(2015, GQ) Geçen Kurban bayramında
mail kutuma düşen bir emaili anlayabilmem için birkaç kez okumam gerekti.
Bayramımı kutluyorlardı ama galiba eşiminkini de kutluyorlardı çünkü Bay/Bayan
Ünaldı demişlerdi.. Sonra farkettim ki marka, had safhada bi nezaketle eşimin
de bayramını tebrik etmiyor, sadece erkek mi kadın mı olduğuma bile bakmadan
binlerce kişiyle birlikte bana da otomatik mesaj
göndermişti. Benim için bayramın kurbanı o marka oldu..
Önümüzdeki dönemde tüm dünyada özellikle pazarlama dünyasının
en çok yoğunlaştığı konulardan birisi “kişiselleştirme”. Artık tüketici
geleneksel ve kitlesel yöntemlerle anlatılan hikayelere, satılan mallara ilgi
göstermiyor. Malı, hizmeti, deneyimi satabilmenin yolu artık büyük ölçüde onu
kişiye özel yapmaktan geçiyor. Herkes için yapılmış bir mal hiçbirimizi
ilgilendirmiyor. Çünkü hepimiz çok özeliz! En azından bunun hissettirilmesini
istiyoruz.
Bayram ve özel gün kutlama mesajları.. Çoğunluğu ne kadar
antipatik değil mi? Bayramı ya da o özel günü kutlamak, kişiyi özel hissetirmek
bir yana, hele bir de cevap yazılması gerekiyorsa anında işkence haline
dönüştürebiliyor. Peki ne oldu bize de eskiden zevk olan bazı şeyler angarya
haline geldi? Bayram kutlaması nasıl olur da özel hissettirmek bir yana sıkıntıya
dönüşebiliyor? Pazarlama dünyası multikanal, omnikanal diye gezinedursun; Y ve
Z jenerasyonları işin kuralını çoktan koydu: Bana mal satmak istiyorsan önce
bana hitap edeceksin. Malın hitap etmesinden bahsetmiyorum, bizzat markanın
tüketiciye, -hatta mümkünse ismiyle- hitap etmesinden bahsediyorum. Evrendeki
tüm kelimeler içinde kişiyi en çok mutlu eden kendi ismidir derler. İsim
kullanımı tabii ki işin en bariz ve en rahat konuşulabilir tarafı. Ama
alışveriş deneyimini kişiye özel hale getirmek önümüzdeki yeni dönemin şüphesiz
en önemli megatrendi.
Aslında herşeyimizi kişiselleştirmeye başlamıştık bir
süredir. Medyayı ele alalım. Klasik yöntemlerle eski kanaldan herkes için
sunulan medyayı almaktan sanırım çoğunluk bayağı uzun süre önce vazgeçti. Sosyal
medyanın yükselişi de işte tam bu noktada ortaya çıktı. Yani olayları,
gelişmeleri ve gündemi kendi şekillendirdiği şekilde ve kendi seçtiği
ağızlardan dinlemek istemek Twitter’ı ya da sözlükleri anlamlı hale getirdi.
Medyamız kişiselleşti, haberi istediğimiz kanaldan, istediğimiz kişinin
yorumuyla onun kaleminden alıyoruz. Bunun yanında toplu olarak yapılması
gelenekselleşmiş ya da avantajlı görülmüş bazı işleri düşünelim; eğitim ya da
spor gibi.
Eğitimin kişiselleştiğini, daha da kişiselleşeceğini söylemek için
müneccim ya da daha trendy karşılığıyla fütürist olmaya gerek yok. Tüm dünyada
mevcut eğitim sistemleri –en havalı dünyaca ünlü üniversiteler de dahil olmak
üzere- artık mavi ekran veriyor! Yeni sistemlerin geleceği ve bunun da bilgiye
ulaşmanın bu kadar kolay olduğu zamanlarda bilgi teknolojileri üzerinden göz
açıp kapayana kadar gerçekleşeceği aşikar. Sporu ele alalım. Dünyanın en önde
gelen teknoloji fuarlarında göze sokulan megatrend diyor ki; spor yapmak için
kimseye ihtyacın yok, gaz veren arkadaşın da sensin, antrenörün de sensin.
Senin vücudunu kimse senden –ve şu elimizde gördüğün banttan- daha iyi
tanıyamaz, kalabalıklara ihtiyacın yok.
Eğitim kişiselleşiyor, haber kaynakları kişiselleşiyor, spor kişiselleşiyor
ama sadece kişiselleşiyor mu yalnızlaşıyor mu?
Korkunç bir sürüden ayrılma hissi, had safhada özel hissetme
ihtiyacı, karşı konulamaz bir eskiyi eleştiri güdüsü. Hepsi markaların
tüketiciye ulaşmasında eski yöntemleri çöpe atmasını bir numaralı öncelik
haline getirdi. Tüm bu psikolojik faktörler bir anda ekonomik dalgalar haline
geldi. Ben bunu şöyle adlandırıyorum; global ekonomide bir şey oldu, tüketici
oyuna girdi! Markalar eskiden sadece kendi ürünlerini tek bir kabulle
şekillendirirken şimdi neredeyse karşılarındaki her bir alıcı için bir ürün
tasarlamak durumunda hissediyorlar. Karşılarındakinin birey olduğunu ve hitap
edilmesi gerektiğini anladılar. İlgi alanı, kişilik özelliği ya da en basit
şekliyle adından yakalanan kişinin mesajınızı alması da daha kolay oluyor. Bunun en iyi örneği yıllar önce hepimizi
teker teker adıyla yatmaya gönderen Adile Naşit’tir. Hangimiz karşı koyabildik
ki ona?! ;)
Yeni nesil tüketici hitap edilmek istiyor da, hitap etmek
için tanımak gerekiyor. Bunun da satıcılar tarafından bakıldığında yolu tabii
ki veri toplamak. Internetten, yaptığımız işlemlerden, ziyaret ettiğimiz her
site ve reel mekandan oluşan bir “büyük veri” havuzu oluşuyor. Ama bir yandan
da hepimiz veri verme konusunda pek nazlıyız. Araştırmaya göre tüketicilerin
%22’si film, %29’u müzik alırken, %22’si seyahat için verilerini vermekten
çekinmiyor. Demek ki bu işin “zevk”le kesin bir ilgisi var.
Tüketiciye birden çok ve birbiriyle iletişimdeki kanaldan
ulaşan omnichannel, son zamanlarda ekonominin ve özellikle pazarlama dünyasının
mitlerinden. Nasıl olmasın ki tüketicilerin %82’si o an mağazada bile olsa cep
telefonuyla başka yerlerdeki fiyatları kıyaslıyor, %88’i aldıkları yerden başka
bir fiyat teklifini mutlaka başka bir kanaldan araştırmış oluyor, %65’i mutlaka
birden çok kanaldan alışveriş yapıyor, %21’i ise 4 farklı kanaldan birden
alışveriş yapıyor!
ZEVK-İ DATA

YENİ SİYAH

0 yorum:
Yorum Gönder