Yeni Ekonomi. Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Ekonomi. Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2016 Çarşamba


Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

EN BÜYÜK KİMİN DATASI?


Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

4 Şubat 2015 Çarşamba


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

LANNISTER’LAR HER ZAMAN BORCUNU ÖDER Mİ?


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

24 Mart 2014 Pazartesi


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?


ESKİ KÖYE YENİ ADET: BITCOIN


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?