20 Ocak 2012 Cuma

[ Kasım 2009 - Esquire Yazımdan...] 
Geçtiğimiz ay malum, dünya ekonomisinin eli maşalı ağa babası IMF ülkemizdeydi. IMF ruhuyla ve ruhsuzluğuyla, tüm fikirleriyle ve karşı fikirleriyle, yaratıcı ve taklit tüm protestolarıyla buradaydı. Abartılı güvenlikten, kapanan yollardan daha önemli bir gerçeği gördük bir kez daha, o da şu; Ekonomistlerden eşcinsellere, çevrecilerden dincilere, milliyetçilerden feministlere hiçbirimiz sevmiyoruz Ayemef’i. Peki kuzum biz niye kılız bu ayemefe? 

Aksaray yapımı çakma bir Nayk ağır çekimde döne döne ilerliyor. Önce elinde mikrofon olan biçare bir üniversite öğrencisinin kafasını yalıyor, hafif bir falsoyla sahnedeki adama doğru ilerlerken az önceki yalama aksiyonun bünyede yarattığı ağırlıkla yarı yolda yere düşüveriyor. Böylece çakma ayakkabıyla yapılmış bu çakma protesto yarıda kalıyor. Oysa Panter Emel’i ve Asteriks Oktay’ı çıkarmış bu topraklardan daha yaratıcı bir protesto, Semih Saygıner’i çıkarmış bir milletin evlatlarından daha isabetli atışlar beklenirdi ama olmadı. Sonrası bildik sahneler, ağır çekim hızlanıyor, bağrış çağrışlar, geride bükülen kollar, ağızları kapatılan protestocular, polis, güvenlik, aynı tatsız sahneler.. 

Sahnedeki adam IMF Başkanı Dominique Strauss‐Kahn, Yer İstanbul, Olay IMF Protestosu. Pek çok kere izlediğimiz, artık sağır sultanın bile duyduğu ayakkabı fırlatma hikayesi. Temelde hikaye, sosyalist bir adamın diğer bir sosyalist adama emperyalist bir markanın ürününü doğuyla batının kesiştiği yerde Arabik bir protestoyla fırlatmasıdır aslında. Ekonomideki küreselleşmeyi protesto ederken bundan daha küresel olunamazdı herhalde! 


Kaderin garip bir cilvesiyle IMF gibi bir kurumu savunmak, protestoları göğüslemek ve hızla gelen ayakkabılardan kaçmak sosyalist bir ekonomiste kalmıştı. Evet, bu tombalak sevimli adam her ne kadar IMF’in tepesinde otursa da, o bir sosyalist ve bu hayret verici duruma tek şaşırmayan da o. “Hala sosyalist olduğunuzu düşünüyor musunuz?” sorusuna "Evet hâlâ sosyalistim, ben burada işimi yapmaya çalışıyorum" diyecek kadar rahat, “Türk protestocuları çok kibar, en azından bitirmemi beklediler” diyecek kadar da kendinden emin. Bu her ne kadar dayak yiyen çocukların kapının ardından kafayı uzatıp “Acımadı kiii, Acımadı kiii!” demesine benzese de , olgun bir karşılık. 

Dünya ekonomisinde uçlar öyle bir karışma karıştı ki belli değil sevgili okurlar. Adaşım ABD Başkanı, sosyal sağlık sistemini savunuyor ve savunduğu için ekonomi ve sosyoloji bilgisi yadsınamayacak derecede yüksek olan halkı tarafından komünistlikle suçlanıyor, bu esnada serbest piyasanın şahı ABD devletleştirmeler yapmış, diğer yandan sosyalist bir adam IMF’nin başında, bu adam da aynı zamanda ülkesinde ekonomi bakanlığı döneminde yaptığı özelleştirmelerle meşhur ve IMF Başkanlığında büyük ihtimalle gençliğinde savunduğu şeyleri savunan bir gencin fırlattığı bir ayakkabıdan kaçmak durumunda kalıyor. Zavallı adamın işi zor; ne bir tarafa yaranabiliyor, ne diğer tarafa kabul ettirebiliyor. Hiç kimse sevmiyor zavallı adamı ve yaptıklarını. Mesela sadece Türkiye’de IMF’yi kimler protesto etmiş kayıtlardan aynen bakalım: “öğrenciler, işçiler, feministler, çevreciler, solcular, sağcılar, doktorlar, eşcinseller, hayvanseverler, eczacılar...” liste uzayıp gidiyor. Valla Dominik işiniz zor, herkes size karşı. 

Tabii herkes herşeye karşı olabilir, bilerek ya da rüzgara kapılarak, çok normal. Ama benim en çok takıldığım nokta başta da söylediğim gibi bu protestonun biçimiydi. Gerçekten de bu coğrafyadan daha yaratıcı birşeyler çıkmalıydı. Ne olabilirdi diye düşündüm, düşünürken de şöyle bir alternatif protesto şekli geldi aklıma. Gözünüzde canlandırın şimdi, IMF Başkanı hararetle derdini anlatırken arka sıralardan Kadir Abi kalıyor ve bağırıyor: “Nyalannn söylüyorsunnn!” Çok uçuk ve maliyetli mi buldunuz, ya da Kadir Abi bunu yapmaya ikna olmaz mı? O zaman taklidi “Yaban” da olur. IMF’nin ve Başkanının her argümanına arka sıradan bildiğimiz edası ve nidasıyla Kadir Abimizin bağırdığını düşünün! Bütün dünya duyar ve evet sadece bizler güleriz. İşte bize özgü bir protesto! 

Bu protestoyu teoride bırakmayıp nasıl satırlarıma taşırım diye düşündüm ve şöyle bir yöntem buldum: IMF’nin resmi kaynaklarında söylediği her argümana hiçbir yorum katmadan yine sadece ve sadece dünya ekonomisinden veriler vererek cevap verebilirim. Eğer ki sevmiyorsak, karşıysak en azından argümanlarımızı iyi bilelim. IMF’in her sözüne karşılık dünya ekonomisinden bir alıntı, yorumsuz. Bakın mesela: 

IMF Diyor ki: 

“Bünyesindeki 185 ülke ile global sayılabilecek bir kuruluş olan IMF, üye hükümetlerin globalleşmenin getirdiği fırsatlardan yararlanmalarına ve güçlüklerle baş edebilmeleri için yegâne bir konuma sahiptir. IMF global ekonomik eğilimleri ve performansı takip eder, ufukta sorunlar gördüğünde üye ülkelerini uyarır, politika diyalogu için bir forum oluşturur ve hükümetlere ekonomik güçlüklerle nasıl baş edeceklerine dair gerekli bilgileri sağlar. Ekonomik sıkıntı içindeki üyelerine politik tavsiyeler ve finansman sağlar; aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle işbirliği yaparak onların makroekonomik istikrara ulaşmalarına ve yoksulluğu azaltmalarına yardım eder.” 

Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn! Bryan Johnson ve Brett Schafer tarafından yapılan bir araştırmaya göre 1965 yılından bu yana 89 az gelişmiş ülkede uygulanan IMF programları sonucunda bu ülkelerin 32’si daha da fakirleşmiş, 48’i milli gelirini büyütemeyerek yerinde saymış, 14’ünün ekonomisi en az yüzde 15 küçülmüş. 



IMF Diyor ki: 

“IMF’nin teknik yardımlarının yaklaşık yüzde 80’i düşük ve düşüğe yakın orta gelirli ülkelere gitmektedir, özellikle Afrika’nın Alt Sahara bölgesi ve Asya. Savaş sonrası ülkeler yardımdan en büyük payı almaktadırlar. IMF ayrıca uluslararası finans sisteminin mimarisini güçlendirecek, yoksulluğu azaltıp büyümeyi destekleyecek kapasiteyi oluşturacak ve aşırı borç altında olan yoksul ülkeleri (HIPC) bu durumdan kurtaracak teknik yardım programları da temin etmektedir.” 

Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn Ulennn! IMF Programlarının uygulandığı ülkelerde bakın neler olmuş: 

Tayland: Pirinç satan ülke, pirinç satın alır hale geldi 
Mozambik: 30 bin kişi işini kaybetti 
Hindistan: Tarım çöktü. 
Rusya: Milli gelir yüzde 30 azaldı 
Somali: Tarımsal altyapı çöktü 
Ruanda: Açlıktan toplu ölümler oldu 
Vietnam: 200 bin kamu çalışanı işten atıldı 
Meksika: 30 bin işyeri kapandı 
Gürcistan: Halk ayaklanması çıktı 
Endonezya: Halk ayaklanması çıktı. Java adasında yaşayan 2 yaşın altındaki çocukların yarısından fazlası ciddi beslenme sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Yoksulluk % 60’a çıktı. 
Kolombiya: İşsizlik patladı 
Uruguay: Yağmalama oldu 
Arjantin: Ekonomi çöktü, yağmalamalar oldu. 
Ekvator: İşçi sokağa döküldü 
Paraguay: Olağanüstü hal ilan edildi 
Fas: 1981 ve 1984’te halk ayaklanması oldu 
Cezayir: Ekim 1988’de halk ayaklanması oldu.. 



IMF Diyor ki: 

“IMF, üyelerinin neredeyse dünyanın tüm ülkelerini kapsaması nedeniyle, görevlilerinin de mümkün olduğu kadar değişik bölgelerden olması için çaba göstermektedir.” 

Nayıırrrrr..Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn..Nyalannn! Uzun yıllardan beri ABD ile Avrupa arasında var olan mutabakat uyarınca IMF Başkanını Avrupa, Dünya Bankası Başkanını ise ABD öneriyor. Böylece 61 yıldan beri IMF'yi Avrupalı başkanlarca yönetildiğine dikkat çekiliyor. 

Belgin Doruk inceliğince ve göz süzerek “Nütfen Ayemef nütfen, artık senin güzel sözlerine kanmak istemiyorum kuzum!” desek de tahmin edin bakalım tüm dünyada IMF’den en fazla kredi alan ülke kim? Tür-ki-yeee!! Ya kişisel yorumum şöyle: Müjde Ar’ın İffet filmini bu satırları okuyan herkes biliyordur tahminimce. Bilmeyenler de geç kalınmış bu bilgiyi lütfen bilenlerden öğrensin. Meşhur araba sahnesi bence durumu son derece güzel özetliyor: Kafamız pencere camına İffet misali sıkıştırılmış ve Faruk Peker usulca yaklaşmakta! Sonumuz hayrolsun... 

Tüm IMF koşturmacası içinde öyle haberler vardı ki bir kez daha ülkemizin ve insanlarımız olaylara ne kadar farklı yerden baktığını, kısacası biz Türklerin ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Dünya IMF politikalarını, uluslararası finansı, küresel ekonomiyi tartışırken bakın bizim basınımız haberi nasıl geçti: 

“IMF- Dünya Bankası toplantılarına katılanlar hem dizüstü bilgisayarlarıyla, hem de Kongre Merkezi’ndeki kiosklarda bulunan masaüstü bilgisayarlarıyla Türkiye’de mahkeme kararıyla yasaklanmış sitelere girebildiler. Bu siteler arasında Youtube, Youporn.com,lastfm.com, livesscores.co gibi siteler de vardı. Sitelere giren gazeteciler bu müjdeyi hemen Kongre Merkezi dışına da aktardılar.” 

Yani medar-ı iftiharımız, Sertab’ımızın dediği gibi: “Daha çok yolumuz var, muhtelif konumuz var.” 

Velhasıl bana sorarsanız durum İffet’ten de beter...Kafa araba camına sıkışmış, araba durmuyor, yürüyor, Faruk Peker gülerek usul usul yaklaşmakta... 

Sonumuz hayrolsun..  

I.M.F. : İFFET MİSALİ FONLAMA

[ Kasım 2009 - Esquire Yazımdan...] 
Geçtiğimiz ay malum, dünya ekonomisinin eli maşalı ağa babası IMF ülkemizdeydi. IMF ruhuyla ve ruhsuzluğuyla, tüm fikirleriyle ve karşı fikirleriyle, yaratıcı ve taklit tüm protestolarıyla buradaydı. Abartılı güvenlikten, kapanan yollardan daha önemli bir gerçeği gördük bir kez daha, o da şu; Ekonomistlerden eşcinsellere, çevrecilerden dincilere, milliyetçilerden feministlere hiçbirimiz sevmiyoruz Ayemef’i. Peki kuzum biz niye kılız bu ayemefe? 

Aksaray yapımı çakma bir Nayk ağır çekimde döne döne ilerliyor. Önce elinde mikrofon olan biçare bir üniversite öğrencisinin kafasını yalıyor, hafif bir falsoyla sahnedeki adama doğru ilerlerken az önceki yalama aksiyonun bünyede yarattığı ağırlıkla yarı yolda yere düşüveriyor. Böylece çakma ayakkabıyla yapılmış bu çakma protesto yarıda kalıyor. Oysa Panter Emel’i ve Asteriks Oktay’ı çıkarmış bu topraklardan daha yaratıcı bir protesto, Semih Saygıner’i çıkarmış bir milletin evlatlarından daha isabetli atışlar beklenirdi ama olmadı. Sonrası bildik sahneler, ağır çekim hızlanıyor, bağrış çağrışlar, geride bükülen kollar, ağızları kapatılan protestocular, polis, güvenlik, aynı tatsız sahneler.. 

Sahnedeki adam IMF Başkanı Dominique Strauss‐Kahn, Yer İstanbul, Olay IMF Protestosu. Pek çok kere izlediğimiz, artık sağır sultanın bile duyduğu ayakkabı fırlatma hikayesi. Temelde hikaye, sosyalist bir adamın diğer bir sosyalist adama emperyalist bir markanın ürününü doğuyla batının kesiştiği yerde Arabik bir protestoyla fırlatmasıdır aslında. Ekonomideki küreselleşmeyi protesto ederken bundan daha küresel olunamazdı herhalde! 


Kaderin garip bir cilvesiyle IMF gibi bir kurumu savunmak, protestoları göğüslemek ve hızla gelen ayakkabılardan kaçmak sosyalist bir ekonomiste kalmıştı. Evet, bu tombalak sevimli adam her ne kadar IMF’in tepesinde otursa da, o bir sosyalist ve bu hayret verici duruma tek şaşırmayan da o. “Hala sosyalist olduğunuzu düşünüyor musunuz?” sorusuna "Evet hâlâ sosyalistim, ben burada işimi yapmaya çalışıyorum" diyecek kadar rahat, “Türk protestocuları çok kibar, en azından bitirmemi beklediler” diyecek kadar da kendinden emin. Bu her ne kadar dayak yiyen çocukların kapının ardından kafayı uzatıp “Acımadı kiii, Acımadı kiii!” demesine benzese de , olgun bir karşılık. 

Dünya ekonomisinde uçlar öyle bir karışma karıştı ki belli değil sevgili okurlar. Adaşım ABD Başkanı, sosyal sağlık sistemini savunuyor ve savunduğu için ekonomi ve sosyoloji bilgisi yadsınamayacak derecede yüksek olan halkı tarafından komünistlikle suçlanıyor, bu esnada serbest piyasanın şahı ABD devletleştirmeler yapmış, diğer yandan sosyalist bir adam IMF’nin başında, bu adam da aynı zamanda ülkesinde ekonomi bakanlığı döneminde yaptığı özelleştirmelerle meşhur ve IMF Başkanlığında büyük ihtimalle gençliğinde savunduğu şeyleri savunan bir gencin fırlattığı bir ayakkabıdan kaçmak durumunda kalıyor. Zavallı adamın işi zor; ne bir tarafa yaranabiliyor, ne diğer tarafa kabul ettirebiliyor. Hiç kimse sevmiyor zavallı adamı ve yaptıklarını. Mesela sadece Türkiye’de IMF’yi kimler protesto etmiş kayıtlardan aynen bakalım: “öğrenciler, işçiler, feministler, çevreciler, solcular, sağcılar, doktorlar, eşcinseller, hayvanseverler, eczacılar...” liste uzayıp gidiyor. Valla Dominik işiniz zor, herkes size karşı. 

Tabii herkes herşeye karşı olabilir, bilerek ya da rüzgara kapılarak, çok normal. Ama benim en çok takıldığım nokta başta da söylediğim gibi bu protestonun biçimiydi. Gerçekten de bu coğrafyadan daha yaratıcı birşeyler çıkmalıydı. Ne olabilirdi diye düşündüm, düşünürken de şöyle bir alternatif protesto şekli geldi aklıma. Gözünüzde canlandırın şimdi, IMF Başkanı hararetle derdini anlatırken arka sıralardan Kadir Abi kalıyor ve bağırıyor: “Nyalannn söylüyorsunnn!” Çok uçuk ve maliyetli mi buldunuz, ya da Kadir Abi bunu yapmaya ikna olmaz mı? O zaman taklidi “Yaban” da olur. IMF’nin ve Başkanının her argümanına arka sıradan bildiğimiz edası ve nidasıyla Kadir Abimizin bağırdığını düşünün! Bütün dünya duyar ve evet sadece bizler güleriz. İşte bize özgü bir protesto! 

Bu protestoyu teoride bırakmayıp nasıl satırlarıma taşırım diye düşündüm ve şöyle bir yöntem buldum: IMF’nin resmi kaynaklarında söylediği her argümana hiçbir yorum katmadan yine sadece ve sadece dünya ekonomisinden veriler vererek cevap verebilirim. Eğer ki sevmiyorsak, karşıysak en azından argümanlarımızı iyi bilelim. IMF’in her sözüne karşılık dünya ekonomisinden bir alıntı, yorumsuz. Bakın mesela: 

IMF Diyor ki: 

“Bünyesindeki 185 ülke ile global sayılabilecek bir kuruluş olan IMF, üye hükümetlerin globalleşmenin getirdiği fırsatlardan yararlanmalarına ve güçlüklerle baş edebilmeleri için yegâne bir konuma sahiptir. IMF global ekonomik eğilimleri ve performansı takip eder, ufukta sorunlar gördüğünde üye ülkelerini uyarır, politika diyalogu için bir forum oluşturur ve hükümetlere ekonomik güçlüklerle nasıl baş edeceklerine dair gerekli bilgileri sağlar. Ekonomik sıkıntı içindeki üyelerine politik tavsiyeler ve finansman sağlar; aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle işbirliği yaparak onların makroekonomik istikrara ulaşmalarına ve yoksulluğu azaltmalarına yardım eder.” 

Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn! Bryan Johnson ve Brett Schafer tarafından yapılan bir araştırmaya göre 1965 yılından bu yana 89 az gelişmiş ülkede uygulanan IMF programları sonucunda bu ülkelerin 32’si daha da fakirleşmiş, 48’i milli gelirini büyütemeyerek yerinde saymış, 14’ünün ekonomisi en az yüzde 15 küçülmüş. 



IMF Diyor ki: 

“IMF’nin teknik yardımlarının yaklaşık yüzde 80’i düşük ve düşüğe yakın orta gelirli ülkelere gitmektedir, özellikle Afrika’nın Alt Sahara bölgesi ve Asya. Savaş sonrası ülkeler yardımdan en büyük payı almaktadırlar. IMF ayrıca uluslararası finans sisteminin mimarisini güçlendirecek, yoksulluğu azaltıp büyümeyi destekleyecek kapasiteyi oluşturacak ve aşırı borç altında olan yoksul ülkeleri (HIPC) bu durumdan kurtaracak teknik yardım programları da temin etmektedir.” 

Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn Ulennn! IMF Programlarının uygulandığı ülkelerde bakın neler olmuş: 

Tayland: Pirinç satan ülke, pirinç satın alır hale geldi 
Mozambik: 30 bin kişi işini kaybetti 
Hindistan: Tarım çöktü. 
Rusya: Milli gelir yüzde 30 azaldı 
Somali: Tarımsal altyapı çöktü 
Ruanda: Açlıktan toplu ölümler oldu 
Vietnam: 200 bin kamu çalışanı işten atıldı 
Meksika: 30 bin işyeri kapandı 
Gürcistan: Halk ayaklanması çıktı 
Endonezya: Halk ayaklanması çıktı. Java adasında yaşayan 2 yaşın altındaki çocukların yarısından fazlası ciddi beslenme sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Yoksulluk % 60’a çıktı. 
Kolombiya: İşsizlik patladı 
Uruguay: Yağmalama oldu 
Arjantin: Ekonomi çöktü, yağmalamalar oldu. 
Ekvator: İşçi sokağa döküldü 
Paraguay: Olağanüstü hal ilan edildi 
Fas: 1981 ve 1984’te halk ayaklanması oldu 
Cezayir: Ekim 1988’de halk ayaklanması oldu.. 



IMF Diyor ki: 

“IMF, üyelerinin neredeyse dünyanın tüm ülkelerini kapsaması nedeniyle, görevlilerinin de mümkün olduğu kadar değişik bölgelerden olması için çaba göstermektedir.” 

Nayıırrrrr..Nyaalannnn Söylüyorsunnnnn..Nyalannn! Uzun yıllardan beri ABD ile Avrupa arasında var olan mutabakat uyarınca IMF Başkanını Avrupa, Dünya Bankası Başkanını ise ABD öneriyor. Böylece 61 yıldan beri IMF'yi Avrupalı başkanlarca yönetildiğine dikkat çekiliyor. 

Belgin Doruk inceliğince ve göz süzerek “Nütfen Ayemef nütfen, artık senin güzel sözlerine kanmak istemiyorum kuzum!” desek de tahmin edin bakalım tüm dünyada IMF’den en fazla kredi alan ülke kim? Tür-ki-yeee!! Ya kişisel yorumum şöyle: Müjde Ar’ın İffet filmini bu satırları okuyan herkes biliyordur tahminimce. Bilmeyenler de geç kalınmış bu bilgiyi lütfen bilenlerden öğrensin. Meşhur araba sahnesi bence durumu son derece güzel özetliyor: Kafamız pencere camına İffet misali sıkıştırılmış ve Faruk Peker usulca yaklaşmakta! Sonumuz hayrolsun... 

Tüm IMF koşturmacası içinde öyle haberler vardı ki bir kez daha ülkemizin ve insanlarımız olaylara ne kadar farklı yerden baktığını, kısacası biz Türklerin ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Dünya IMF politikalarını, uluslararası finansı, küresel ekonomiyi tartışırken bakın bizim basınımız haberi nasıl geçti: 

“IMF- Dünya Bankası toplantılarına katılanlar hem dizüstü bilgisayarlarıyla, hem de Kongre Merkezi’ndeki kiosklarda bulunan masaüstü bilgisayarlarıyla Türkiye’de mahkeme kararıyla yasaklanmış sitelere girebildiler. Bu siteler arasında Youtube, Youporn.com,lastfm.com, livesscores.co gibi siteler de vardı. Sitelere giren gazeteciler bu müjdeyi hemen Kongre Merkezi dışına da aktardılar.” 

Yani medar-ı iftiharımız, Sertab’ımızın dediği gibi: “Daha çok yolumuz var, muhtelif konumuz var.” 

Velhasıl bana sorarsanız durum İffet’ten de beter...Kafa araba camına sıkışmış, araba durmuyor, yürüyor, Faruk Peker gülerek usul usul yaklaşmakta... 

Sonumuz hayrolsun..  
[Ekim 2009 - Esquire Yazımdan...] 


Denize dökülen sebze–meyveler, denize dökülen düşmanlar, hiçbirisi bizim için yabancı görüntüler değil. Peki ya denize dökülen paralar? Yakın tarihimizde yaşanmış öyle bir hikaye var ki basımdan yeni çıkmış gıcır gıcır Türk Lirası banknotlar yabancı bir ülke limanında, üstelik en çok ihtiyaç olan bir dönemde denizi boylamış, balya balya TL banknotlar şehrin limanına vurmuştur. Bu hikaye, hiç bir zaman tedavüle çıkamamış 100’lük banknotların hikayesidir. 


16 Nisan 1941 günü.. Yer çok uzak değil, komşu Yunanistan’ın Pire Limanı.  Limandan ayrılmaya hazırlanan yorgun Yorkshire gemisinin varış yeri olan İstanbul’dan önceki en son durağı. Ancak geminin yükü bir hayli ilginç. Türkiye Cumhuriyetinin siparişi üzerine daha önceleri de birkaç defa basılmış olan 50-100 liralık ve 50 kuruşluk Türk Lirası banknotlar. Yük ilginç olduğu kadar da ağır. Ağırlığı maddi değerinden olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı’na girmemek amacıyla içine kapanmış olan yorgun 1941 Türkiye’sinin milli servetinin önemli bir kısmı olmasından da kaynaklanıyor. 


Trajediyi daha iyi anlayabilmek için dönem Türkiye’sine bakmak yeterli aslında. Devir karne devri; en basit ihtiyaçlar bile karne karşılığı alınabiliyor, Anadolu halkı her türlü fedakarlıkla yaşamaya, sadece dünyayı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı’ndan uzak, barış içinde yaşamaya çalışıyor. 1. Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşını en yakından yaşamış olan Milli Şef İsmet İnönü ve hükümetin tek gayesi ülkeyi bir savaşa daha sokmamak. Bu uğurda tüm bedeller ödeniyor, yeniden dirilmeye çalışan Anadolu’da yoksulluk dizboyu. Hani bol keseden “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” denir ya, işte gerçek anlamıyla tam da o günler ve bu sırada milli beraberliğin yanında en çok ihtiyacımız olan şey, yani milli servetimiz de maalesef başka denizlerde sulara gömülmekte... 


Milli Şef her ne kadar ülkeyi savaştan ve Nazi Almanyası’nın saldırgan politikalarından korumaya çalışırsa çalışsın, kaderin garip bir cilvesi ile Nazi uçakları Türk Hazinesinin önemli bir parçası olan yeni banknotları Pire Limanı’ndaki İngiliz gemisinde buluyordu. Sonu gelmeyen bombardımanlar sonucunda ciddi hasarlar alan Yorkshire gemisi, içindeki İnönü resimli banknotlarla Pire limanında yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Gemi batarken balyalar halinde su yüzüne vuran paralar, yoksul şehir halkı için inanılmaz bir görüntü oluşturmuştu. Yine kaderin garip bir cilvesiyle zamanında “Denize döktüğümüz” Yunanlılar, şimdi yine denize döktüğümüz paralarımızla zengin olma hayali kuruyorlardı. 



Liman halkı çoktan eline ne geçirdiyse; çantalarla, giysi ve torbalarıyla sulara dalıp batan geminin paralarını toplamaya koyulmuştu. Kayıtlara göre önemli ölçüde parayı daha sonraları Anadolu’da tedavüle çıkarmak üzere toplamayı başarmışlardı bile! Savaş ortamında hiperenflasyonla boğuşan bir ülkenin sokaklarında saatler içerisinde yüzlerce Lira Milyoneri dolaşmaya başlamıştı. Savaş ekonomisi ve dönemin aşırı enflasyonist ortamını daha iyi anlatabilmek için tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere istinaden “O dönem Almanya’da halkın ısınmak için banknot yaktığı ve çocukların paralardan uçurtma yaptığını” belirtmekte fayda var. Paraların sahibi ülke olan Türkiye’ nin dönemin şartlarında içeride sıkıntılarla boğuşsa da bölgede savaşa girmeyen tek ülke olması nedeniyle dışarıda nispeten güçlü parası ve 1 Amerikan Dolarının 1.32 Türk Lirasına denk geldiği düşünülürse sudan gelen bu paralara kimsenin itirazı olmamıştı haliyle. Liralarımız son hız yağmalanıyor, denizden yardımsever(!) liman halkının üstün gayretleriyle çıkarılmaya çalışılıyordu. Bombardımanın ve savaşın ortasında denizden şehre dalga dalga para çarpıyordu! 



İşin bir de İsmet Paşa ve Türkiye cephesi vardı elbette. Yakın çevresi ve kurmayları bu kabus haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye nasıl haber vereceklerini kara kara düşünüyorlardı. Kısa paslaşmalardan sonra dönemin Başbakanı Refik Saydam haberi vermek üzere Milli Şefin odasına girer ve kara haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletir. İsmet Paşa bir süre düşündükten sonra şöyle söyler: “Yapılacak şey bellidir sayın başvekil, hükümetinizin yapacağı acil bir açıklama ile ,bu banknotların tedavüle çıkışını iptal etmemiz gerekiyor. Halk burada sefaletten kıvranırken ,çoluk çocuğumuzun kursağından geçmeyen bir gemi dolu para ile başka milletleri zengin edemeyiz. O gemideki bir tek banknot bile tedavüle çıkmayacaktır.” İnönü’nün kararlı tavrının ve talimatının ardından Bakanlar Kurulu acil olarak toplanır ve gerekli kararlar alınıp yurt çapında duyrulur. Ayrıca Yunanistan makamlarına da bu konuda Türkiye’nin hassasiyeti bildirilir. Ama savaşın ortasındaki Yunanistan için batan para dolu Türk gemisi, yağmalama gibi konular gündemin ilk sırasındaki bir sorun değildir elbette. Yine de eksiklerle ve gecikmelerle birlikte Yunan makamları gerekeni yapar, banknotlar imha edilmek üzere Türkiye’ye iade edilir. 



Banknotların büyük kısmı maceralı seyahatlerini tamamlarken bir de kaçakların devam eden hikayesi vardır. Pire Limanı’nda Yunan halkı tarafından toplanan, yağmalanan paralar kaynaklara göre gayrimüslüm tüccarlar tarafından Anadolu’nun doğusunda bugünün tabiriyle ”okutulmuştur”. O dönem içerisinde zaten tedavülde hızla değişen banknotlar ve her seferinde yenilenen paralarına alışmakta ve tanımakta zorlanan Anadolu halkı batılı tüccarlar tarafından piyasaya sokulan bu “yepyeni” paraları kabullenmekte bir sakınca görmemişlerdir. Üstlerinde İnönü resmi olan deniz suyunda yıkanmış sıfır kilometre banknotlar Anadolu’da kendilerine yuva bulmakta zorlanmamıştır. İkinci parti kaçakların izine ise bambaşka bir bölgede, İzmit’de rastlanıyor. İzmit Seka Tesisleri’nde imha edilme sürecinde taş değirmenlere giden su kanallarına yapışan bir kısım banknotun da bulan işciler tarafından yine Anadolu’da gayriresmi olarak tedavüle sokulduğu anlaşılıyor. Hükümetlerin kaçak olarak piyasaya giren bu paraları tedavülden tam olarak çekme gayreti 1945 yılına kadar sürüyor. 



Pire’de yaşanan talihsiz kazanın sonrasında, bundan böyle para basım işlemlerinin tek merkezden gerçekleştirilmemesi, farklı bölgelerde basılan banknotların riskleri önlemek adına birbirinden farklı yollarla ülkeye getirilmesine karar verildi. Risk yönetimi ve iş planlaması adına Türk Ekonomik sistemindeki ilk ciddi kararlardan olmakla birlikte, her zaman olduğu gibi ancak bir felaketten sonra yapılan bir düzenleme olması da son derece manidar ve düşündürücüdür. Neyse en azından bu felaket bazı düzenlemelere neden olmuş, Tanrıdan geldi denilerek unutulmamış. Maalesef yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında hatırlanacak olan her felakette olduğu gibi fırsatçılar, yağmacılar, felaketten fayda umanlar ve bu olay her sorulduğunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün başını iki yana sallayarak söylediği sözleri oluyor: “Yazık oldu!” 

İMHA ZAPTI: 


“İkinci Dünya Harbi içinde Londra ‘da ‘Bradbury,Wilkinson and Co.Ltd.’müessesesine 15/3/1940 tarihinde 20 milyon itibari değerde 40 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 kuruşluklardan 25 milyon küpürünün Pire Limanında ziyaa uğraması dolayısıyla tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 7.500.000 TL. değerinde 15.000 paket 50 kuruşluk banknotlarla yine İkinci Dünya Harbi içinde ‘Thomas de la Rue and Co.Ltd. ‘ matbaasına 23/2/1940 tarihinde 200 milyon lira itibari değerde 4 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 liralıklardan 6.300.000 lira itibari değerdeki 126.000 küpür Londra ‘ya vaki bir hava hücumu sırasında ziyaa uğradığından tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 193.700.000 TL değerde 3874 paket 50 liralık banknotlar ,Emisyon ve Vezne Müdürlüğünün 15/1/1955 tarihli kararı dairesinde ,1/5/1955 Pazar günü Devlet Demir Yollarından sureti mahsusada kiralanan iki vagon içinde ve 329 çuval halinde İzmit’e nakledilmiş ve Sümerbank İzmit Selüloz Sanayi Müessesesi tesislerinde huzurumuzda hamur haline getirilmek suretiyle imha edilmiş olduğunu mübeyyin zabıt varakasıdır. “ 

TARİHİ BİR PARA HİKAYESİ: SUYA DÖKÜLEN PARALAR...

[Ekim 2009 - Esquire Yazımdan...] 


Denize dökülen sebze–meyveler, denize dökülen düşmanlar, hiçbirisi bizim için yabancı görüntüler değil. Peki ya denize dökülen paralar? Yakın tarihimizde yaşanmış öyle bir hikaye var ki basımdan yeni çıkmış gıcır gıcır Türk Lirası banknotlar yabancı bir ülke limanında, üstelik en çok ihtiyaç olan bir dönemde denizi boylamış, balya balya TL banknotlar şehrin limanına vurmuştur. Bu hikaye, hiç bir zaman tedavüle çıkamamış 100’lük banknotların hikayesidir. 


16 Nisan 1941 günü.. Yer çok uzak değil, komşu Yunanistan’ın Pire Limanı.  Limandan ayrılmaya hazırlanan yorgun Yorkshire gemisinin varış yeri olan İstanbul’dan önceki en son durağı. Ancak geminin yükü bir hayli ilginç. Türkiye Cumhuriyetinin siparişi üzerine daha önceleri de birkaç defa basılmış olan 50-100 liralık ve 50 kuruşluk Türk Lirası banknotlar. Yük ilginç olduğu kadar da ağır. Ağırlığı maddi değerinden olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı’na girmemek amacıyla içine kapanmış olan yorgun 1941 Türkiye’sinin milli servetinin önemli bir kısmı olmasından da kaynaklanıyor. 


Trajediyi daha iyi anlayabilmek için dönem Türkiye’sine bakmak yeterli aslında. Devir karne devri; en basit ihtiyaçlar bile karne karşılığı alınabiliyor, Anadolu halkı her türlü fedakarlıkla yaşamaya, sadece dünyayı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı’ndan uzak, barış içinde yaşamaya çalışıyor. 1. Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşını en yakından yaşamış olan Milli Şef İsmet İnönü ve hükümetin tek gayesi ülkeyi bir savaşa daha sokmamak. Bu uğurda tüm bedeller ödeniyor, yeniden dirilmeye çalışan Anadolu’da yoksulluk dizboyu. Hani bol keseden “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” denir ya, işte gerçek anlamıyla tam da o günler ve bu sırada milli beraberliğin yanında en çok ihtiyacımız olan şey, yani milli servetimiz de maalesef başka denizlerde sulara gömülmekte... 


Milli Şef her ne kadar ülkeyi savaştan ve Nazi Almanyası’nın saldırgan politikalarından korumaya çalışırsa çalışsın, kaderin garip bir cilvesi ile Nazi uçakları Türk Hazinesinin önemli bir parçası olan yeni banknotları Pire Limanı’ndaki İngiliz gemisinde buluyordu. Sonu gelmeyen bombardımanlar sonucunda ciddi hasarlar alan Yorkshire gemisi, içindeki İnönü resimli banknotlarla Pire limanında yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Gemi batarken balyalar halinde su yüzüne vuran paralar, yoksul şehir halkı için inanılmaz bir görüntü oluşturmuştu. Yine kaderin garip bir cilvesiyle zamanında “Denize döktüğümüz” Yunanlılar, şimdi yine denize döktüğümüz paralarımızla zengin olma hayali kuruyorlardı. 



Liman halkı çoktan eline ne geçirdiyse; çantalarla, giysi ve torbalarıyla sulara dalıp batan geminin paralarını toplamaya koyulmuştu. Kayıtlara göre önemli ölçüde parayı daha sonraları Anadolu’da tedavüle çıkarmak üzere toplamayı başarmışlardı bile! Savaş ortamında hiperenflasyonla boğuşan bir ülkenin sokaklarında saatler içerisinde yüzlerce Lira Milyoneri dolaşmaya başlamıştı. Savaş ekonomisi ve dönemin aşırı enflasyonist ortamını daha iyi anlatabilmek için tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere istinaden “O dönem Almanya’da halkın ısınmak için banknot yaktığı ve çocukların paralardan uçurtma yaptığını” belirtmekte fayda var. Paraların sahibi ülke olan Türkiye’ nin dönemin şartlarında içeride sıkıntılarla boğuşsa da bölgede savaşa girmeyen tek ülke olması nedeniyle dışarıda nispeten güçlü parası ve 1 Amerikan Dolarının 1.32 Türk Lirasına denk geldiği düşünülürse sudan gelen bu paralara kimsenin itirazı olmamıştı haliyle. Liralarımız son hız yağmalanıyor, denizden yardımsever(!) liman halkının üstün gayretleriyle çıkarılmaya çalışılıyordu. Bombardımanın ve savaşın ortasında denizden şehre dalga dalga para çarpıyordu! 



İşin bir de İsmet Paşa ve Türkiye cephesi vardı elbette. Yakın çevresi ve kurmayları bu kabus haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye nasıl haber vereceklerini kara kara düşünüyorlardı. Kısa paslaşmalardan sonra dönemin Başbakanı Refik Saydam haberi vermek üzere Milli Şefin odasına girer ve kara haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletir. İsmet Paşa bir süre düşündükten sonra şöyle söyler: “Yapılacak şey bellidir sayın başvekil, hükümetinizin yapacağı acil bir açıklama ile ,bu banknotların tedavüle çıkışını iptal etmemiz gerekiyor. Halk burada sefaletten kıvranırken ,çoluk çocuğumuzun kursağından geçmeyen bir gemi dolu para ile başka milletleri zengin edemeyiz. O gemideki bir tek banknot bile tedavüle çıkmayacaktır.” İnönü’nün kararlı tavrının ve talimatının ardından Bakanlar Kurulu acil olarak toplanır ve gerekli kararlar alınıp yurt çapında duyrulur. Ayrıca Yunanistan makamlarına da bu konuda Türkiye’nin hassasiyeti bildirilir. Ama savaşın ortasındaki Yunanistan için batan para dolu Türk gemisi, yağmalama gibi konular gündemin ilk sırasındaki bir sorun değildir elbette. Yine de eksiklerle ve gecikmelerle birlikte Yunan makamları gerekeni yapar, banknotlar imha edilmek üzere Türkiye’ye iade edilir. 



Banknotların büyük kısmı maceralı seyahatlerini tamamlarken bir de kaçakların devam eden hikayesi vardır. Pire Limanı’nda Yunan halkı tarafından toplanan, yağmalanan paralar kaynaklara göre gayrimüslüm tüccarlar tarafından Anadolu’nun doğusunda bugünün tabiriyle ”okutulmuştur”. O dönem içerisinde zaten tedavülde hızla değişen banknotlar ve her seferinde yenilenen paralarına alışmakta ve tanımakta zorlanan Anadolu halkı batılı tüccarlar tarafından piyasaya sokulan bu “yepyeni” paraları kabullenmekte bir sakınca görmemişlerdir. Üstlerinde İnönü resmi olan deniz suyunda yıkanmış sıfır kilometre banknotlar Anadolu’da kendilerine yuva bulmakta zorlanmamıştır. İkinci parti kaçakların izine ise bambaşka bir bölgede, İzmit’de rastlanıyor. İzmit Seka Tesisleri’nde imha edilme sürecinde taş değirmenlere giden su kanallarına yapışan bir kısım banknotun da bulan işciler tarafından yine Anadolu’da gayriresmi olarak tedavüle sokulduğu anlaşılıyor. Hükümetlerin kaçak olarak piyasaya giren bu paraları tedavülden tam olarak çekme gayreti 1945 yılına kadar sürüyor. 



Pire’de yaşanan talihsiz kazanın sonrasında, bundan böyle para basım işlemlerinin tek merkezden gerçekleştirilmemesi, farklı bölgelerde basılan banknotların riskleri önlemek adına birbirinden farklı yollarla ülkeye getirilmesine karar verildi. Risk yönetimi ve iş planlaması adına Türk Ekonomik sistemindeki ilk ciddi kararlardan olmakla birlikte, her zaman olduğu gibi ancak bir felaketten sonra yapılan bir düzenleme olması da son derece manidar ve düşündürücüdür. Neyse en azından bu felaket bazı düzenlemelere neden olmuş, Tanrıdan geldi denilerek unutulmamış. Maalesef yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında hatırlanacak olan her felakette olduğu gibi fırsatçılar, yağmacılar, felaketten fayda umanlar ve bu olay her sorulduğunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün başını iki yana sallayarak söylediği sözleri oluyor: “Yazık oldu!” 

İMHA ZAPTI: 


“İkinci Dünya Harbi içinde Londra ‘da ‘Bradbury,Wilkinson and Co.Ltd.’müessesesine 15/3/1940 tarihinde 20 milyon itibari değerde 40 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 kuruşluklardan 25 milyon küpürünün Pire Limanında ziyaa uğraması dolayısıyla tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 7.500.000 TL. değerinde 15.000 paket 50 kuruşluk banknotlarla yine İkinci Dünya Harbi içinde ‘Thomas de la Rue and Co.Ltd. ‘ matbaasına 23/2/1940 tarihinde 200 milyon lira itibari değerde 4 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 liralıklardan 6.300.000 lira itibari değerdeki 126.000 küpür Londra ‘ya vaki bir hava hücumu sırasında ziyaa uğradığından tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 193.700.000 TL değerde 3874 paket 50 liralık banknotlar ,Emisyon ve Vezne Müdürlüğünün 15/1/1955 tarihli kararı dairesinde ,1/5/1955 Pazar günü Devlet Demir Yollarından sureti mahsusada kiralanan iki vagon içinde ve 329 çuval halinde İzmit’e nakledilmiş ve Sümerbank İzmit Selüloz Sanayi Müessesesi tesislerinde huzurumuzda hamur haline getirilmek suretiyle imha edilmiş olduğunu mübeyyin zabıt varakasıdır. “ 
[ Ağustos 2009 - Esquire Yazımdan ]

Geçtiğimiz ay dergiyi karıştırırken, Alper Kotaman’ın yazısında geçen bir cümle, beni anında yakaladı. Ekonomiye olan ilgisizliğinden ve kayıtsızlığından dem vururken, hiç anlamadığı para pul işlerinden ve yatırım aracı olarak da altından bahsediyor; bunu da, “1912 model bir yatırım aracı” diye nitelendiriyordu. Bu cümle, uzun zamandır aklımda olan bir konuyu artık yazıya dökmem gerektiğini düşündürdü bana. Zira yatırımın da modası olduğu; onun da “in”ler ve “out”lar olarak şekillendiği hususunda, kalem oynatma zamanı gelmişti… 


Moda dünyası gibi, varlığını in’lere ve out’lara vakfetmiş bir piyasada trendlerden bahsetmek ne kadar olağansa; para piyasalarında bir yatırım modasından bahsetmek, normal koşullarda, o kadar olağan dışıdır. Para piyasalarının ve “homo economicus” diye adlandırdığımız aklı başında ortalama yatırımcıların; yatırım kararlarını, her zaman için somut verileri göz önüne alarak, ciddi analizler sonucu, önce kendi çıkarlarını gözeterek verdiği kabul edilir. Ama piyasalardaki deneyimlerim sonucu, benim dikkatimi asıl çeken konu; yatırımın, yatırım aracının kişiye nasıl göründüğü. Yani bu, bir anlamda, yatırımın imajıyla ilintili. Bazı zamanlarda, getirisinin çok iyi olacağını düşündüğünüz bir enstrümanı, yatırımcıya önerdiğinizde, asla ilgi görmezken; bazı yatırım araçları, her dönemde, kendiliğinden ilgi çekmeyi başarıyor. Bu yazıda da, bazı yatırım araçlarını masaya yatırıp, imajlarına göz gezdireceğiz... 

BORSA 

Dünya üzerinde trend olmuş birçok şeyde olduğu gibi, borsanın ve borsacının havalı sayılması da bir Amerikan icadıdır. Bu konudaki milat, Michael Douglas’ın “Wall Street” filmidir. Bu filmin ardından, güzel ve pahalı takım elbiseler içindeki borsacıların, son model spor arabaları ve gözlerinden düşmeyen güneş gözlükleriyle etrafta dolaştığı; her sabah da bitmeyen bir enerjiyle seans salonlarına girdiği zannedilir. Ama kazın ayağı, pek de öyle değildir. Filmlere konu olan güzel kızların, spor arabaların ve binlerce dolarlık takım elbiselerin, sadece finans sektörü çalışanlarına nasip olmadığını bir kenara bırakırsak; borsa, son derece stresli, sağlıksız ve sevimsiz bir iş ortamıdır. Örneğin; ABD’de, uzunca bir dönem, sigorta şirketlerinin broker’lara hayat sigortası yapmaması ya da ancak çok yüksek primler karşılığında yapması, bu işin filmlere yansımayan bir yönü. Kalp krizi sonucu ani ölümlerde, borsacıların, en yüksek oranı oluşturan meslek grubu olduğunu söylememize sanırım gerek yok. Adrenalin ve heyecan; borsacıların hayatına olduğu kadar, yatırımcıların hayatına da ilk hisse senedinin portföye düşmesiyle birlikte giriyor. Bu sürekli tırmanan heyecan ve adrenalin; borsayı, bir yatırım olmanın yanında, bir bağımlılık ve hayat tarzı hâline de getiriyor. Ancak borsa yatırımı yapmak, her zaman geçerli bir moda. Zira tüm yatırım enstrümanları arasında popülaritesini hiç kaybetmeyen, dost meclislerinde anlatılacak heyecanlı hikâyeler veren ve çevrenize, ekonomiyi çok iyi bilip takip ettiğinizi en kestirme yoldan hissettirebileceğiniz güzel bir oyuncak borsa. “Oyuncak” tabiri, herhâlde yanlış olmaz; ne de olsa yalnızca bizim ülkemizde borsa, oynanan bir şey ve yalnız bizim dilimizde “oynamak” kelimesiyle birlikte kullanılıyor. 

Çok etkileyici bir yaşanmış borsa hikâyesi vardır: ABD’de cinayetten 30 yıl hapse mahkûm olmuş Michael Mathie, hisse senedi piyasalarını, kendisine ancak üç gün sonra gelen günlük gazetelerden takip etmiş ve çeşitli hisse senedi yatırımları yaparak, bir yıl içerisinde bir milyon dolar para kazanmıştı. Hapishanede sahip olduğu bolca boş zamanında, aslında tam da gerçek bir yatırımcının yapması gerektiği gibi, şirketlerin mali yapısını inceleyerek yatırım kararlarını alan ve başlarda biraz da mecburiyetten (İşlemlerini, ancak günde birkaç kez müsaade edilen telefonu kullanarak yapabiliyordu.) uzun vadeli yatırımlar yapan Mathie; bu yatırımları sonucunda, mahkûmiyeti devam ederken, kendisine Long Island’da bir ev ve dört araba satın almıştı. “Borsada sadece iyi hikâyeler yayılır” kuralını hiç akıldan çıkarmamakla birlikte, yıllarını borsada geçirmiş bir yatırım uzmanı olarak, benim favori hikâyem; gerçek yatırımcının sakin ve akıllı olmasını göstermesi açısından, budur. Neticede yatırım kararı, ister hapishane hücresinde ister koşuşturması bitmeyen borsa koridorlarında verilsin, borsa; verdiği heyecan yüzünden, çoğu zaman, en havalı görünen yatırım aracıdır. 

SABİT GETİRİ (FAİZ) 

Talihsiz bir yatırım aracıdır. İsterse dünyaları versin, yatırımcıya, “Parayı da hiç bir şey yapamadık; bomboş duruyor işte faizde!” cümlesini illa ki kurdurtur. Ayrıca, Türkiye’nin dış sermayeyi ülkeye çekmek için yüksek faiz politikası izlediği ve dünyanın en yüksek faizini verdiği dönemlerde bile, iç piyasada istediği popülariteyi yakalayamamıştır. Sabit getirili yatırımların yüzü, senelerce, %99’u Müslüman olan ülkemizde, bazı dinî kısıtlamalar nedeniyle gülmemiştir. Sabit getiri; bu endişelerin, piyasa kuralları içerisinde, “paranın rengi, dini olmaz” motto’su ile ufak ufak aşılması sonucunda bile, vadettiği getiriye kıyasla, hak ettiği ilgiyi görmeyi başaramamıştır. Yatırım tavsiyesi isteyen bir yatırımcıya ya da daha kötüsü tanıdığa, tüm iyi niyetle “Faizde kalsın.” demek; “Seninle uğraşacak vaktim yok, paran öyle dursun, banane!” demekle maalesef eşit algılanmakta ülkemizde. Oysa bu tavsiyeyi verdiğimiz ve kabul ettiremediğimiz dönemde, Japonya’daki ev hanımları bile fonlar kurup, paralarını TL faize yatırmışlardı. Sabit getirinin hakettiği popülariteyi yakalayamamasının en önemli sebeplerinden birisi de, işin dönüp dolaşıp, üniversite sıralarında birçoğumuzun öğrendiği; ama piyasa profesyonelleri de dâhil, nerdeyse hiç kimsenin yıldızının nedense bir türlü barışmadığı “Basit Faiz-Bileşik Faiz Hesaplaması”na dayanmasıdır. Gerçekten, hisse ya da altının getirisini hesaplamak bu kadar kolayken, faiz hesabı neden bu kadar sevimsizdir ve bu basit hesaptan bizi okullarda kimler soğutmuştur? Finans piyasalarının yeniden rahatlayabilmesi için acilen cevap bulunması gereken soru, işte budur! 

ALTIN 

Bir başka talihsiz yatırım aracı da altındır. Piyasa profesyonelleri tarafından çok sevilse de, sokaktaki yatırımcı için yatırım modasındaki imajı ve algısı; şalvar pantolon, vatka ya da makosen üstü beyaz çorabı aşamaz. Her zaman, anneannelerimizin yatırım aracı olarak anılır ve adresi direkt olarak yastığımızın altıdır. Düğün ve derneklerde efsaneleşir; borç-harç ödeme misyonunu yerine getirdiği gibi, yer altına geri döner. Piyasa profesyonelleri tarafından, özellikle durgunluk ve kriz zamanlarını sevdiği için tercih edilen bir yatırım enstrümanıdır. Bütün dünya batacak diye düşünülürken; altın, sessizce, sinsi sinsi yükselir. Zaman zaman gerçekten güzel paralar kazandırır. Ama maalesef hiçbir zaman gerçekten havalı olamamıştır. Paramızı altına yatırdığımızı söyleyemeyiz ve altından güzel paralar kazandığımızı, borsadan kazandıklarımızı bire beş katarak anlattığımız gibi, ballandıra ballandıra anlatamayız. Anlattığımızda, imajımızın Adile Naşit’le Varyemez Amca arası bir yerde konumlanacağını hepimiz biliriz. Tabii tüm bu olumsuz durumlara rağmen, altınlarımızla gizli aşklar yaşamaya da devam ederiz.. 

TÜREV ÜRÜNLER 

Son küresel krizde, türev ürünlerin adı sıkça ve sevimsiz bir şekilde gündeme gelse de; aslında bunlar, kurtarıcı olabilecek ürünlerdir. Zira adı üstünde, türetilmiş ürünlerdir. Canı sıkılmış, paradan daha çok para, sinekten daha çok yağ çıkarabileceğini düşünen finans mühendislerinin dünya finans piyasalarının başına ördüğü çoraptır aynı zamanda. “Ev alma, mortgage üzerinden türetilmiş türev ürün al!” atasözünü benimsemiş birtakım dev Amerikan fonlarının, şu anda kara kara düşünüyor olmasının başlıca sebebidir. “Tahterevalli” ya da “kaldıraç” etkisi denilen ve 1’e 100 gibi inanılmaz oranlarda kaybedip kazanmayı sağlayan yapıları vardır. Bu da aslında, çok büyük tehlike yaratmaktadır; zira çocukluk anılarımız, bize şunu söylemektedir: “Tahterevallide karşında güzel bir kız çocuğu oturuyorsa, sorun yok ama şişman ve kötü niyetli bir çocuk oturuyorsa, birazdan arkan çok acıyacak!” Gerçekten, krizde abartılı ölçeklerde işlemler yapıp, kaldıraçlı ürünlere güvenenler, bu durumu çok yakından hissetti. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; doğru kullanıldığında, türev ürünler, örneğin kur riskini önlemek gibi harika işlere yarayabiliyor. Ama tam olarak ve doğru bir şekilde öğrenilerek kullanılması şartıyla tabii. İmaja gelince; türev ürünlerin imajı, çok meşhur olmayan marjinal bir tasarımcının, çok marjinal bir çevre tarafından bilinen bir tasarım kıyafetini giymek gibidir. Evet, havasını atabilirsiniz ama havasını atabileceğiniz kişiler, çok sınırlı sayıdadır ve hepsi de konuya en az sizin kadar hâkimdir. Finans piyasası, bu tasarım kıyafetleri, sokaktaki müşteriye indirmeye çok kararlıydı ama tasarımlar, daha sokağa çıkamadan kendi kendini imha etti. Yine de tekrar etmekte fayda var; abartılı kullanılmayıp bilinçli kullanıldığında, türev ürünler, kurtarıcı da olabilir! 

Yatırım yaparken de, aslında tıpkı modada olduğu gibi, uçuk ve gelip geçici trendlere kapılmadan, ihtiyaca yönelik akıllıca çözümlerin tercih edilmesi en doğrusudur. Modada hata yapmak, sizi yalnızca “ikoncan” yapar; ama yatırımda hata yapmak, meteliksiz yapar! 

Yatırımım "Cool" Olsun, Param Pul Olsun!

[ Ağustos 2009 - Esquire Yazımdan ]

Geçtiğimiz ay dergiyi karıştırırken, Alper Kotaman’ın yazısında geçen bir cümle, beni anında yakaladı. Ekonomiye olan ilgisizliğinden ve kayıtsızlığından dem vururken, hiç anlamadığı para pul işlerinden ve yatırım aracı olarak da altından bahsediyor; bunu da, “1912 model bir yatırım aracı” diye nitelendiriyordu. Bu cümle, uzun zamandır aklımda olan bir konuyu artık yazıya dökmem gerektiğini düşündürdü bana. Zira yatırımın da modası olduğu; onun da “in”ler ve “out”lar olarak şekillendiği hususunda, kalem oynatma zamanı gelmişti… 


Moda dünyası gibi, varlığını in’lere ve out’lara vakfetmiş bir piyasada trendlerden bahsetmek ne kadar olağansa; para piyasalarında bir yatırım modasından bahsetmek, normal koşullarda, o kadar olağan dışıdır. Para piyasalarının ve “homo economicus” diye adlandırdığımız aklı başında ortalama yatırımcıların; yatırım kararlarını, her zaman için somut verileri göz önüne alarak, ciddi analizler sonucu, önce kendi çıkarlarını gözeterek verdiği kabul edilir. Ama piyasalardaki deneyimlerim sonucu, benim dikkatimi asıl çeken konu; yatırımın, yatırım aracının kişiye nasıl göründüğü. Yani bu, bir anlamda, yatırımın imajıyla ilintili. Bazı zamanlarda, getirisinin çok iyi olacağını düşündüğünüz bir enstrümanı, yatırımcıya önerdiğinizde, asla ilgi görmezken; bazı yatırım araçları, her dönemde, kendiliğinden ilgi çekmeyi başarıyor. Bu yazıda da, bazı yatırım araçlarını masaya yatırıp, imajlarına göz gezdireceğiz... 

BORSA 

Dünya üzerinde trend olmuş birçok şeyde olduğu gibi, borsanın ve borsacının havalı sayılması da bir Amerikan icadıdır. Bu konudaki milat, Michael Douglas’ın “Wall Street” filmidir. Bu filmin ardından, güzel ve pahalı takım elbiseler içindeki borsacıların, son model spor arabaları ve gözlerinden düşmeyen güneş gözlükleriyle etrafta dolaştığı; her sabah da bitmeyen bir enerjiyle seans salonlarına girdiği zannedilir. Ama kazın ayağı, pek de öyle değildir. Filmlere konu olan güzel kızların, spor arabaların ve binlerce dolarlık takım elbiselerin, sadece finans sektörü çalışanlarına nasip olmadığını bir kenara bırakırsak; borsa, son derece stresli, sağlıksız ve sevimsiz bir iş ortamıdır. Örneğin; ABD’de, uzunca bir dönem, sigorta şirketlerinin broker’lara hayat sigortası yapmaması ya da ancak çok yüksek primler karşılığında yapması, bu işin filmlere yansımayan bir yönü. Kalp krizi sonucu ani ölümlerde, borsacıların, en yüksek oranı oluşturan meslek grubu olduğunu söylememize sanırım gerek yok. Adrenalin ve heyecan; borsacıların hayatına olduğu kadar, yatırımcıların hayatına da ilk hisse senedinin portföye düşmesiyle birlikte giriyor. Bu sürekli tırmanan heyecan ve adrenalin; borsayı, bir yatırım olmanın yanında, bir bağımlılık ve hayat tarzı hâline de getiriyor. Ancak borsa yatırımı yapmak, her zaman geçerli bir moda. Zira tüm yatırım enstrümanları arasında popülaritesini hiç kaybetmeyen, dost meclislerinde anlatılacak heyecanlı hikâyeler veren ve çevrenize, ekonomiyi çok iyi bilip takip ettiğinizi en kestirme yoldan hissettirebileceğiniz güzel bir oyuncak borsa. “Oyuncak” tabiri, herhâlde yanlış olmaz; ne de olsa yalnızca bizim ülkemizde borsa, oynanan bir şey ve yalnız bizim dilimizde “oynamak” kelimesiyle birlikte kullanılıyor. 

Çok etkileyici bir yaşanmış borsa hikâyesi vardır: ABD’de cinayetten 30 yıl hapse mahkûm olmuş Michael Mathie, hisse senedi piyasalarını, kendisine ancak üç gün sonra gelen günlük gazetelerden takip etmiş ve çeşitli hisse senedi yatırımları yaparak, bir yıl içerisinde bir milyon dolar para kazanmıştı. Hapishanede sahip olduğu bolca boş zamanında, aslında tam da gerçek bir yatırımcının yapması gerektiği gibi, şirketlerin mali yapısını inceleyerek yatırım kararlarını alan ve başlarda biraz da mecburiyetten (İşlemlerini, ancak günde birkaç kez müsaade edilen telefonu kullanarak yapabiliyordu.) uzun vadeli yatırımlar yapan Mathie; bu yatırımları sonucunda, mahkûmiyeti devam ederken, kendisine Long Island’da bir ev ve dört araba satın almıştı. “Borsada sadece iyi hikâyeler yayılır” kuralını hiç akıldan çıkarmamakla birlikte, yıllarını borsada geçirmiş bir yatırım uzmanı olarak, benim favori hikâyem; gerçek yatırımcının sakin ve akıllı olmasını göstermesi açısından, budur. Neticede yatırım kararı, ister hapishane hücresinde ister koşuşturması bitmeyen borsa koridorlarında verilsin, borsa; verdiği heyecan yüzünden, çoğu zaman, en havalı görünen yatırım aracıdır. 

SABİT GETİRİ (FAİZ) 

Talihsiz bir yatırım aracıdır. İsterse dünyaları versin, yatırımcıya, “Parayı da hiç bir şey yapamadık; bomboş duruyor işte faizde!” cümlesini illa ki kurdurtur. Ayrıca, Türkiye’nin dış sermayeyi ülkeye çekmek için yüksek faiz politikası izlediği ve dünyanın en yüksek faizini verdiği dönemlerde bile, iç piyasada istediği popülariteyi yakalayamamıştır. Sabit getirili yatırımların yüzü, senelerce, %99’u Müslüman olan ülkemizde, bazı dinî kısıtlamalar nedeniyle gülmemiştir. Sabit getiri; bu endişelerin, piyasa kuralları içerisinde, “paranın rengi, dini olmaz” motto’su ile ufak ufak aşılması sonucunda bile, vadettiği getiriye kıyasla, hak ettiği ilgiyi görmeyi başaramamıştır. Yatırım tavsiyesi isteyen bir yatırımcıya ya da daha kötüsü tanıdığa, tüm iyi niyetle “Faizde kalsın.” demek; “Seninle uğraşacak vaktim yok, paran öyle dursun, banane!” demekle maalesef eşit algılanmakta ülkemizde. Oysa bu tavsiyeyi verdiğimiz ve kabul ettiremediğimiz dönemde, Japonya’daki ev hanımları bile fonlar kurup, paralarını TL faize yatırmışlardı. Sabit getirinin hakettiği popülariteyi yakalayamamasının en önemli sebeplerinden birisi de, işin dönüp dolaşıp, üniversite sıralarında birçoğumuzun öğrendiği; ama piyasa profesyonelleri de dâhil, nerdeyse hiç kimsenin yıldızının nedense bir türlü barışmadığı “Basit Faiz-Bileşik Faiz Hesaplaması”na dayanmasıdır. Gerçekten, hisse ya da altının getirisini hesaplamak bu kadar kolayken, faiz hesabı neden bu kadar sevimsizdir ve bu basit hesaptan bizi okullarda kimler soğutmuştur? Finans piyasalarının yeniden rahatlayabilmesi için acilen cevap bulunması gereken soru, işte budur! 

ALTIN 

Bir başka talihsiz yatırım aracı da altındır. Piyasa profesyonelleri tarafından çok sevilse de, sokaktaki yatırımcı için yatırım modasındaki imajı ve algısı; şalvar pantolon, vatka ya da makosen üstü beyaz çorabı aşamaz. Her zaman, anneannelerimizin yatırım aracı olarak anılır ve adresi direkt olarak yastığımızın altıdır. Düğün ve derneklerde efsaneleşir; borç-harç ödeme misyonunu yerine getirdiği gibi, yer altına geri döner. Piyasa profesyonelleri tarafından, özellikle durgunluk ve kriz zamanlarını sevdiği için tercih edilen bir yatırım enstrümanıdır. Bütün dünya batacak diye düşünülürken; altın, sessizce, sinsi sinsi yükselir. Zaman zaman gerçekten güzel paralar kazandırır. Ama maalesef hiçbir zaman gerçekten havalı olamamıştır. Paramızı altına yatırdığımızı söyleyemeyiz ve altından güzel paralar kazandığımızı, borsadan kazandıklarımızı bire beş katarak anlattığımız gibi, ballandıra ballandıra anlatamayız. Anlattığımızda, imajımızın Adile Naşit’le Varyemez Amca arası bir yerde konumlanacağını hepimiz biliriz. Tabii tüm bu olumsuz durumlara rağmen, altınlarımızla gizli aşklar yaşamaya da devam ederiz.. 

TÜREV ÜRÜNLER 

Son küresel krizde, türev ürünlerin adı sıkça ve sevimsiz bir şekilde gündeme gelse de; aslında bunlar, kurtarıcı olabilecek ürünlerdir. Zira adı üstünde, türetilmiş ürünlerdir. Canı sıkılmış, paradan daha çok para, sinekten daha çok yağ çıkarabileceğini düşünen finans mühendislerinin dünya finans piyasalarının başına ördüğü çoraptır aynı zamanda. “Ev alma, mortgage üzerinden türetilmiş türev ürün al!” atasözünü benimsemiş birtakım dev Amerikan fonlarının, şu anda kara kara düşünüyor olmasının başlıca sebebidir. “Tahterevalli” ya da “kaldıraç” etkisi denilen ve 1’e 100 gibi inanılmaz oranlarda kaybedip kazanmayı sağlayan yapıları vardır. Bu da aslında, çok büyük tehlike yaratmaktadır; zira çocukluk anılarımız, bize şunu söylemektedir: “Tahterevallide karşında güzel bir kız çocuğu oturuyorsa, sorun yok ama şişman ve kötü niyetli bir çocuk oturuyorsa, birazdan arkan çok acıyacak!” Gerçekten, krizde abartılı ölçeklerde işlemler yapıp, kaldıraçlı ürünlere güvenenler, bu durumu çok yakından hissetti. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; doğru kullanıldığında, türev ürünler, örneğin kur riskini önlemek gibi harika işlere yarayabiliyor. Ama tam olarak ve doğru bir şekilde öğrenilerek kullanılması şartıyla tabii. İmaja gelince; türev ürünlerin imajı, çok meşhur olmayan marjinal bir tasarımcının, çok marjinal bir çevre tarafından bilinen bir tasarım kıyafetini giymek gibidir. Evet, havasını atabilirsiniz ama havasını atabileceğiniz kişiler, çok sınırlı sayıdadır ve hepsi de konuya en az sizin kadar hâkimdir. Finans piyasası, bu tasarım kıyafetleri, sokaktaki müşteriye indirmeye çok kararlıydı ama tasarımlar, daha sokağa çıkamadan kendi kendini imha etti. Yine de tekrar etmekte fayda var; abartılı kullanılmayıp bilinçli kullanıldığında, türev ürünler, kurtarıcı da olabilir! 

Yatırım yaparken de, aslında tıpkı modada olduğu gibi, uçuk ve gelip geçici trendlere kapılmadan, ihtiyaca yönelik akıllıca çözümlerin tercih edilmesi en doğrusudur. Modada hata yapmak, sizi yalnızca “ikoncan” yapar; ama yatırımda hata yapmak, meteliksiz yapar! 

16 Ocak 2012 Pazartesi

[ Eylül 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Aylardır bu sayfalardaki ekonomi yazılarımızda global ekonomi, küresel kriz gibi birçok güncel konudan bahsettik. Artık biraz da kendimize dönmenin ve kendi ekonomik sistemimizi irdelemenin zamanı geldi. Bu yazıda ekonomi literatüründe yer alan ekonomi teorilerine ve bunların Türkiye ekonomisindeki karşılıklarına bir göz atacağız. Dilimizdeki bazı atasözleri varken, kalıplaşmış ekonomik teoremlerin ülkemiz ekonomisini anlatmakta ne kadar da yetersiz kaldığını göreceğiz. 


 

Tüketici Rantı 
“Bir tüketicinin belirli bir malı satın alabilmek için ödemeye razı olduğu fiyat ile piyasada oluşan ve ödediği denge fiyatı arasındaki fark olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tüketici bir mal için 5 lira ödemeye razı iken, aynı malı arzın fazlalığı ya da talebin düşüklüğü gibi nedenlerle piyasada 3 liraya bulabiliyorsa, aradaki 2 liralık fark tüketici rantını oluşturmaktadır.” 

Türkçe Yorumu: 

“Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti.” atasözü birçok ekonomik kuramı tek başına yıkabilecek, on kaplan gücünde bir atasözümüzdür. Tüketici Rantı denilen ekonomik safsata uydurulurken atalarımıza danışılmış olsaydı bu coğrafyanın ucuz tüketime ne kadar düşman olduğu da görülürdü! Pahalı malı alıp hava atabilmek varken daha ekonomik çözümleri kim ne yapsın? Aynı uçakta 2 sıra önde gidebilmek için bilet ücretinin 2 katını ödemeye razı tüketiciler varken tüketici rantından bahsetmek biraz iyimser kaçmaz mı? Bu görüşün ne kadar “bize ait” olduğunu daha iyi anlayabilmek için lütfen yabancı bir arkadaşınızla sohbet ederken “Ucuz etin yahnisi”ni kendisine tercüme edin ya da “Ucuz mal alacak kadar zengin değilim!” deyin. Yüzlerindeki anlamsız ifade kendi ekonomik kuramlarımızı oluşturmakta onlardan ne kadar ilerde olduğumuzun en güzel göstergesidir! 

Bırakınız Yapsınlar, Bıraksınız Geçsinler 
“Orijinali “laissez faire laissez passer” olan bu söylem kapitalist ekonomilerin mihenk taşlarından birisidir ve piyasalarda müdahalenin olmaması gerekliliğini savunur. Piyasaların serbestliğine inanan görüş devletin ekonomi üzerinde olabildiğince az etkisi bulunması gerektiğini, böylece özel sektörün ve piyasa ekonomisinin ticaretin serbest kalmasıyla beraber ekonomik refaha kavuşacağını düşünür. Bu düşünce özellikle Büyük Buhran sonrasında iktisadi çevrelerde popüler olmuştur. Aslında bu popüler ekonomi mottosunun tamamı "Laissez faire, laissez aller, laissez passer" şeklindedir ve bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler anlamına gelmektedir.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Sahipsiz tarlayı sel alır” , “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” atasözleri bu görüşün hem ekonomik, hem sosyal hayatımızdaki Türkçe karşıtları olarak özetlenebilir. Zaman zaman sancak tarafından esen liberalleşme rüzgarlarının etkisiyle ses yükseltse de esasen fazla özgürlük ruhumuza terstir, 600 yıl süren imparatorluğun genlerimizde bıraktığı miras sonucu kanımızda yoktur. Birazcık müdahale iyidir, çok fazla özgürlükçülük iyi değildir,devletimiz en iyisini bilir. Zaten serbest piyasa ekonomisinin beşiği olan Amerika’nın bile son krizde ekonomisine bu kadar çok ve derin müdahalelerde bulunması “Kızını dövmeyen dizini döver” atasözümüzü global ölçekte doğrulamış olmadı mı? 

Marjinal Fayda Teorisi: 

“Kişinin her ilave birim mal tüketmesi sonucu toplam faydada meydana gelen azalmadır. Tüketicinin belirli bir dönemde tükettiği mal miktarı arttıkça her ilave birim için elde ettiği fayda azalır. Marjinal faydanın bu giderek azalması durumuna azalan marjinal fayda ilkesi adı verilir. Marjinal faydanını “0”’a eşit olduğu duruma, “doyum noktası” adı verilir. Sahip olduğu gelir ile satın alabileceği en iyi mal sepetini satın almayı amaçlayan bir tüketici, bir malı doyum noktasında, içerecek bir noktada ya da aşan bir noktada asla satın almaz.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Doyulur mu doyulur mu, canana doyulur mu?” diye şarkılar yapmış ve “Kulak Arkası Sigara”yı icad etmiş bir milletin evlatlarına anlatılması en zor teori işte budur. Bu teorinin Türkçe karşıtı olan Kulak Arkası Sigara Teoremi (KAST) bize der ki: Bir malın faydası hep aynıdır. Asla azalmaz. Doyuma ulaşılmışsa da bir kenara koymakta fayda vardır.Ne de olsa “Fazla Mal Göz Çıkarmaz!” Doyma haddinden çok yapılan tüketimler ülkemizde daima bir gurur kaynağı olarak dilden dile yayılmaktadır. “Ali burda bi kere 14 pizza yemişti”, “Veli bi keresinde 70 tavuk kanadı yedi gözümüzün önünde” hepimiz için çok tanıdık kahramanlık hikayeleridir. Yiyebildiğin kadar pizza restoranlarının ülkemizde tutmama sebebi de işte tam olarak Marjinal Fayda Teorisinin ülkemiz sınırları içinde henüz kabullenilmemiş olmasıdır. 

Görünmeyen El Mekanizması 

“Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur. Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Su akar, yolunu bulur” felsefik yaklaşımıyla örtüşse de reel hayatta ve piyasalarda daha çok “Abi piyasada çok pis yabancı var!” cümlesiyle özetlenebilir. Görünmeyen bu el, olsa olsa yabancı yatırımcıların eli olabilir. Piyasalarda olup biten herşey, dünya ekonomik düzeninde artık sınırların olmamasını da hiçe sayarak yabancı yatırımcıya bağlanır. Ekonomi sohbetlerinde bunun bir aşama sonrası ülkemiz ve ülkemiz finans piyasaları üzerinde çok uluslu güçlerin oynadığı oyunlara ve “Zaten Türk’ün Türkten başka dostu yok”a gelir ki bu muhabbet başladığında ortamdan hızla uzaklaşmakta büyük fayda vardır. 

İkinci En İyi Teoremi 

“İkinci en iyi teorisi, iktisadın ideal şeması olan tam rekabetin, bütün sektörlerin hepsinde gerçekleşmediği zaman, elde edilebilen en iyi çözümün ne olacağına, bu çözüme nasıl ulaşılacağına ışık tutmaktadır”
 

Türkçe Yorumu: 

Dikkat ederseniz yabancı dillerde hem ekonomik jargonda hem de gündelik yaşamın içinde sıkça kullanılan “en iyi ikinci” diye bir terim varken güzel Türkçemizde bu tercüme terime pek de yüz vermeyiz. Çünkü Türk İnsanı herşeyin en iyisine layıktır. En iyi ikinci diye birşey yoktur, en iyi vardır. Bunu bilmek için ekonomi bilmeye de gerek yoktur, bu ülkemizde her alanda geçerli bir durumdur. İkinci bir alternatif bulmak, B planı geliştirmek gibi düşünceler başarısızlığı önceden kabul etmektir ve bizi trafikte, yatırımda, evde, işte ve sokakta yönlendiren Akdeniz kanımızın sonucu olan Bodoslama Mantığına taban tabana zıttır. 

Yaşam Boyu Gelir Hipotezi: 

“Keynes, bireylerin gelirleri doğrultusunda belirli bir hayat standardı oluşturduklarını öne sürmüştür. Buna göre kişiler gelirleri yükseldiği taktirde tüketimlerini hemen artırmamakta bir süre bekledikten sonra tüketimlerinde bir artışa gitmektedirler.” 


Türkçe Yorumu: 

“Borç yiğidin kamçısıdır.” Atasözümüzü hatırlatmak, sanırım yeterli olacaktır. Keynes’in en büyük eksiği, bu hipotezi geliştirirken bir Jules Verne öngörüsü gösteremeyip kredi kartı diye bir icadı kestirememiş olmasıdır. Çünkü kredi kartı denilen şeytan icadının da etkisiyle biz buralarda genelde kazandığımızın ortalama 3,5 katını harcar ve sürekli borç içerisinde yaşarız. Keynes Efendi, öyle kazandığının hepsini harcamamak, tüketim alışkanlıklarını hemen değiştirmemek falan bize yakışmaz. Aksine buralarda kişinin tüketimi önden gider, cüzdanı arkadan yetişmeye çalışır! Biz buralarda borçsuz adam pek sevmeyiz. 

Görüldüğü gibi bir çoğu yüzyıllarca yıllık geçmişe dayanan köklü ekonomik tez ve teoriler bu coğrafyaya adım atıldığı anda pek de işe yaramıyor. Atalarımızın yüzyıllarca önce söylediği atasözlerinin ekonomik kuramları alaşağı ettiğini görmek bize haklı bir keyif veriyor. Ancak en temel ekonomi teoremleri bile sarsabilecek kati doğruları olan bir millet olmamıza rağmen neden hala dünya ekonomisinin lideri değiliz diye soracak olursanız, cevap yine eski bir Türk atasözünde saklı: 
“Tayfanın akıllısı, dümenden uzak dururmuş.” 

TÖRKİŞ EKONOMİ !

[ Eylül 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Aylardır bu sayfalardaki ekonomi yazılarımızda global ekonomi, küresel kriz gibi birçok güncel konudan bahsettik. Artık biraz da kendimize dönmenin ve kendi ekonomik sistemimizi irdelemenin zamanı geldi. Bu yazıda ekonomi literatüründe yer alan ekonomi teorilerine ve bunların Türkiye ekonomisindeki karşılıklarına bir göz atacağız. Dilimizdeki bazı atasözleri varken, kalıplaşmış ekonomik teoremlerin ülkemiz ekonomisini anlatmakta ne kadar da yetersiz kaldığını göreceğiz. 


 

Tüketici Rantı 
“Bir tüketicinin belirli bir malı satın alabilmek için ödemeye razı olduğu fiyat ile piyasada oluşan ve ödediği denge fiyatı arasındaki fark olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tüketici bir mal için 5 lira ödemeye razı iken, aynı malı arzın fazlalığı ya da talebin düşüklüğü gibi nedenlerle piyasada 3 liraya bulabiliyorsa, aradaki 2 liralık fark tüketici rantını oluşturmaktadır.” 

Türkçe Yorumu: 

“Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti.” atasözü birçok ekonomik kuramı tek başına yıkabilecek, on kaplan gücünde bir atasözümüzdür. Tüketici Rantı denilen ekonomik safsata uydurulurken atalarımıza danışılmış olsaydı bu coğrafyanın ucuz tüketime ne kadar düşman olduğu da görülürdü! Pahalı malı alıp hava atabilmek varken daha ekonomik çözümleri kim ne yapsın? Aynı uçakta 2 sıra önde gidebilmek için bilet ücretinin 2 katını ödemeye razı tüketiciler varken tüketici rantından bahsetmek biraz iyimser kaçmaz mı? Bu görüşün ne kadar “bize ait” olduğunu daha iyi anlayabilmek için lütfen yabancı bir arkadaşınızla sohbet ederken “Ucuz etin yahnisi”ni kendisine tercüme edin ya da “Ucuz mal alacak kadar zengin değilim!” deyin. Yüzlerindeki anlamsız ifade kendi ekonomik kuramlarımızı oluşturmakta onlardan ne kadar ilerde olduğumuzun en güzel göstergesidir! 

Bırakınız Yapsınlar, Bıraksınız Geçsinler 
“Orijinali “laissez faire laissez passer” olan bu söylem kapitalist ekonomilerin mihenk taşlarından birisidir ve piyasalarda müdahalenin olmaması gerekliliğini savunur. Piyasaların serbestliğine inanan görüş devletin ekonomi üzerinde olabildiğince az etkisi bulunması gerektiğini, böylece özel sektörün ve piyasa ekonomisinin ticaretin serbest kalmasıyla beraber ekonomik refaha kavuşacağını düşünür. Bu düşünce özellikle Büyük Buhran sonrasında iktisadi çevrelerde popüler olmuştur. Aslında bu popüler ekonomi mottosunun tamamı "Laissez faire, laissez aller, laissez passer" şeklindedir ve bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler anlamına gelmektedir.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Sahipsiz tarlayı sel alır” , “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” atasözleri bu görüşün hem ekonomik, hem sosyal hayatımızdaki Türkçe karşıtları olarak özetlenebilir. Zaman zaman sancak tarafından esen liberalleşme rüzgarlarının etkisiyle ses yükseltse de esasen fazla özgürlük ruhumuza terstir, 600 yıl süren imparatorluğun genlerimizde bıraktığı miras sonucu kanımızda yoktur. Birazcık müdahale iyidir, çok fazla özgürlükçülük iyi değildir,devletimiz en iyisini bilir. Zaten serbest piyasa ekonomisinin beşiği olan Amerika’nın bile son krizde ekonomisine bu kadar çok ve derin müdahalelerde bulunması “Kızını dövmeyen dizini döver” atasözümüzü global ölçekte doğrulamış olmadı mı? 

Marjinal Fayda Teorisi: 

“Kişinin her ilave birim mal tüketmesi sonucu toplam faydada meydana gelen azalmadır. Tüketicinin belirli bir dönemde tükettiği mal miktarı arttıkça her ilave birim için elde ettiği fayda azalır. Marjinal faydanın bu giderek azalması durumuna azalan marjinal fayda ilkesi adı verilir. Marjinal faydanını “0”’a eşit olduğu duruma, “doyum noktası” adı verilir. Sahip olduğu gelir ile satın alabileceği en iyi mal sepetini satın almayı amaçlayan bir tüketici, bir malı doyum noktasında, içerecek bir noktada ya da aşan bir noktada asla satın almaz.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Doyulur mu doyulur mu, canana doyulur mu?” diye şarkılar yapmış ve “Kulak Arkası Sigara”yı icad etmiş bir milletin evlatlarına anlatılması en zor teori işte budur. Bu teorinin Türkçe karşıtı olan Kulak Arkası Sigara Teoremi (KAST) bize der ki: Bir malın faydası hep aynıdır. Asla azalmaz. Doyuma ulaşılmışsa da bir kenara koymakta fayda vardır.Ne de olsa “Fazla Mal Göz Çıkarmaz!” Doyma haddinden çok yapılan tüketimler ülkemizde daima bir gurur kaynağı olarak dilden dile yayılmaktadır. “Ali burda bi kere 14 pizza yemişti”, “Veli bi keresinde 70 tavuk kanadı yedi gözümüzün önünde” hepimiz için çok tanıdık kahramanlık hikayeleridir. Yiyebildiğin kadar pizza restoranlarının ülkemizde tutmama sebebi de işte tam olarak Marjinal Fayda Teorisinin ülkemiz sınırları içinde henüz kabullenilmemiş olmasıdır. 

Görünmeyen El Mekanizması 

“Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur. Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Su akar, yolunu bulur” felsefik yaklaşımıyla örtüşse de reel hayatta ve piyasalarda daha çok “Abi piyasada çok pis yabancı var!” cümlesiyle özetlenebilir. Görünmeyen bu el, olsa olsa yabancı yatırımcıların eli olabilir. Piyasalarda olup biten herşey, dünya ekonomik düzeninde artık sınırların olmamasını da hiçe sayarak yabancı yatırımcıya bağlanır. Ekonomi sohbetlerinde bunun bir aşama sonrası ülkemiz ve ülkemiz finans piyasaları üzerinde çok uluslu güçlerin oynadığı oyunlara ve “Zaten Türk’ün Türkten başka dostu yok”a gelir ki bu muhabbet başladığında ortamdan hızla uzaklaşmakta büyük fayda vardır. 

İkinci En İyi Teoremi 

“İkinci en iyi teorisi, iktisadın ideal şeması olan tam rekabetin, bütün sektörlerin hepsinde gerçekleşmediği zaman, elde edilebilen en iyi çözümün ne olacağına, bu çözüme nasıl ulaşılacağına ışık tutmaktadır”
 

Türkçe Yorumu: 

Dikkat ederseniz yabancı dillerde hem ekonomik jargonda hem de gündelik yaşamın içinde sıkça kullanılan “en iyi ikinci” diye bir terim varken güzel Türkçemizde bu tercüme terime pek de yüz vermeyiz. Çünkü Türk İnsanı herşeyin en iyisine layıktır. En iyi ikinci diye birşey yoktur, en iyi vardır. Bunu bilmek için ekonomi bilmeye de gerek yoktur, bu ülkemizde her alanda geçerli bir durumdur. İkinci bir alternatif bulmak, B planı geliştirmek gibi düşünceler başarısızlığı önceden kabul etmektir ve bizi trafikte, yatırımda, evde, işte ve sokakta yönlendiren Akdeniz kanımızın sonucu olan Bodoslama Mantığına taban tabana zıttır. 

Yaşam Boyu Gelir Hipotezi: 

“Keynes, bireylerin gelirleri doğrultusunda belirli bir hayat standardı oluşturduklarını öne sürmüştür. Buna göre kişiler gelirleri yükseldiği taktirde tüketimlerini hemen artırmamakta bir süre bekledikten sonra tüketimlerinde bir artışa gitmektedirler.” 


Türkçe Yorumu: 

“Borç yiğidin kamçısıdır.” Atasözümüzü hatırlatmak, sanırım yeterli olacaktır. Keynes’in en büyük eksiği, bu hipotezi geliştirirken bir Jules Verne öngörüsü gösteremeyip kredi kartı diye bir icadı kestirememiş olmasıdır. Çünkü kredi kartı denilen şeytan icadının da etkisiyle biz buralarda genelde kazandığımızın ortalama 3,5 katını harcar ve sürekli borç içerisinde yaşarız. Keynes Efendi, öyle kazandığının hepsini harcamamak, tüketim alışkanlıklarını hemen değiştirmemek falan bize yakışmaz. Aksine buralarda kişinin tüketimi önden gider, cüzdanı arkadan yetişmeye çalışır! Biz buralarda borçsuz adam pek sevmeyiz. 

Görüldüğü gibi bir çoğu yüzyıllarca yıllık geçmişe dayanan köklü ekonomik tez ve teoriler bu coğrafyaya adım atıldığı anda pek de işe yaramıyor. Atalarımızın yüzyıllarca önce söylediği atasözlerinin ekonomik kuramları alaşağı ettiğini görmek bize haklı bir keyif veriyor. Ancak en temel ekonomi teoremleri bile sarsabilecek kati doğruları olan bir millet olmamıza rağmen neden hala dünya ekonomisinin lideri değiliz diye soracak olursanız, cevap yine eski bir Türk atasözünde saklı: 
“Tayfanın akıllısı, dümenden uzak dururmuş.” 
[Kasım 2010 - Esquire Yazımdan ]

Dünya Kupası’ydı, Viva İspanya’ydı, ahtapot Paul’du derken bir ayı daha futbolla yatıp futbolla kalkarak geride bıraktık. Dünya Kupası’nın tüm dünya erkekleri için dört yılda bir gelen bir ayin olma gibi bir özelliği var. Ancak biraz da empati yapıp bütün bir ay boyunca hiç bir şekilde erkeklerin dikkatini çekmeyi başaramayan ve bitmek bilmeyen futbol sohbetleriyle ikinci plana itilen kadınları da düşünmenin zamanı geldi. Bunu da o kadar büyük bir ciddiyetle yapacağız ki, bu ay kadınların ekonomik hayattaki yerlerine, önemlerine, kısacası Kadınların Ekonomisine bakış atacağız. Ne onlarla, ne onlarsız diyerek ekonomik sistemlerde kadınların yerini objektif gözlerle tespit etmeye çalışacağız. Kadınların ekonomisini anlamaya çalışacağız, hem de dünyanın en ilginç endeksiyle...



Bizler bütün bir ay boyunca Dünya Kupası’na dalmaktan dış dünyaya kulaklarımızı tıkamış olsak da gerek kadın köşe yazarlarının, gerekse paylaşımın zirve noktası olan sosyal mecraların bize bas bas bağırdığı bir gerçek vardı bir ay boyunca: “Yeter, Dünya Kupası bitsin, biz sıkıldık!” Aynı anda birden fazla olaya konsantre olmayı sevmeyen, becerebilse de tercih etmeyen basit makinalar olan biz erkekler ise dünya kupasının sona ermesinin hemen ardından aslında en önemli konsantrasyon merkezlerimizden birisi olan kadınlara ve kadın hayatına yeniden konsantre olmayı başardık. İlgisizliğimiz esnasında Dünya Kupası’nın kahini, futbol ikonu, kalamar olmanın direğinden dönen sevgili Ahtapot Paul’u bile kıskanan sevgili bayanların bu çilesi sonunda sona erdi.

Kadınlar ekonomik sistemlerin tartışmasız en büyük aktörlerinden. Aslında kişisel olarak çalışma hayatında kadınları ayrıştırmanın, kadınları oranlamanın ve bunun istatistiğini tutmanın bile bir nevi ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Yeni gittiğim bir işyerinde, bu işyerinin yüzde şu kadarı erkek, şu yüzdesi kadın diye düşündüğümü hiç hatırlamıyorum, düşünen olduğunu da sanmıyorum. Hatta bu tip istatistiklerin kadınlar tarafından tutulduğuna dair iddiaya bile girebilirim! Ama neyse, kadınların çalışma hayatındaki koşullarının iyileştirmesine pozitif bir etkisi olacaksa tüm bu istatistikleri ciddiye almaya da hazırım. Yani aslında bu satırın yazarı da dahil olmak üzere tanıdığım birçok erkek, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapmayı tercih ediyorlar. Güzel hanımlarla dolu bir ofiste mis kokular içinde çalışmayı hangimiz bir şantiyede çalışmaya tercih etmeyiz ki?

Türkiye genelinde sigorta kayıtları gözönüne alınırsa kadınlar tüm çalışanların ortalama %22’sini oluşturuyor. Yani aşağı yukarı 5 kişiden birisi kadın. Bu rakam bölgelere ve sektörlere göre ciddi değişiklikler gösteriyor. Örneğin bu oran doğuda daha az olmakla beraber, sektörlere bakıldığında ise tekstil ve hazır giyim sektöründe ülke ortalamasının yaklaşık 2 katı civarında seyrediyor. Pozisyonlara göre değerlendirildiğinde ise, kadınların daha üst seviyelerde, yönetici pozisyonlarında çalıştığı sektörlerin başında finans sektörü geliyor. Bunu sigorta ve tekstil takip ediyor. Tüm bu sektörlerde kadınların daha ağırlıklı ve başarılı olduğu pozisyonlar, daha objektif kuralları olan, daha az inisiyatif ve daha ağır prensiplerin uygulandığı pozisyonlar. Örneğin finans sektörüne bakıldığında daha yoğun iş stresi olan ve hızlı karar alınması gereken yatırım uzmanlığı, brokerlık, trader’lık gibi pozisyonlarda erkeklerin, insan kaynakları, operasyon ve benzeri yönetimsel pozisyonlarda ise kadınların ağırlığı göze çarpıyor. Yani durum aslında evdekinden pek de farklı değil, arkadaşlarla basket oynayıp çamurlu ayaklarla eve giren her zaman erkek, “İçeriyi çamur yapma!”, “Ayakkabılarını çıkar!”, “Doğru duşa!” diye bağıran her zaman kadın! Ne çocukken, ne özel hayatta, ne iş hayatında..aslında roller hep aynı!

The Economist’e göre kadın yöneticiler ABD, İngiltere ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde bile hala ayrımcılığa maruz kalıyor. Dahası kadın yöneticiler tüm bu ayrımcılık yetmezmiş gibi bir de aynı sevilerde çalıştıkları erkeklerden daha az para kazanıyorlar. Acaba bunda para harcadıkları alanların erkekler kadar eğlenceli olmamasının etkisi olabilir mi? diyeceğim ama kadınların para harcama oranıyla  kazanma oranı arasında herhangi bir korelasyon bulunmadığını bilecek kadar da kadınları tanıyorum! ABD’de kadın yöneticiler, aynı işi yapan erkek yöneticilerin aldığı ücretin ancak %72’sini alıyor. Daha üzüntü verici kısmı ise bu oranın 10 yıl önceki orana kıyasla neredeyse hiç değişmemiş olması.

Eğitim oranlarına bakıldığında ise durum daha da acınası. Yine Economist dergisinin araştırması gösteriyor ki, ABD’de master yapanların yarısından çoğu kadın. Ancak dönüp iş hayatına baktığımızda üst düzey yöneticilerin %95’inin erkeklerden oluştuğunu görüyoruz. Yani Amerika’da iş hayatı, umutsuz masterlı ev hanımlarıyla ve artık konusunu yeyip yutmuş, konusunda tüm eğitimlerini tamamlamış ama daha fazla yükselmeyi başaramayan orta düzey sıkıntılı kadın yöneticilerle dolu. Sanırım New York’ta sosisli sırasında olay çıkaran, indirimlerde diğer kadınlarla kavga eden ve taksi beklerken önünüze geçen hanımlar tam da bu grubu oluşturuyor!

Futbolun beşiği İngiltere, kadınların çalışma hayatındaki varlığı konusunda maalesef medeniyetin beşiği olabilmekten bir hayli uzak. İngiltere’de finans sektörünün hissedilir derecede üstünlüğü olmasına ve Londra’nın dünyanın finans başkenti olmasına rağmen bu ülkede genel müdür ve üst düzey yönetici seviyesindeki kadın sayısı son derece az. Sayı gerçekten 400 küsür erkeğe 17 kadın yönetici gibi gayet rahatlıkla elle de sayılabilecek düzeyde. Hatta İngilizlerin kadınlarına güvenleri öyle bir derecede ki, bir çok sektörde kadınların özel günleri takip ediliyor. Örneğin trader, broker, portföy yöneticisi olarak çalışan kadınların özel günlerinde kritik alım-satımlar yapmasına izin verilmiyormuş. Kadınların böyle günlerde aşırı hassas, duygusal ve irrasyonel davranabileceğini iddia eden görüşe göre bu günlerde yapılan hatalar ciddi sorunlar doğurduğu için bu günler takip ediliyor ve ciddi kararlar erteleniyormuş. Ata binebiliyor, plajda voleybol oynayabiliyor ama hisse alım satımı yapamıyorsun, olacak iş mi?

Anlaşılan, kadının çalışma hayatındaki varlığı tüm dünya için yeni ve alışılması gereken bir süreç. Japonya’da fazla mesaiye kalan kadın çalışanlara kötü gözle bakıldığı söyleniyor. Üst düzey kadın yönetici sayısı bir elin parmaklarıyla ifade edilebilecek büyüklükte bu ülkede. İlginç olan, tarihlerinde ve kültürlerinde kadına son derece büyük önem vermiş, hatta kraliçeler tarafından yönetilmiş ülkelerin bile profesyonel hayatta, özellikle de yönetici olarak kadınlara alışamamış olması.

Kadınların ekonomik hayattaki yeri deyince tüketimin önemli bir motorunun kadınlar olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretim tarafında ve çalışma hayatında olmasalar da, tüketim tarafında da kadınlar en büyük aktör! ABD’de perakende tüketimin %88’i kadınlar tarafından yapılıyor. Kadınlar daha kolay para harcıyor, pazarlama stratejilerini kadınlara dayandıranlar tüm dünyada daha karlı çıkıyor. Öyle ki tüm dünyayı sallayan Sex And The City filmi gibi kadınları daha fazla ilgilendiren olaylar, dev pazarlama etkinliklerine dönüşüyor. Markalar bu filmin içinde yer alabilmek, bir ucundan da olsa görünebilmek için servetler harcıyor. Sonuçta gerçekten de markaların bu pazarlamanın meyvesini yedikleri aşikar. Ama yalnızca kadınlar tarafında. Zira hiç bir erkek, 50’lerine merdiven dayamış ama nedense hala genç kız taklidi yapan 4 hanımın ne ayakkabı giydiğiyle ve bu bölümde hangi tasarımcıya taptıklarıyla hiç ama hiç ilgilenmiyor!

Kadınların ekonomik hayata olduğu kadar ekonomi bilimine de azımsanamayacak katkısı var. Bahsettiğim kesinlikle kadın ekonomistler değil. Konunun ekonomist olan kadınlardan çok daha ilginç bir yönü var: Sadece kadınları ilgilendiren, kadınlarla ilgili olarak geliştirilmiş ekonomik terimler var. Bunlardan bence en ilginç olanı “Lipstick Index” yani “Ruj Endeksi”. NY Times dergisinin açıkladığı ve büyük bir kozmetik firmasının geliştirdiği bu endeks kozmetik tüketiminin, özellikle de ruj satışlarının istatistiki veri setini ve grafiğini sunuyor. Ruj tüketiminin hangi dönemlerde artıp azaldığını çok net olarak gösteren bu endeks ekonomiyle de ilgili olarak çok önemli veriler sunuyor. Ruj Endeksine göre tüketim seviyesi özellikle iki noktada çok ciddi patlamaları işaret ediyor: Birincisi 11 Eylül saldırılarının hemen sonrası, diğeri ise Lehman Brothers’ın batışı ile başlayan büyük resesyon dönemi. Hatta konu o kadar dikkat çekiyorki, bu dönemde ruj satışlarının korkunç bir yükseliş gösterdiğini farkeden New York Times, haberi “Ters birşeyler oluyor!” başlığıyla veriyor. Kriz dönemlerinde kadın tüketicilerin düşük fiyatlı ama marka hissini yaşatan ruj gibi ufak ama etkili (!) tüketim kalemlerine yöneldiği ortaya çıkıyor. Tabii ki rujun bir de moral seviyesine olan katkısı var ki, konu o noktada artık ekonomi biliminin sınırlarını bir hayli aşıyor! Sonuçta sadece kadınların tüketim davranışlarını inceleyerek çok bir ciddi ekonomik analiz yapılmış ve kadınlara ait pek de renkli bir de endeks icat edilmiş oluyor! Ruj Endeksi!

İster Ruj Endeksi gibi mantığa büründürülmüş olsun, isterse “Hayatım bu kadar ayakkabıya ne ihtiyaç var?” sorusuyla vücuda gelsin, kadınların hem ekonomik, hem sosyal hayatımızda azımsanamayacak bir etkisi ve ciddi bir yeri var! Büyük ekonomik analizleri bir kenara bırakın, iş hayatında hanımlar olmasaydı işyerine ne hallerde giderdik, gelin bir kaç dakikalığına sadece bunu düşünelim...Ama bunu da lütfen tamamen bizbize olduğumuz askerlik deneyimlerinizi, o yeşil ve mis kokulu günleri hatırlayarak değerlendirelim! Ve ekonomilerimizin, evlerimizin, işyerlerimizin çiçekleri olan kadınlar için bir kez daha şükredelim!

Öyleyse yaşasın Ruj Endeksi, yaşasın kadınlar!

SEKSİST BİR EKONOMİ YAZISI!

[Kasım 2010 - Esquire Yazımdan ]

Dünya Kupası’ydı, Viva İspanya’ydı, ahtapot Paul’du derken bir ayı daha futbolla yatıp futbolla kalkarak geride bıraktık. Dünya Kupası’nın tüm dünya erkekleri için dört yılda bir gelen bir ayin olma gibi bir özelliği var. Ancak biraz da empati yapıp bütün bir ay boyunca hiç bir şekilde erkeklerin dikkatini çekmeyi başaramayan ve bitmek bilmeyen futbol sohbetleriyle ikinci plana itilen kadınları da düşünmenin zamanı geldi. Bunu da o kadar büyük bir ciddiyetle yapacağız ki, bu ay kadınların ekonomik hayattaki yerlerine, önemlerine, kısacası Kadınların Ekonomisine bakış atacağız. Ne onlarla, ne onlarsız diyerek ekonomik sistemlerde kadınların yerini objektif gözlerle tespit etmeye çalışacağız. Kadınların ekonomisini anlamaya çalışacağız, hem de dünyanın en ilginç endeksiyle...



Bizler bütün bir ay boyunca Dünya Kupası’na dalmaktan dış dünyaya kulaklarımızı tıkamış olsak da gerek kadın köşe yazarlarının, gerekse paylaşımın zirve noktası olan sosyal mecraların bize bas bas bağırdığı bir gerçek vardı bir ay boyunca: “Yeter, Dünya Kupası bitsin, biz sıkıldık!” Aynı anda birden fazla olaya konsantre olmayı sevmeyen, becerebilse de tercih etmeyen basit makinalar olan biz erkekler ise dünya kupasının sona ermesinin hemen ardından aslında en önemli konsantrasyon merkezlerimizden birisi olan kadınlara ve kadın hayatına yeniden konsantre olmayı başardık. İlgisizliğimiz esnasında Dünya Kupası’nın kahini, futbol ikonu, kalamar olmanın direğinden dönen sevgili Ahtapot Paul’u bile kıskanan sevgili bayanların bu çilesi sonunda sona erdi.

Kadınlar ekonomik sistemlerin tartışmasız en büyük aktörlerinden. Aslında kişisel olarak çalışma hayatında kadınları ayrıştırmanın, kadınları oranlamanın ve bunun istatistiğini tutmanın bile bir nevi ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Yeni gittiğim bir işyerinde, bu işyerinin yüzde şu kadarı erkek, şu yüzdesi kadın diye düşündüğümü hiç hatırlamıyorum, düşünen olduğunu da sanmıyorum. Hatta bu tip istatistiklerin kadınlar tarafından tutulduğuna dair iddiaya bile girebilirim! Ama neyse, kadınların çalışma hayatındaki koşullarının iyileştirmesine pozitif bir etkisi olacaksa tüm bu istatistikleri ciddiye almaya da hazırım. Yani aslında bu satırın yazarı da dahil olmak üzere tanıdığım birçok erkek, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapmayı tercih ediyorlar. Güzel hanımlarla dolu bir ofiste mis kokular içinde çalışmayı hangimiz bir şantiyede çalışmaya tercih etmeyiz ki?

Türkiye genelinde sigorta kayıtları gözönüne alınırsa kadınlar tüm çalışanların ortalama %22’sini oluşturuyor. Yani aşağı yukarı 5 kişiden birisi kadın. Bu rakam bölgelere ve sektörlere göre ciddi değişiklikler gösteriyor. Örneğin bu oran doğuda daha az olmakla beraber, sektörlere bakıldığında ise tekstil ve hazır giyim sektöründe ülke ortalamasının yaklaşık 2 katı civarında seyrediyor. Pozisyonlara göre değerlendirildiğinde ise, kadınların daha üst seviyelerde, yönetici pozisyonlarında çalıştığı sektörlerin başında finans sektörü geliyor. Bunu sigorta ve tekstil takip ediyor. Tüm bu sektörlerde kadınların daha ağırlıklı ve başarılı olduğu pozisyonlar, daha objektif kuralları olan, daha az inisiyatif ve daha ağır prensiplerin uygulandığı pozisyonlar. Örneğin finans sektörüne bakıldığında daha yoğun iş stresi olan ve hızlı karar alınması gereken yatırım uzmanlığı, brokerlık, trader’lık gibi pozisyonlarda erkeklerin, insan kaynakları, operasyon ve benzeri yönetimsel pozisyonlarda ise kadınların ağırlığı göze çarpıyor. Yani durum aslında evdekinden pek de farklı değil, arkadaşlarla basket oynayıp çamurlu ayaklarla eve giren her zaman erkek, “İçeriyi çamur yapma!”, “Ayakkabılarını çıkar!”, “Doğru duşa!” diye bağıran her zaman kadın! Ne çocukken, ne özel hayatta, ne iş hayatında..aslında roller hep aynı!

The Economist’e göre kadın yöneticiler ABD, İngiltere ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde bile hala ayrımcılığa maruz kalıyor. Dahası kadın yöneticiler tüm bu ayrımcılık yetmezmiş gibi bir de aynı sevilerde çalıştıkları erkeklerden daha az para kazanıyorlar. Acaba bunda para harcadıkları alanların erkekler kadar eğlenceli olmamasının etkisi olabilir mi? diyeceğim ama kadınların para harcama oranıyla  kazanma oranı arasında herhangi bir korelasyon bulunmadığını bilecek kadar da kadınları tanıyorum! ABD’de kadın yöneticiler, aynı işi yapan erkek yöneticilerin aldığı ücretin ancak %72’sini alıyor. Daha üzüntü verici kısmı ise bu oranın 10 yıl önceki orana kıyasla neredeyse hiç değişmemiş olması.

Eğitim oranlarına bakıldığında ise durum daha da acınası. Yine Economist dergisinin araştırması gösteriyor ki, ABD’de master yapanların yarısından çoğu kadın. Ancak dönüp iş hayatına baktığımızda üst düzey yöneticilerin %95’inin erkeklerden oluştuğunu görüyoruz. Yani Amerika’da iş hayatı, umutsuz masterlı ev hanımlarıyla ve artık konusunu yeyip yutmuş, konusunda tüm eğitimlerini tamamlamış ama daha fazla yükselmeyi başaramayan orta düzey sıkıntılı kadın yöneticilerle dolu. Sanırım New York’ta sosisli sırasında olay çıkaran, indirimlerde diğer kadınlarla kavga eden ve taksi beklerken önünüze geçen hanımlar tam da bu grubu oluşturuyor!

Futbolun beşiği İngiltere, kadınların çalışma hayatındaki varlığı konusunda maalesef medeniyetin beşiği olabilmekten bir hayli uzak. İngiltere’de finans sektörünün hissedilir derecede üstünlüğü olmasına ve Londra’nın dünyanın finans başkenti olmasına rağmen bu ülkede genel müdür ve üst düzey yönetici seviyesindeki kadın sayısı son derece az. Sayı gerçekten 400 küsür erkeğe 17 kadın yönetici gibi gayet rahatlıkla elle de sayılabilecek düzeyde. Hatta İngilizlerin kadınlarına güvenleri öyle bir derecede ki, bir çok sektörde kadınların özel günleri takip ediliyor. Örneğin trader, broker, portföy yöneticisi olarak çalışan kadınların özel günlerinde kritik alım-satımlar yapmasına izin verilmiyormuş. Kadınların böyle günlerde aşırı hassas, duygusal ve irrasyonel davranabileceğini iddia eden görüşe göre bu günlerde yapılan hatalar ciddi sorunlar doğurduğu için bu günler takip ediliyor ve ciddi kararlar erteleniyormuş. Ata binebiliyor, plajda voleybol oynayabiliyor ama hisse alım satımı yapamıyorsun, olacak iş mi?

Anlaşılan, kadının çalışma hayatındaki varlığı tüm dünya için yeni ve alışılması gereken bir süreç. Japonya’da fazla mesaiye kalan kadın çalışanlara kötü gözle bakıldığı söyleniyor. Üst düzey kadın yönetici sayısı bir elin parmaklarıyla ifade edilebilecek büyüklükte bu ülkede. İlginç olan, tarihlerinde ve kültürlerinde kadına son derece büyük önem vermiş, hatta kraliçeler tarafından yönetilmiş ülkelerin bile profesyonel hayatta, özellikle de yönetici olarak kadınlara alışamamış olması.

Kadınların ekonomik hayattaki yeri deyince tüketimin önemli bir motorunun kadınlar olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretim tarafında ve çalışma hayatında olmasalar da, tüketim tarafında da kadınlar en büyük aktör! ABD’de perakende tüketimin %88’i kadınlar tarafından yapılıyor. Kadınlar daha kolay para harcıyor, pazarlama stratejilerini kadınlara dayandıranlar tüm dünyada daha karlı çıkıyor. Öyle ki tüm dünyayı sallayan Sex And The City filmi gibi kadınları daha fazla ilgilendiren olaylar, dev pazarlama etkinliklerine dönüşüyor. Markalar bu filmin içinde yer alabilmek, bir ucundan da olsa görünebilmek için servetler harcıyor. Sonuçta gerçekten de markaların bu pazarlamanın meyvesini yedikleri aşikar. Ama yalnızca kadınlar tarafında. Zira hiç bir erkek, 50’lerine merdiven dayamış ama nedense hala genç kız taklidi yapan 4 hanımın ne ayakkabı giydiğiyle ve bu bölümde hangi tasarımcıya taptıklarıyla hiç ama hiç ilgilenmiyor!

Kadınların ekonomik hayata olduğu kadar ekonomi bilimine de azımsanamayacak katkısı var. Bahsettiğim kesinlikle kadın ekonomistler değil. Konunun ekonomist olan kadınlardan çok daha ilginç bir yönü var: Sadece kadınları ilgilendiren, kadınlarla ilgili olarak geliştirilmiş ekonomik terimler var. Bunlardan bence en ilginç olanı “Lipstick Index” yani “Ruj Endeksi”. NY Times dergisinin açıkladığı ve büyük bir kozmetik firmasının geliştirdiği bu endeks kozmetik tüketiminin, özellikle de ruj satışlarının istatistiki veri setini ve grafiğini sunuyor. Ruj tüketiminin hangi dönemlerde artıp azaldığını çok net olarak gösteren bu endeks ekonomiyle de ilgili olarak çok önemli veriler sunuyor. Ruj Endeksine göre tüketim seviyesi özellikle iki noktada çok ciddi patlamaları işaret ediyor: Birincisi 11 Eylül saldırılarının hemen sonrası, diğeri ise Lehman Brothers’ın batışı ile başlayan büyük resesyon dönemi. Hatta konu o kadar dikkat çekiyorki, bu dönemde ruj satışlarının korkunç bir yükseliş gösterdiğini farkeden New York Times, haberi “Ters birşeyler oluyor!” başlığıyla veriyor. Kriz dönemlerinde kadın tüketicilerin düşük fiyatlı ama marka hissini yaşatan ruj gibi ufak ama etkili (!) tüketim kalemlerine yöneldiği ortaya çıkıyor. Tabii ki rujun bir de moral seviyesine olan katkısı var ki, konu o noktada artık ekonomi biliminin sınırlarını bir hayli aşıyor! Sonuçta sadece kadınların tüketim davranışlarını inceleyerek çok bir ciddi ekonomik analiz yapılmış ve kadınlara ait pek de renkli bir de endeks icat edilmiş oluyor! Ruj Endeksi!

İster Ruj Endeksi gibi mantığa büründürülmüş olsun, isterse “Hayatım bu kadar ayakkabıya ne ihtiyaç var?” sorusuyla vücuda gelsin, kadınların hem ekonomik, hem sosyal hayatımızda azımsanamayacak bir etkisi ve ciddi bir yeri var! Büyük ekonomik analizleri bir kenara bırakın, iş hayatında hanımlar olmasaydı işyerine ne hallerde giderdik, gelin bir kaç dakikalığına sadece bunu düşünelim...Ama bunu da lütfen tamamen bizbize olduğumuz askerlik deneyimlerinizi, o yeşil ve mis kokulu günleri hatırlayarak değerlendirelim! Ve ekonomilerimizin, evlerimizin, işyerlerimizin çiçekleri olan kadınlar için bir kez daha şükredelim!

Öyleyse yaşasın Ruj Endeksi, yaşasın kadınlar!
[ Aralık 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Hep bu bilimkurgu yazarlarının yüzünden! Önce 2000 yılında hepimizin uçan arabaları olacak,ayda yerleşim başlayacak, roketli botlarımızla, parlak kıyafetlerimizle dolaşacağız, robotlar etrafımızda fink atacak sandık, olmadı. Kendi kendimize yarattığımız 2000 ilüzyonunun üzerinden tam 10 sene geçti, dile kolay.. Bu sefer de bilim-kurgu filmlerindeki 2010’ları hatırlayıp moralimiz bozuluyor. Tipik bir yılbaşı yazısı yeni seneden neler bekleneceğini yazardı, bu yazıda ise “2010’dan Neler Beklememeliyiz?” sorusunun cevabını birlikte arayacağız..

Hatırlayın, sene 2010 dendiği zaman neler geçerdi kafamızdan, 80’li-90’lı yılların bilim-kurgu filmlerinde. 2000 yılı yeni milenyum demekti, herşey çok farklı olacak, yaşam biçimleri hiç olmadığı şekilde kökten değişecekti. Hele ki 2010 senesi, artık herşeyin biraz daha oturmuş olduğu, tüm teknolojilerin, yeniliklerin sindirilmeye başlandığı, uçan arabaların bizim için Beşiktaş-Kadıköy motoru kadar gündelik hale geldiği yıllar olacaktı hesapta. Ama çoğu zaman olduğu gibi bu kez de evdeki hesap çarşıya uymadı. İnsanoğlu tuhaf, kendisine çok yüksek beklentiler koyup sonra gerçekleşmeyenler için de hayal kırıklıkları yaşıyor. Bu durum da piyasalarda sıkça kullanılan “Beklentileri satın al, gerçekleri sat!” sözünü bir kez daha haklı çıkarıyor aslında. Beklentileri çok yüksek tutmamak, gerçekçi hedefler koymak büyük yıkımlar yaşamamak açısından hayati önem taşıyor. O yüzden gelin ayaklarımız biraz yere bassın, bu yazıda 2010 yılından neleri beklemememiz gerektiğinden bahsedelim..

Uçan Arabalarımız Olmayacak...

En can sıkıcısıyla başlamak istemezdim ama maalesef durum bu. Kimimiz 20 senedir, kimimiz 30 küsür senedir bu hayalimizin gerçekleşmesini bekliyoruz. Bizim nesil bunu görmeden buralardan ayrılırsa eminim bir gözü açık gidecek. Ama öyle görünüyor ki en azından 2010’da da bunu göremeyeceğiz. Bu hayalimizin gerçekleşmesinden birinci derecede sorumlu olan otomotiv sektöründe maalesef işler pek iyi gitmiyor. Sadece Amerika’nın değil, dünyanın otomobil devi General Motors şirketi küresel kriz ve isabetsiz yatırım kararları nedeniyle geçtiğimiz sene iflasın eşiğine geldi. Kuyruğu dik tutmak, durumu düzeltmek için yaklaşık 3 milyar Euro civarında bir kaynağa ihtiyacı olan GM, geçtiğimiz yıl 50,000 kişinin işine son verdi ve Opel markasını satışa çıkardı. Sadece GM değil, diğer dünya devleri de birleşmeler, küçülmeler, tedbirlerle ayakta duruyorlar. Yani dünya ekonomisinin dinamo taşlarından olan otomotiv sektöründe işler pek iyi gitmiyor. Maalesef bununla yüzleşmemiz gerek, uçan otomobil hayallerimiz en iyi ihtimalle bir başka bahara kalacak ve daha kötüsü sanırım uçtuğunu gördüğümüz tek şey bir süre daha sadece benzin fiyatları olacak...

Benzin yerine hidrojen ya da su kullanmayacağız...

Benzin fiyatları demişken, tükenen petrol kaynaklarının yerine kullanılabilecek alternatif kaynaklar bulmak dünya ekonomisini son dönemlerde en fazla uğraştıran konulardan biri. Bu konuda diğerlerinden bir adım öne çıkan madde ise hidrojen. Hidrojenin alternatif bir yakıt olarak kullanılabilmesi için, öncelikle sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmeye başlanması, ardından da depolama ve dağıtımının ekonomik altyapısının kurulması gerekiyor. Londra’da yakıt pili ile çalışan otobüsler denenmeye başlanmış olsa da, görünen o ki 2010’a yetişmez! İşin iyi tarafından bakmak gerekirse, bu durumda 2010 yılında bizlere Merter civarlarında Hidrobüs itme ihtimali pek görünmüyor. Bir süre daha hidrojen gücüyle değil, yolcu gücüyle çalışan teknoloji harikası metrobüslerimizle yetinmek durumunda kalacağız anlaşılan.
Bir diğer bitmeyen fantezi ise suyla çalışan arabalar. Ancak su kaynaklarının da petrol kaynaklarıyla aynı hızda tükenmeye başlamış olması bu hayali de başlamadan bitirecek gibi görünüyor. Ne de olsa bazı Arap ülkelerinde bir şişe su, bir şişe benzinden daha pahalı. Yine de petrol savaşları yerine su savaşları, benzin pompaları yerine su tabancaları fikri bize çok daha sempatik gelmişti aslında..

Milli Takım Türkiye Ekonomisine 350 Milyon Dolar kazandıramayacak...

Son dakikasına kadar yüreğimiz ağzımızda takip ettiğimiz bir eleme serisinin sonunda Türkiye Futbol Milli Takımı maalesef 2010 Güney Afrika Dünya Kupası finallerine kalmayı başaramadı. Hevesimizi kursağımızda bırakmanın yanısıra, milli takım finallere kalamayarak ülke ekonomisini reklam, tanıtım, sponsorluk ve ilan gelirinden oluşan yaklaşık 350 milyon dolarlık bir kaynaktan da mahrum bırakmış oldu. Sporun sadece bir eğlence değil, aynı zamanda dev bir endüstri olduğunu tatsız bir şekilde tecrübe etmemize neden olan bu olay, en popüler hobileri teknik direktörlük ve ekonomi profesörlüğü olan kamuoyumuzda derin bir infial yarattı. Türkiye olmadan oynanacak tatsız tutsuz, sürprizsiz, son dakika gollerinden ve artık dönmez denilen yerlerden dönen maçlardan yoksun bir dünya kupası da tüm dünyaya armağanımız olsun!

Her işimizi robotlar yapmayacak...

Aslında bu bir yönden de sevinmemiz gereken bir haber. Bıkıp usanmadan izlediğimiz bilim kurgu filmlerini hatırlayın. Dünyayı istila eden, insanlarla savaşan robotlar! Gerçi bu tehdit kısmen gerçekleşmiyor da değil. Ne de olsa robotlar dünyamızı olmasa bile işlerimizi istila etmeye başladılar. İşsizlik tüm dünyada çığ gibi büyüyor; Avro bölgesinde işsizlik oranı %9’larda, Amerika’da %10’un üzerinde, ülkemizde %13’lerde... Birçok emek yoğun sektör inanılmaz bir hızla mekanize oluyor, istihdam edilen insan sayısı düşürülüyor, kimi işleri sadece makineler yapıyor. Finans sektöründen örnek vermek gerekirse, kısa bir süre öncesine kadar insanların yaptığı “Arbitraj” işlemlerini şu an birçok dev finans kuruluşunda sadece yazılmış programları kullanan bilgisayarlar yapıyor. Bu iş için çalıştırılan havalı brokerlar, çoktan yerlerini yemeyen, içmeyen ve en önemlisi prim istemeyen bilgisayarlara bıraktılar bile. Yani robotlar beklenen hızla olmasa bile tehdit oluşturmaya başladılar insanoğlu için! O zaman tedbiri elden bırakmamalı, düşmanı kollamalı, gece yatarken mutfak robotunu göz ucuyla kontrol etmeli, mümkünse fişte bırakmamalı! Robot milletine güven olmaz.

Altın popülaritesini yine kaybetmeyecek.

Sıkıntılı ve dalgalı piyasaların güvenli limanı, vazgeçilmez yatırım aracı Altın bu sene de çok konuşulacak. Etkisi azalmış olsa da tüm dünyanın ensesinde soğuk nefesini hissettiği küresel kriz sona ermediği sürece altın da sahneden inmeyecek gibi görünüyor. Gelecek sene sonu için fiyat tahminleri 400 dolarla 4000 dolar gibi inanılmaz bir aralıkta seyreden altın abartılı tahminlere kulak asmadan ağır ve emin adımlarla yoluna devam ediyor. Altının popülaritesini yeniden artırması ile kulislerde eski altın klişeleri de ekonomi sohbetlerindeki yerlerini yavaş yavaş alıyorlar. Özellikle geçtiğimiz ay çıkan IMF’nin sahip olduğu rezervden 200 ton altın satacağı haberi piyasalarda enine boyuna tartışılıp analiz edilirken, alt başlıkları olan “200 ton altın kaç odaya sığar?” , “IMF Altınlarını gizli bir mağarada saklıyormuş” , “IMF’nin Altınları İkiz kulelerin temelindeymiş” gibi keyifli sokak ekonomisi söylemleri de konuşulmaya başlandı bile. Yani magazin diliyle söylemek gerekirse: “Ekonomi dünyasının değişmez klasiği Altın, 2010’da da çok moda!”

Işınlanma bu yıl da icat edilemeyecek.

İstanbul trafiği ile ilgili olarak yapılan ve sonuçları TBMM’ne de sunulmuş olan bir araştırmaya göre İstanbul’da yaşanan 45 dakikalık bir trafik sıkışıklığının ülke ekonomisine maliyeti tam 2 milyar dolar! Telaffuz etmesi de hayal etmesi kadar zor bu rakamın büyüklüğünü ve dünya ekonomisine maliyetini doğru değerlendirebilmek için önce gün sayısıyla, sonra dünyadaki ülke sayısıyla çarpın. Sonra da lütfen bana ışınlanma gibi insanlık için ulvi bir amaç dururken İsviçre’li bilim adamlarının neden hala şampuan, deterjan, aktif madde gibi gereksiz uğraşlarla vakit harcadığını açıklayın! Trafikte mahsur kaldığımız her dakika şüphesiz, ışınlanmanın önemini daha iyi kavramamızı sağlıyor. Türk Bilim adamları daha maalesef hayatta kalma kavgası verirken, İsviçreli Bilimadamları o reklam senin, bu reklam benim mükemmel temizlik ve “aktif madde” peşinde koşarken, CERN laboratuvarlarında evrenin en büyük sırrını aydınlatacak olan Hadron Çarpıştırıcısı deneyi kendini bilmez bir kuşun düşürdüğü bir ekmek parçası yüzünden durma noktasına gelmişken görünen o ki; biz ışınlanmayı daha çok bekleyeceğiz.

Victoria’s Secret Defilesinden Mahrum Kalmayacağız!

İtiraf etmek gerekirse bu maddeyi yalnızca Victoria’s Secret Defilesi olmadan Yılbaşı olmaz diye koydum! Ama ille de bir yerinden ekonomiye bağlamak gerekiyorsa buyrun: Victoria’s Secret’ın senelik cirosu 4 milyar Dolar civarında!
Herkese mutluluk dolu, güzel bir 2010 dilerim.

2010 : Bir Uzay Macerası

[ Aralık 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Hep bu bilimkurgu yazarlarının yüzünden! Önce 2000 yılında hepimizin uçan arabaları olacak,ayda yerleşim başlayacak, roketli botlarımızla, parlak kıyafetlerimizle dolaşacağız, robotlar etrafımızda fink atacak sandık, olmadı. Kendi kendimize yarattığımız 2000 ilüzyonunun üzerinden tam 10 sene geçti, dile kolay.. Bu sefer de bilim-kurgu filmlerindeki 2010’ları hatırlayıp moralimiz bozuluyor. Tipik bir yılbaşı yazısı yeni seneden neler bekleneceğini yazardı, bu yazıda ise “2010’dan Neler Beklememeliyiz?” sorusunun cevabını birlikte arayacağız..

Hatırlayın, sene 2010 dendiği zaman neler geçerdi kafamızdan, 80’li-90’lı yılların bilim-kurgu filmlerinde. 2000 yılı yeni milenyum demekti, herşey çok farklı olacak, yaşam biçimleri hiç olmadığı şekilde kökten değişecekti. Hele ki 2010 senesi, artık herşeyin biraz daha oturmuş olduğu, tüm teknolojilerin, yeniliklerin sindirilmeye başlandığı, uçan arabaların bizim için Beşiktaş-Kadıköy motoru kadar gündelik hale geldiği yıllar olacaktı hesapta. Ama çoğu zaman olduğu gibi bu kez de evdeki hesap çarşıya uymadı. İnsanoğlu tuhaf, kendisine çok yüksek beklentiler koyup sonra gerçekleşmeyenler için de hayal kırıklıkları yaşıyor. Bu durum da piyasalarda sıkça kullanılan “Beklentileri satın al, gerçekleri sat!” sözünü bir kez daha haklı çıkarıyor aslında. Beklentileri çok yüksek tutmamak, gerçekçi hedefler koymak büyük yıkımlar yaşamamak açısından hayati önem taşıyor. O yüzden gelin ayaklarımız biraz yere bassın, bu yazıda 2010 yılından neleri beklemememiz gerektiğinden bahsedelim..

Uçan Arabalarımız Olmayacak...

En can sıkıcısıyla başlamak istemezdim ama maalesef durum bu. Kimimiz 20 senedir, kimimiz 30 küsür senedir bu hayalimizin gerçekleşmesini bekliyoruz. Bizim nesil bunu görmeden buralardan ayrılırsa eminim bir gözü açık gidecek. Ama öyle görünüyor ki en azından 2010’da da bunu göremeyeceğiz. Bu hayalimizin gerçekleşmesinden birinci derecede sorumlu olan otomotiv sektöründe maalesef işler pek iyi gitmiyor. Sadece Amerika’nın değil, dünyanın otomobil devi General Motors şirketi küresel kriz ve isabetsiz yatırım kararları nedeniyle geçtiğimiz sene iflasın eşiğine geldi. Kuyruğu dik tutmak, durumu düzeltmek için yaklaşık 3 milyar Euro civarında bir kaynağa ihtiyacı olan GM, geçtiğimiz yıl 50,000 kişinin işine son verdi ve Opel markasını satışa çıkardı. Sadece GM değil, diğer dünya devleri de birleşmeler, küçülmeler, tedbirlerle ayakta duruyorlar. Yani dünya ekonomisinin dinamo taşlarından olan otomotiv sektöründe işler pek iyi gitmiyor. Maalesef bununla yüzleşmemiz gerek, uçan otomobil hayallerimiz en iyi ihtimalle bir başka bahara kalacak ve daha kötüsü sanırım uçtuğunu gördüğümüz tek şey bir süre daha sadece benzin fiyatları olacak...

Benzin yerine hidrojen ya da su kullanmayacağız...

Benzin fiyatları demişken, tükenen petrol kaynaklarının yerine kullanılabilecek alternatif kaynaklar bulmak dünya ekonomisini son dönemlerde en fazla uğraştıran konulardan biri. Bu konuda diğerlerinden bir adım öne çıkan madde ise hidrojen. Hidrojenin alternatif bir yakıt olarak kullanılabilmesi için, öncelikle sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmeye başlanması, ardından da depolama ve dağıtımının ekonomik altyapısının kurulması gerekiyor. Londra’da yakıt pili ile çalışan otobüsler denenmeye başlanmış olsa da, görünen o ki 2010’a yetişmez! İşin iyi tarafından bakmak gerekirse, bu durumda 2010 yılında bizlere Merter civarlarında Hidrobüs itme ihtimali pek görünmüyor. Bir süre daha hidrojen gücüyle değil, yolcu gücüyle çalışan teknoloji harikası metrobüslerimizle yetinmek durumunda kalacağız anlaşılan.
Bir diğer bitmeyen fantezi ise suyla çalışan arabalar. Ancak su kaynaklarının da petrol kaynaklarıyla aynı hızda tükenmeye başlamış olması bu hayali de başlamadan bitirecek gibi görünüyor. Ne de olsa bazı Arap ülkelerinde bir şişe su, bir şişe benzinden daha pahalı. Yine de petrol savaşları yerine su savaşları, benzin pompaları yerine su tabancaları fikri bize çok daha sempatik gelmişti aslında..

Milli Takım Türkiye Ekonomisine 350 Milyon Dolar kazandıramayacak...

Son dakikasına kadar yüreğimiz ağzımızda takip ettiğimiz bir eleme serisinin sonunda Türkiye Futbol Milli Takımı maalesef 2010 Güney Afrika Dünya Kupası finallerine kalmayı başaramadı. Hevesimizi kursağımızda bırakmanın yanısıra, milli takım finallere kalamayarak ülke ekonomisini reklam, tanıtım, sponsorluk ve ilan gelirinden oluşan yaklaşık 350 milyon dolarlık bir kaynaktan da mahrum bırakmış oldu. Sporun sadece bir eğlence değil, aynı zamanda dev bir endüstri olduğunu tatsız bir şekilde tecrübe etmemize neden olan bu olay, en popüler hobileri teknik direktörlük ve ekonomi profesörlüğü olan kamuoyumuzda derin bir infial yarattı. Türkiye olmadan oynanacak tatsız tutsuz, sürprizsiz, son dakika gollerinden ve artık dönmez denilen yerlerden dönen maçlardan yoksun bir dünya kupası da tüm dünyaya armağanımız olsun!

Her işimizi robotlar yapmayacak...

Aslında bu bir yönden de sevinmemiz gereken bir haber. Bıkıp usanmadan izlediğimiz bilim kurgu filmlerini hatırlayın. Dünyayı istila eden, insanlarla savaşan robotlar! Gerçi bu tehdit kısmen gerçekleşmiyor da değil. Ne de olsa robotlar dünyamızı olmasa bile işlerimizi istila etmeye başladılar. İşsizlik tüm dünyada çığ gibi büyüyor; Avro bölgesinde işsizlik oranı %9’larda, Amerika’da %10’un üzerinde, ülkemizde %13’lerde... Birçok emek yoğun sektör inanılmaz bir hızla mekanize oluyor, istihdam edilen insan sayısı düşürülüyor, kimi işleri sadece makineler yapıyor. Finans sektöründen örnek vermek gerekirse, kısa bir süre öncesine kadar insanların yaptığı “Arbitraj” işlemlerini şu an birçok dev finans kuruluşunda sadece yazılmış programları kullanan bilgisayarlar yapıyor. Bu iş için çalıştırılan havalı brokerlar, çoktan yerlerini yemeyen, içmeyen ve en önemlisi prim istemeyen bilgisayarlara bıraktılar bile. Yani robotlar beklenen hızla olmasa bile tehdit oluşturmaya başladılar insanoğlu için! O zaman tedbiri elden bırakmamalı, düşmanı kollamalı, gece yatarken mutfak robotunu göz ucuyla kontrol etmeli, mümkünse fişte bırakmamalı! Robot milletine güven olmaz.

Altın popülaritesini yine kaybetmeyecek.

Sıkıntılı ve dalgalı piyasaların güvenli limanı, vazgeçilmez yatırım aracı Altın bu sene de çok konuşulacak. Etkisi azalmış olsa da tüm dünyanın ensesinde soğuk nefesini hissettiği küresel kriz sona ermediği sürece altın da sahneden inmeyecek gibi görünüyor. Gelecek sene sonu için fiyat tahminleri 400 dolarla 4000 dolar gibi inanılmaz bir aralıkta seyreden altın abartılı tahminlere kulak asmadan ağır ve emin adımlarla yoluna devam ediyor. Altının popülaritesini yeniden artırması ile kulislerde eski altın klişeleri de ekonomi sohbetlerindeki yerlerini yavaş yavaş alıyorlar. Özellikle geçtiğimiz ay çıkan IMF’nin sahip olduğu rezervden 200 ton altın satacağı haberi piyasalarda enine boyuna tartışılıp analiz edilirken, alt başlıkları olan “200 ton altın kaç odaya sığar?” , “IMF Altınlarını gizli bir mağarada saklıyormuş” , “IMF’nin Altınları İkiz kulelerin temelindeymiş” gibi keyifli sokak ekonomisi söylemleri de konuşulmaya başlandı bile. Yani magazin diliyle söylemek gerekirse: “Ekonomi dünyasının değişmez klasiği Altın, 2010’da da çok moda!”

Işınlanma bu yıl da icat edilemeyecek.

İstanbul trafiği ile ilgili olarak yapılan ve sonuçları TBMM’ne de sunulmuş olan bir araştırmaya göre İstanbul’da yaşanan 45 dakikalık bir trafik sıkışıklığının ülke ekonomisine maliyeti tam 2 milyar dolar! Telaffuz etmesi de hayal etmesi kadar zor bu rakamın büyüklüğünü ve dünya ekonomisine maliyetini doğru değerlendirebilmek için önce gün sayısıyla, sonra dünyadaki ülke sayısıyla çarpın. Sonra da lütfen bana ışınlanma gibi insanlık için ulvi bir amaç dururken İsviçre’li bilim adamlarının neden hala şampuan, deterjan, aktif madde gibi gereksiz uğraşlarla vakit harcadığını açıklayın! Trafikte mahsur kaldığımız her dakika şüphesiz, ışınlanmanın önemini daha iyi kavramamızı sağlıyor. Türk Bilim adamları daha maalesef hayatta kalma kavgası verirken, İsviçreli Bilimadamları o reklam senin, bu reklam benim mükemmel temizlik ve “aktif madde” peşinde koşarken, CERN laboratuvarlarında evrenin en büyük sırrını aydınlatacak olan Hadron Çarpıştırıcısı deneyi kendini bilmez bir kuşun düşürdüğü bir ekmek parçası yüzünden durma noktasına gelmişken görünen o ki; biz ışınlanmayı daha çok bekleyeceğiz.

Victoria’s Secret Defilesinden Mahrum Kalmayacağız!

İtiraf etmek gerekirse bu maddeyi yalnızca Victoria’s Secret Defilesi olmadan Yılbaşı olmaz diye koydum! Ama ille de bir yerinden ekonomiye bağlamak gerekiyorsa buyrun: Victoria’s Secret’ın senelik cirosu 4 milyar Dolar civarında!
Herkese mutluluk dolu, güzel bir 2010 dilerim.

1 Ocak 2012 Pazar


Üniversitede ekonomi okudum. Birinci sınıfın ilk dersinde, “Ekonomiye Giriş” dersi hocamız, aklımdan hiç çıkmayan şu sözleri söylemişti: “Dört yıl boyunca zorlu dersler alacak, sabahlara kadar çalışıp ekonomist olacaksınız. Ama okulu bitirdiğinizde, sokaktaki herkesin sizden daha iyi ekonomi bildiğini göreceksiniz!” Ne kadar haklıymış...


Üniversitenin ilk günü, daha ilk dersin ilk dakikasında hevesleri ve öğrenme iştahları gözlerinden fışkıran bir sınıf dolusu öğrenciye bir ekonomi profesörünün yaşattığı bu şokun biraz daha şiddetlisini son yaşanan global finans krizi tüm dünyaya yaşatmayı başardı. Finans dünyasında kimse artık ne bildiğinden emin değil, ama neyse ki ekonomi zaten varsayımların bilimi.. 



Meşhur bir fıkra vardır. Bir fizikçi, bir kimyager ve bir ekonomist ıssız bir adaya düşmüş. Bakmışlar ki ışıl ışıl bir konserve kutusu tüm albenisiyle kıyıya vuruyor. Hemen alıp yemek için çareler düşünmeye başlamışlar. Fizikçi “Bir taşla vurup açalım” demiş, kimyager “Ateşe atalım, böylece kutu açılır, hem de içindeki pişmiş yemekle.” Ekonomist arkadaşlarını sakinleştirerek konserve kutusunu eline almış ve şöyle demiş: “Beyler, varsayalım elimizde bir konserve açacağı var!” 



Sadece varsayımlar üzerine dayanarak hayatın tüm gerçeklerini, ticaretin tüm dengelerini açıklamayı bir borç bilen ekonomistlerin itibarının yaşanan son krizden çok ciddi darbe aldığı kesin. Hayatlarını bazı ekonomik tezlere adayan bilim adamlarının durumu ise daha içler acısı. Durum şuna benziyor, mesela belli bir alanda uzmanlaşmış bir doktorsunuz. Diyelim ki bir beyin cerrahı. Kariyeriniz beyin ameliyatları yapmakla geçmiş, senelerce süren sınavların hepsinden başarıyla geçmiş ve mesleğin teorisini de pratiğini de gayet güzel kavramışsınız. Sonra bir gün bir gelişme yaşanıyor, dünya tıp alemi ters yüz oluyor ve senelerdir kendinizi her kıvrımını öğrenmeye verdiğiniz beynin aslında kafanızın içinde değil de mesela göbeğinizde olduğu açıklanıyor. İşte bu ara ekonomistlerin yaşadığı duygu aynen bu! Bildiğiniz hiçbir şey doğru değil ya da bildiğiniz şeylerin birçoğu işe yaramıyor. 



Bir ekonomistin diplomasını aldığında sokaktaki herhangi bir kişiden daha fazla ekonomi bilmeyeceği iddiası aslında birkaç açıdan çok doğru. Birincisi ekonominin, kabulleri dışında belirli ve direkt gerçeklikleri olmadığı için kimin gerçekten daha fazla bildiği ya da kimin iddiasının doğru olduğunu saptamak neredeyse imkansız. İkincisi ise aslında biraz bizim ülkemize özel bir gerçeklik. O da sokaktaki her ortalama Türk vatandaşının Fatih Terim’den daha iyi futbol, tüm ekonomi otoritelerinden çok daha iyi ekonomi bildiği(!) gerçeği. Kaybedilen her maç sonrası ortaya çıkıp taktiksel tüm hataları bir bir sayan her Türk sokak profesörünün cebinde mutlaka bir ekonomik kriz reçetesi de vardır! 



Türkiye’de bir ekonomist olmak gerçekten büyük bir dert. Hem tüm ekonomi bilgin ve itibarın “Dolar kaç para olur abi?” sorusunun cevabına bağlı olsun, hem de en ufak bir sallantıda, krizde ya da durgunlukta yaşanan herşeyin sorumlusu olan zümrenin içinde ol. Akademik olsan konuştuğun anlaşılmaz, konuştuğun anlaşılsa Televole Ekonomisti oluverirsin. Yani güzel ülkemde bir ekonomiste saygı duymamak için gerekli her türlü ortam zaten mevcut. 



Gerçekten de bir süredir “Ekonomistler gerekli mi?” türünde tartışmalar son derece hararetlenmiş durumda. Ekonominin aslında kendi kuralları içerisinde mutlaka bir yol bulacağı ve ekonomistlerin sadece icat ettikleri yeni yatırım araçları ile finans sistemlerinin daha da şişmesine ve birkaç onyılda bir büyük bir gürültüyle patlamasına neden olduklarına inanılıyor. Bütün dünyanın neredeyse ekonomiden başka birşey konuşmadığı bir dönemde tüm yaşananlardan dolayı ekonomistlerin suçlanması gayet doğal tabii ki. Ama eleştiriler iyice insafsızlaşmış durumda, o kadar ki iş ekonominin aslında bir bilim olmadığı iddiasına kadar gitmiş durumda. 



Son yaşanan -ama bizi teğet geçtiği için sadece dış basından hayretlerle takip ettiğimiz- gibi bazı global krizler tüm kabul edilmiş gerçekleri alaşağı edebiliyor, yeni kahramanlar üretiyor. Tıpkı kısa bir süre öncesine kadar gerçek dışı bulunan Marksist teorilerin yeniden kıymete binmesi gibi. Amerika’nın arka arkaya kendisinden hiç beklenmeyen ve inandığı tüm değerlere ters düşen devletleştirmeler yapmasıyla birlikte ekonomiyle uzaktan yakından ilişkide bulunan herkes tozlu raflardan “Das Kapital”lerini çıkarıp yeniden göz gezdirmeye başladı. Bir başka örnek de senelerce ekonomi dünyasının aşırı kötümser olmakla suçlanan aykırı çocuğu Nouriel Roubini. İşler aynen Nouriel Roubini’nin söylediği gibi hızla arapsaçına dönünce Roubini bir anda dünyanın en çok dinlenilen ve saygı duyulan ekonomisti oluverdi. Ufukta herhangi bir belirtisi dahi yokken bu kadar büyük bir ekonomik krizin geleceğini bildiği için kendisini öven bir gazeteciye söyledikleri ise çok daha ilginç: “Evet krizi tüm detaylarıyla öngörebildiğim doğru ama bunun çok da abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bu öngörümden tek kuruş para kazanabilmiş değilim!” 



Sokak profesörlerinin ya da berber ekonomistlerinin yanılması çok önemli değil ama piyasalarda karar verici düzeydeki kişilerin yanıldığını görmek insanın gerçekten de ümidini kaybetmesine neden olabiliyor. Şimdilerde dünyanın nasıl kurtulacağını bilemediği en büyük salgın derdi, adeta finansal bir domuz gribi salgını olan toksik varlıklar. Atsan atılmaz satsan satılmaz durumda olan, değerlenemeyen, değerlenemediği için de büyüklükleri bir türlü tespit edilemeyip çöpe atılamayan bu şişirilmiş zehirli ürünlerle ilgili olarak eski FED Başkanı Greenspan’in daha çok kısa bir süre önce “zenginleşmenin aracı” tanımlaması yapmış olması hepimizin zihinlerinde taze ve acı bir anı olarak duruyor örneğin. Alan Greenspan, bir konut balonu oluşmasının ve patlamasının olanaksız olduğunu ısrarla iddia etmişti. Bugünlerde tezindeki boşlukları göremediği için kendisini suçladığını belirten Greenspan şöyle diyor: "Oysa ideolojimin başarılı olacağına dair 40 yıldan fazla süredir tespit ettiğim deliller vardı." 



Bilim olup olmadığı kimilerince halen tartışıladursun, diğer bilim dallarına göre iktisatın en büyük dezavantajı deney yapılmaya uygun olmamasıdır. Ekonomik deneyler maalesef laboratuarlarda değil gerçek hayatta gerçekleşiyor. Dünya ekonomisinin amiral gemisi olan bir dev firmanın batışı dünyanın diğer ucunda bambaşka bir denizde kendi halinde seyretmekte olan bir sandalı alabora etmeye maalesef yetiyor. Dolayısıyla ekonomi dünyasında diğer bilimlerin çoğunun aksine deneylerin sonuçları son derece gerçek ve çok da maliyetli oluyor. 



Yaklaşık olarak son 20 yıldır ekonomistler aslında kendi yarattıkları suni sarmallarla o kadar meşgul olup olayın özünü o kadar kaçırdılar, basit ekonomik kurallar yerine komplike modellemelere o kadar daldılar ki, sonunda adeta kendi yarattıkları sistemi taşıyamaz hale geldiler. Finansal Innovasyon sonunda kendi kendini yok edecek bir makine gibi inanılmaz bir hızla büyüdü. Dünyanın önemli iktisatçılarından MIT profesörü Lester Thurow bu konuda olayı gerçekten layıkıyla özetliyor: "Newton ve çağdaşları, bugünkü ekonomistler gibi hareket edip modern bilgisayarla tanışmış olsalardı, belki de yerçekimi kanunu asla keşfedilmeyecekti". Üstelik ekonomistlerle ilgili harika saptamanın yanında Thurow’un bu tespitinden bilgisayar öncesi dönemlerde Newton gibi bilimadamlarının internet ve Facebook’un yokluğunda sıkıntıdan bazı icatlar yaptıklarını da anlayabiliyoruz. 



Ekonomi hayatın o kadar içinde ki aslında, meğerse çocukluğumuzda bile bazı ekonomik sistemlerin ve düşüncelerin kodları bize inceden inceye verilmiş. Bir inceleme sırasında gözüme takılan ve çocukluğumuzun önemli ve zararsız mavi kahramanları Şirinler’in ekonomik sistemlerine dair çok ciddi bir ağızla yazılmış bir yazıya rastladım. Bu örnek bile Ekonominin hayatın tam içinden olduğunu ama çok da fazla ciddiye alınmaması gerektiğini gösteriyor bence... Bakın ne diyor son derece ciddi bir ekonomi kaynağında: “Şirinler’in köyünde geçerli olan bir para birimi yoktur. Takas sistemi de kullanılmaz. Herkes çalışır ve eşit olarak hakkını alır. Çizgi romanın bir bölümünde “Ekonomist Şirin” adında bir şirin ortaya çıkar. Bu şirin para birimini ortaya çıkartır ve finansal bir sistem kurar. Yarattığı sistem yüzünden köyde açlık, hırsızlık ve yozlaşma başlar. Ekonomist Şirin, tüm parayı bir mantar altında toplar, ve diğer Şirinlere faizle borç verir. Böylece bankacılığın da ilk adımlarını atar. Fakat Gargamel’in Şirinlerin para kullanmaya başladıklarını öğrenmesi ve paraları çalmak istemesi üzerine köy iyice tehlikeye girer. Ekonomist Şirin’in sisteminden vazgeçilir ve tüm Şirinler altın paralardan kurtulurlar. Böylece açık açık kapitalizmin ve bankacılığın tehlikelerinden bahsedilir, komünist düzene geri dönüldüğünde herkesin mutlu ve sağlıklı olması üstünde özenle durulur. “ 

Görüldüğü gibi Şirinler bile fazla komplike bankacılık ve finans sistemlerinin muhtemel olumsuz sonuçlarını biz insanlardan önce çözebilmişler. Mutlu mesut kendi halinde yaşayan şirin kasabaları bile bir tek Ekonomist Şirin kabusa çevirebiliyormuş. Diğer yandan bu tespit her şirin kasabaya bir ekonomist şirin gerektiği gerçeğini de değiştirmiyor. Şirin şirin vedalaşalım bu ay öyleyse.. 

“İyi geceler Ekonomist Şirin!” 
“Varsayalım iyi bir gece olacak Şirin Baba!” 



-------------------------------------------------------------------------------------------------- 



YEDİ SORU – YEDİ CEVAP 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: İki, biri merdiven olduğunu varsayar, öbürü değiştirir! 



Soru: Bir Ampülü kaç Neoklasik ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Ücret seviyesine bağlı! 



Soru: Bir Ampülü kaç klasik ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Hiçbiri, karanlık, ampulün kendini değiştirmesini sağlayacaktır! 



Soru: Bir Ampülü kaç Marksist ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Hiçbiri, ampul içinde kendi devriminin tohumunu taşımaktadır! 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Anlamsız soru, ampulün tercihi veri olarak alınmalıdır! 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Sekiz. Biri takarken, diğer yedisi diğer tüm verileri sabit tutmaya çalışır! 



Soru: Bir Ampülü kaç Türk ekonomist değiştirir? 
Cevap: Dolar ne olur abi? 


“Ekonomi biliminin şapkadan tavşan çıkarabilen olağanüstü bir becerisi vardır. Görünüşte gerçekçi ama deneyime dayanmayan önermelere göre. Tavşanların şapkaya nasıl girdiklerini keşfetmeye çalışmak büyüleyicidir; ama büyüye inanmayanların biraz ikna edilmeleri gerekebilir.” Hicks 

VARSAYALIM EKONOMİSTLER YOK!


Üniversitede ekonomi okudum. Birinci sınıfın ilk dersinde, “Ekonomiye Giriş” dersi hocamız, aklımdan hiç çıkmayan şu sözleri söylemişti: “Dört yıl boyunca zorlu dersler alacak, sabahlara kadar çalışıp ekonomist olacaksınız. Ama okulu bitirdiğinizde, sokaktaki herkesin sizden daha iyi ekonomi bildiğini göreceksiniz!” Ne kadar haklıymış...


Üniversitenin ilk günü, daha ilk dersin ilk dakikasında hevesleri ve öğrenme iştahları gözlerinden fışkıran bir sınıf dolusu öğrenciye bir ekonomi profesörünün yaşattığı bu şokun biraz daha şiddetlisini son yaşanan global finans krizi tüm dünyaya yaşatmayı başardı. Finans dünyasında kimse artık ne bildiğinden emin değil, ama neyse ki ekonomi zaten varsayımların bilimi.. 



Meşhur bir fıkra vardır. Bir fizikçi, bir kimyager ve bir ekonomist ıssız bir adaya düşmüş. Bakmışlar ki ışıl ışıl bir konserve kutusu tüm albenisiyle kıyıya vuruyor. Hemen alıp yemek için çareler düşünmeye başlamışlar. Fizikçi “Bir taşla vurup açalım” demiş, kimyager “Ateşe atalım, böylece kutu açılır, hem de içindeki pişmiş yemekle.” Ekonomist arkadaşlarını sakinleştirerek konserve kutusunu eline almış ve şöyle demiş: “Beyler, varsayalım elimizde bir konserve açacağı var!” 



Sadece varsayımlar üzerine dayanarak hayatın tüm gerçeklerini, ticaretin tüm dengelerini açıklamayı bir borç bilen ekonomistlerin itibarının yaşanan son krizden çok ciddi darbe aldığı kesin. Hayatlarını bazı ekonomik tezlere adayan bilim adamlarının durumu ise daha içler acısı. Durum şuna benziyor, mesela belli bir alanda uzmanlaşmış bir doktorsunuz. Diyelim ki bir beyin cerrahı. Kariyeriniz beyin ameliyatları yapmakla geçmiş, senelerce süren sınavların hepsinden başarıyla geçmiş ve mesleğin teorisini de pratiğini de gayet güzel kavramışsınız. Sonra bir gün bir gelişme yaşanıyor, dünya tıp alemi ters yüz oluyor ve senelerdir kendinizi her kıvrımını öğrenmeye verdiğiniz beynin aslında kafanızın içinde değil de mesela göbeğinizde olduğu açıklanıyor. İşte bu ara ekonomistlerin yaşadığı duygu aynen bu! Bildiğiniz hiçbir şey doğru değil ya da bildiğiniz şeylerin birçoğu işe yaramıyor. 



Bir ekonomistin diplomasını aldığında sokaktaki herhangi bir kişiden daha fazla ekonomi bilmeyeceği iddiası aslında birkaç açıdan çok doğru. Birincisi ekonominin, kabulleri dışında belirli ve direkt gerçeklikleri olmadığı için kimin gerçekten daha fazla bildiği ya da kimin iddiasının doğru olduğunu saptamak neredeyse imkansız. İkincisi ise aslında biraz bizim ülkemize özel bir gerçeklik. O da sokaktaki her ortalama Türk vatandaşının Fatih Terim’den daha iyi futbol, tüm ekonomi otoritelerinden çok daha iyi ekonomi bildiği(!) gerçeği. Kaybedilen her maç sonrası ortaya çıkıp taktiksel tüm hataları bir bir sayan her Türk sokak profesörünün cebinde mutlaka bir ekonomik kriz reçetesi de vardır! 



Türkiye’de bir ekonomist olmak gerçekten büyük bir dert. Hem tüm ekonomi bilgin ve itibarın “Dolar kaç para olur abi?” sorusunun cevabına bağlı olsun, hem de en ufak bir sallantıda, krizde ya da durgunlukta yaşanan herşeyin sorumlusu olan zümrenin içinde ol. Akademik olsan konuştuğun anlaşılmaz, konuştuğun anlaşılsa Televole Ekonomisti oluverirsin. Yani güzel ülkemde bir ekonomiste saygı duymamak için gerekli her türlü ortam zaten mevcut. 



Gerçekten de bir süredir “Ekonomistler gerekli mi?” türünde tartışmalar son derece hararetlenmiş durumda. Ekonominin aslında kendi kuralları içerisinde mutlaka bir yol bulacağı ve ekonomistlerin sadece icat ettikleri yeni yatırım araçları ile finans sistemlerinin daha da şişmesine ve birkaç onyılda bir büyük bir gürültüyle patlamasına neden olduklarına inanılıyor. Bütün dünyanın neredeyse ekonomiden başka birşey konuşmadığı bir dönemde tüm yaşananlardan dolayı ekonomistlerin suçlanması gayet doğal tabii ki. Ama eleştiriler iyice insafsızlaşmış durumda, o kadar ki iş ekonominin aslında bir bilim olmadığı iddiasına kadar gitmiş durumda. 



Son yaşanan -ama bizi teğet geçtiği için sadece dış basından hayretlerle takip ettiğimiz- gibi bazı global krizler tüm kabul edilmiş gerçekleri alaşağı edebiliyor, yeni kahramanlar üretiyor. Tıpkı kısa bir süre öncesine kadar gerçek dışı bulunan Marksist teorilerin yeniden kıymete binmesi gibi. Amerika’nın arka arkaya kendisinden hiç beklenmeyen ve inandığı tüm değerlere ters düşen devletleştirmeler yapmasıyla birlikte ekonomiyle uzaktan yakından ilişkide bulunan herkes tozlu raflardan “Das Kapital”lerini çıkarıp yeniden göz gezdirmeye başladı. Bir başka örnek de senelerce ekonomi dünyasının aşırı kötümser olmakla suçlanan aykırı çocuğu Nouriel Roubini. İşler aynen Nouriel Roubini’nin söylediği gibi hızla arapsaçına dönünce Roubini bir anda dünyanın en çok dinlenilen ve saygı duyulan ekonomisti oluverdi. Ufukta herhangi bir belirtisi dahi yokken bu kadar büyük bir ekonomik krizin geleceğini bildiği için kendisini öven bir gazeteciye söyledikleri ise çok daha ilginç: “Evet krizi tüm detaylarıyla öngörebildiğim doğru ama bunun çok da abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bu öngörümden tek kuruş para kazanabilmiş değilim!” 



Sokak profesörlerinin ya da berber ekonomistlerinin yanılması çok önemli değil ama piyasalarda karar verici düzeydeki kişilerin yanıldığını görmek insanın gerçekten de ümidini kaybetmesine neden olabiliyor. Şimdilerde dünyanın nasıl kurtulacağını bilemediği en büyük salgın derdi, adeta finansal bir domuz gribi salgını olan toksik varlıklar. Atsan atılmaz satsan satılmaz durumda olan, değerlenemeyen, değerlenemediği için de büyüklükleri bir türlü tespit edilemeyip çöpe atılamayan bu şişirilmiş zehirli ürünlerle ilgili olarak eski FED Başkanı Greenspan’in daha çok kısa bir süre önce “zenginleşmenin aracı” tanımlaması yapmış olması hepimizin zihinlerinde taze ve acı bir anı olarak duruyor örneğin. Alan Greenspan, bir konut balonu oluşmasının ve patlamasının olanaksız olduğunu ısrarla iddia etmişti. Bugünlerde tezindeki boşlukları göremediği için kendisini suçladığını belirten Greenspan şöyle diyor: "Oysa ideolojimin başarılı olacağına dair 40 yıldan fazla süredir tespit ettiğim deliller vardı." 



Bilim olup olmadığı kimilerince halen tartışıladursun, diğer bilim dallarına göre iktisatın en büyük dezavantajı deney yapılmaya uygun olmamasıdır. Ekonomik deneyler maalesef laboratuarlarda değil gerçek hayatta gerçekleşiyor. Dünya ekonomisinin amiral gemisi olan bir dev firmanın batışı dünyanın diğer ucunda bambaşka bir denizde kendi halinde seyretmekte olan bir sandalı alabora etmeye maalesef yetiyor. Dolayısıyla ekonomi dünyasında diğer bilimlerin çoğunun aksine deneylerin sonuçları son derece gerçek ve çok da maliyetli oluyor. 



Yaklaşık olarak son 20 yıldır ekonomistler aslında kendi yarattıkları suni sarmallarla o kadar meşgul olup olayın özünü o kadar kaçırdılar, basit ekonomik kurallar yerine komplike modellemelere o kadar daldılar ki, sonunda adeta kendi yarattıkları sistemi taşıyamaz hale geldiler. Finansal Innovasyon sonunda kendi kendini yok edecek bir makine gibi inanılmaz bir hızla büyüdü. Dünyanın önemli iktisatçılarından MIT profesörü Lester Thurow bu konuda olayı gerçekten layıkıyla özetliyor: "Newton ve çağdaşları, bugünkü ekonomistler gibi hareket edip modern bilgisayarla tanışmış olsalardı, belki de yerçekimi kanunu asla keşfedilmeyecekti". Üstelik ekonomistlerle ilgili harika saptamanın yanında Thurow’un bu tespitinden bilgisayar öncesi dönemlerde Newton gibi bilimadamlarının internet ve Facebook’un yokluğunda sıkıntıdan bazı icatlar yaptıklarını da anlayabiliyoruz. 



Ekonomi hayatın o kadar içinde ki aslında, meğerse çocukluğumuzda bile bazı ekonomik sistemlerin ve düşüncelerin kodları bize inceden inceye verilmiş. Bir inceleme sırasında gözüme takılan ve çocukluğumuzun önemli ve zararsız mavi kahramanları Şirinler’in ekonomik sistemlerine dair çok ciddi bir ağızla yazılmış bir yazıya rastladım. Bu örnek bile Ekonominin hayatın tam içinden olduğunu ama çok da fazla ciddiye alınmaması gerektiğini gösteriyor bence... Bakın ne diyor son derece ciddi bir ekonomi kaynağında: “Şirinler’in köyünde geçerli olan bir para birimi yoktur. Takas sistemi de kullanılmaz. Herkes çalışır ve eşit olarak hakkını alır. Çizgi romanın bir bölümünde “Ekonomist Şirin” adında bir şirin ortaya çıkar. Bu şirin para birimini ortaya çıkartır ve finansal bir sistem kurar. Yarattığı sistem yüzünden köyde açlık, hırsızlık ve yozlaşma başlar. Ekonomist Şirin, tüm parayı bir mantar altında toplar, ve diğer Şirinlere faizle borç verir. Böylece bankacılığın da ilk adımlarını atar. Fakat Gargamel’in Şirinlerin para kullanmaya başladıklarını öğrenmesi ve paraları çalmak istemesi üzerine köy iyice tehlikeye girer. Ekonomist Şirin’in sisteminden vazgeçilir ve tüm Şirinler altın paralardan kurtulurlar. Böylece açık açık kapitalizmin ve bankacılığın tehlikelerinden bahsedilir, komünist düzene geri dönüldüğünde herkesin mutlu ve sağlıklı olması üstünde özenle durulur. “ 

Görüldüğü gibi Şirinler bile fazla komplike bankacılık ve finans sistemlerinin muhtemel olumsuz sonuçlarını biz insanlardan önce çözebilmişler. Mutlu mesut kendi halinde yaşayan şirin kasabaları bile bir tek Ekonomist Şirin kabusa çevirebiliyormuş. Diğer yandan bu tespit her şirin kasabaya bir ekonomist şirin gerektiği gerçeğini de değiştirmiyor. Şirin şirin vedalaşalım bu ay öyleyse.. 

“İyi geceler Ekonomist Şirin!” 
“Varsayalım iyi bir gece olacak Şirin Baba!” 



-------------------------------------------------------------------------------------------------- 



YEDİ SORU – YEDİ CEVAP 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: İki, biri merdiven olduğunu varsayar, öbürü değiştirir! 



Soru: Bir Ampülü kaç Neoklasik ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Ücret seviyesine bağlı! 



Soru: Bir Ampülü kaç klasik ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Hiçbiri, karanlık, ampulün kendini değiştirmesini sağlayacaktır! 



Soru: Bir Ampülü kaç Marksist ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Hiçbiri, ampul içinde kendi devriminin tohumunu taşımaktadır! 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Anlamsız soru, ampulün tercihi veri olarak alınmalıdır! 



Soru: Bir Ampülü kaç ekonomist değiştirir? 
Yanıt: Sekiz. Biri takarken, diğer yedisi diğer tüm verileri sabit tutmaya çalışır! 



Soru: Bir Ampülü kaç Türk ekonomist değiştirir? 
Cevap: Dolar ne olur abi? 


“Ekonomi biliminin şapkadan tavşan çıkarabilen olağanüstü bir becerisi vardır. Görünüşte gerçekçi ama deneyime dayanmayan önermelere göre. Tavşanların şapkaya nasıl girdiklerini keşfetmeye çalışmak büyüleyicidir; ama büyüye inanmayanların biraz ikna edilmeleri gerekebilir.” Hicks