de hepiniz gibi –sırasıyla- bu
adama hayran olduğum, gıcık olduğum, yeniden hayran olduğum, yeniden gıcık
olduğum dönemler oldu. :) Mesele bu değil. Baba çok ortalardayken, herkes onun hakkında yazıp çizerken elim gitmedi. Biz daha sık görüşürken
yazacaktım, elim gitmedi. Diyorum ya, kötü şeyleri paylaşmakta sabırsızız, iyi
şeyleri paylaşmak için ürkeğiz hep. Yanlış anlaşılacak, şöyle sanarlar, böyle
anlaşılır diye hep nedense cenazelere kalıyor güzellemeler. Güzelleme olmaması için,
zamanlı olması için, samimi olması için şimdi olması gerekiyormuş demek ki..
“Okan Bayülgen radyoları
kurtarıyor!” denilince daha da anlamlı oluyor işte. O zaman benim bu hikayeyi
anlatmam farz oluyor dostlar.. Şu klişe deniz yıldızı hikayesindeki gibi işte
mesele, hepsini kurtaramazsın belki. Ama benim bizzat yaşadığım hikayede
farketti be işte. Bizim için farketmişti. Rock FM 15 yaşındaysa ve şimdi
bambaşka arkadaşlar aynı heyecanla bizim hikayemizi devam ettiriyorlarsa,
farketmiş! Beni çok etkiler bu hikaye, “güc”ü anlattığı için, hikayenin
kahramanına anlattığımda sadece “Güzel ceketti be baba!” dediği için.. Duclos’un
çok sevdiğim “Başarıya ilave edilebilecek tek süs tevazudur!” sözünü bi daha,
bi daha doğruladığı için!


“Rüyalarını müzikli görenler için..”
derdim radyoda çalarken. Ben öyle görüyorum kendimi bildim bileli. Daha başkası
nasıl oluyor, onu bilmem. Bu yazıyı da rüyalarını müzikli görenlere ithaf
ediyorum. Radyo ne demektir, bilen herkese ithaf ediyorum. Mesela Okul dönüşü çantasını
fırlatıp önlüğünü bile çıkarmadan, 4 katlı kütüphanenin en üst rafına tırmanıp
düğmeyi çeviren ve “Okul Radyosu”nu bekleyen ve radyo dinlerken dokunulmaz olan çocukluğuma ithaf ediyorum. “Okul
radyosu”nun müziğini hiç unutmayanlara ithaf ediyorum. Okan abiye. Tüm
radyoculara ve bir tanecik kardeşim Güray Hekim’e. Güray bana yukardan dedi ki; birinin hakkında güzel şeyler konuşmak için illa gitmesini beklemeyin abi. Haklı.
Dave Gahan’ın söylediği gibi: “Thanks
God for the Radio!” İyi ki var radyolar, iyi ki ben çocukken vardı, iyi ki benim
oğlumun zamanında da olacaklar ve iyi ki bunun için birşeyler yapıyoruz! Herkes
becerisi ve büyüklüğüne göre; bazılarımız
yazı yazıyor, bazılarımız nutuk çekiyor şairin dediği gibi, bazıları kapı kapı
dolaşıyor, bazıları sadece güzel bir ceket giyiyor. Ve bazen bir ceket diğer
hepsinden de daha kıymetli oluyor.
Güzel ceketti be Okan abi, cidden
güzel ceketti…