Amerikan Ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerikan Ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2012 Pazartesi

[ Eylül 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Aylardır bu sayfalardaki ekonomi yazılarımızda global ekonomi, küresel kriz gibi birçok güncel konudan bahsettik. Artık biraz da kendimize dönmenin ve kendi ekonomik sistemimizi irdelemenin zamanı geldi. Bu yazıda ekonomi literatüründe yer alan ekonomi teorilerine ve bunların Türkiye ekonomisindeki karşılıklarına bir göz atacağız. Dilimizdeki bazı atasözleri varken, kalıplaşmış ekonomik teoremlerin ülkemiz ekonomisini anlatmakta ne kadar da yetersiz kaldığını göreceğiz. 


 

Tüketici Rantı 
“Bir tüketicinin belirli bir malı satın alabilmek için ödemeye razı olduğu fiyat ile piyasada oluşan ve ödediği denge fiyatı arasındaki fark olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tüketici bir mal için 5 lira ödemeye razı iken, aynı malı arzın fazlalığı ya da talebin düşüklüğü gibi nedenlerle piyasada 3 liraya bulabiliyorsa, aradaki 2 liralık fark tüketici rantını oluşturmaktadır.” 

Türkçe Yorumu: 

“Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti.” atasözü birçok ekonomik kuramı tek başına yıkabilecek, on kaplan gücünde bir atasözümüzdür. Tüketici Rantı denilen ekonomik safsata uydurulurken atalarımıza danışılmış olsaydı bu coğrafyanın ucuz tüketime ne kadar düşman olduğu da görülürdü! Pahalı malı alıp hava atabilmek varken daha ekonomik çözümleri kim ne yapsın? Aynı uçakta 2 sıra önde gidebilmek için bilet ücretinin 2 katını ödemeye razı tüketiciler varken tüketici rantından bahsetmek biraz iyimser kaçmaz mı? Bu görüşün ne kadar “bize ait” olduğunu daha iyi anlayabilmek için lütfen yabancı bir arkadaşınızla sohbet ederken “Ucuz etin yahnisi”ni kendisine tercüme edin ya da “Ucuz mal alacak kadar zengin değilim!” deyin. Yüzlerindeki anlamsız ifade kendi ekonomik kuramlarımızı oluşturmakta onlardan ne kadar ilerde olduğumuzun en güzel göstergesidir! 

Bırakınız Yapsınlar, Bıraksınız Geçsinler 
“Orijinali “laissez faire laissez passer” olan bu söylem kapitalist ekonomilerin mihenk taşlarından birisidir ve piyasalarda müdahalenin olmaması gerekliliğini savunur. Piyasaların serbestliğine inanan görüş devletin ekonomi üzerinde olabildiğince az etkisi bulunması gerektiğini, böylece özel sektörün ve piyasa ekonomisinin ticaretin serbest kalmasıyla beraber ekonomik refaha kavuşacağını düşünür. Bu düşünce özellikle Büyük Buhran sonrasında iktisadi çevrelerde popüler olmuştur. Aslında bu popüler ekonomi mottosunun tamamı "Laissez faire, laissez aller, laissez passer" şeklindedir ve bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler anlamına gelmektedir.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Sahipsiz tarlayı sel alır” , “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” atasözleri bu görüşün hem ekonomik, hem sosyal hayatımızdaki Türkçe karşıtları olarak özetlenebilir. Zaman zaman sancak tarafından esen liberalleşme rüzgarlarının etkisiyle ses yükseltse de esasen fazla özgürlük ruhumuza terstir, 600 yıl süren imparatorluğun genlerimizde bıraktığı miras sonucu kanımızda yoktur. Birazcık müdahale iyidir, çok fazla özgürlükçülük iyi değildir,devletimiz en iyisini bilir. Zaten serbest piyasa ekonomisinin beşiği olan Amerika’nın bile son krizde ekonomisine bu kadar çok ve derin müdahalelerde bulunması “Kızını dövmeyen dizini döver” atasözümüzü global ölçekte doğrulamış olmadı mı? 

Marjinal Fayda Teorisi: 

“Kişinin her ilave birim mal tüketmesi sonucu toplam faydada meydana gelen azalmadır. Tüketicinin belirli bir dönemde tükettiği mal miktarı arttıkça her ilave birim için elde ettiği fayda azalır. Marjinal faydanın bu giderek azalması durumuna azalan marjinal fayda ilkesi adı verilir. Marjinal faydanını “0”’a eşit olduğu duruma, “doyum noktası” adı verilir. Sahip olduğu gelir ile satın alabileceği en iyi mal sepetini satın almayı amaçlayan bir tüketici, bir malı doyum noktasında, içerecek bir noktada ya da aşan bir noktada asla satın almaz.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Doyulur mu doyulur mu, canana doyulur mu?” diye şarkılar yapmış ve “Kulak Arkası Sigara”yı icad etmiş bir milletin evlatlarına anlatılması en zor teori işte budur. Bu teorinin Türkçe karşıtı olan Kulak Arkası Sigara Teoremi (KAST) bize der ki: Bir malın faydası hep aynıdır. Asla azalmaz. Doyuma ulaşılmışsa da bir kenara koymakta fayda vardır.Ne de olsa “Fazla Mal Göz Çıkarmaz!” Doyma haddinden çok yapılan tüketimler ülkemizde daima bir gurur kaynağı olarak dilden dile yayılmaktadır. “Ali burda bi kere 14 pizza yemişti”, “Veli bi keresinde 70 tavuk kanadı yedi gözümüzün önünde” hepimiz için çok tanıdık kahramanlık hikayeleridir. Yiyebildiğin kadar pizza restoranlarının ülkemizde tutmama sebebi de işte tam olarak Marjinal Fayda Teorisinin ülkemiz sınırları içinde henüz kabullenilmemiş olmasıdır. 

Görünmeyen El Mekanizması 

“Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur. Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Su akar, yolunu bulur” felsefik yaklaşımıyla örtüşse de reel hayatta ve piyasalarda daha çok “Abi piyasada çok pis yabancı var!” cümlesiyle özetlenebilir. Görünmeyen bu el, olsa olsa yabancı yatırımcıların eli olabilir. Piyasalarda olup biten herşey, dünya ekonomik düzeninde artık sınırların olmamasını da hiçe sayarak yabancı yatırımcıya bağlanır. Ekonomi sohbetlerinde bunun bir aşama sonrası ülkemiz ve ülkemiz finans piyasaları üzerinde çok uluslu güçlerin oynadığı oyunlara ve “Zaten Türk’ün Türkten başka dostu yok”a gelir ki bu muhabbet başladığında ortamdan hızla uzaklaşmakta büyük fayda vardır. 

İkinci En İyi Teoremi 

“İkinci en iyi teorisi, iktisadın ideal şeması olan tam rekabetin, bütün sektörlerin hepsinde gerçekleşmediği zaman, elde edilebilen en iyi çözümün ne olacağına, bu çözüme nasıl ulaşılacağına ışık tutmaktadır”
 

Türkçe Yorumu: 

Dikkat ederseniz yabancı dillerde hem ekonomik jargonda hem de gündelik yaşamın içinde sıkça kullanılan “en iyi ikinci” diye bir terim varken güzel Türkçemizde bu tercüme terime pek de yüz vermeyiz. Çünkü Türk İnsanı herşeyin en iyisine layıktır. En iyi ikinci diye birşey yoktur, en iyi vardır. Bunu bilmek için ekonomi bilmeye de gerek yoktur, bu ülkemizde her alanda geçerli bir durumdur. İkinci bir alternatif bulmak, B planı geliştirmek gibi düşünceler başarısızlığı önceden kabul etmektir ve bizi trafikte, yatırımda, evde, işte ve sokakta yönlendiren Akdeniz kanımızın sonucu olan Bodoslama Mantığına taban tabana zıttır. 

Yaşam Boyu Gelir Hipotezi: 

“Keynes, bireylerin gelirleri doğrultusunda belirli bir hayat standardı oluşturduklarını öne sürmüştür. Buna göre kişiler gelirleri yükseldiği taktirde tüketimlerini hemen artırmamakta bir süre bekledikten sonra tüketimlerinde bir artışa gitmektedirler.” 


Türkçe Yorumu: 

“Borç yiğidin kamçısıdır.” Atasözümüzü hatırlatmak, sanırım yeterli olacaktır. Keynes’in en büyük eksiği, bu hipotezi geliştirirken bir Jules Verne öngörüsü gösteremeyip kredi kartı diye bir icadı kestirememiş olmasıdır. Çünkü kredi kartı denilen şeytan icadının da etkisiyle biz buralarda genelde kazandığımızın ortalama 3,5 katını harcar ve sürekli borç içerisinde yaşarız. Keynes Efendi, öyle kazandığının hepsini harcamamak, tüketim alışkanlıklarını hemen değiştirmemek falan bize yakışmaz. Aksine buralarda kişinin tüketimi önden gider, cüzdanı arkadan yetişmeye çalışır! Biz buralarda borçsuz adam pek sevmeyiz. 

Görüldüğü gibi bir çoğu yüzyıllarca yıllık geçmişe dayanan köklü ekonomik tez ve teoriler bu coğrafyaya adım atıldığı anda pek de işe yaramıyor. Atalarımızın yüzyıllarca önce söylediği atasözlerinin ekonomik kuramları alaşağı ettiğini görmek bize haklı bir keyif veriyor. Ancak en temel ekonomi teoremleri bile sarsabilecek kati doğruları olan bir millet olmamıza rağmen neden hala dünya ekonomisinin lideri değiliz diye soracak olursanız, cevap yine eski bir Türk atasözünde saklı: 
“Tayfanın akıllısı, dümenden uzak dururmuş.” 

TÖRKİŞ EKONOMİ !

[ Eylül 2009 - Esquire yazımdan.. ]

Aylardır bu sayfalardaki ekonomi yazılarımızda global ekonomi, küresel kriz gibi birçok güncel konudan bahsettik. Artık biraz da kendimize dönmenin ve kendi ekonomik sistemimizi irdelemenin zamanı geldi. Bu yazıda ekonomi literatüründe yer alan ekonomi teorilerine ve bunların Türkiye ekonomisindeki karşılıklarına bir göz atacağız. Dilimizdeki bazı atasözleri varken, kalıplaşmış ekonomik teoremlerin ülkemiz ekonomisini anlatmakta ne kadar da yetersiz kaldığını göreceğiz. 


 

Tüketici Rantı 
“Bir tüketicinin belirli bir malı satın alabilmek için ödemeye razı olduğu fiyat ile piyasada oluşan ve ödediği denge fiyatı arasındaki fark olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tüketici bir mal için 5 lira ödemeye razı iken, aynı malı arzın fazlalığı ya da talebin düşüklüğü gibi nedenlerle piyasada 3 liraya bulabiliyorsa, aradaki 2 liralık fark tüketici rantını oluşturmaktadır.” 

Türkçe Yorumu: 

“Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti.” atasözü birçok ekonomik kuramı tek başına yıkabilecek, on kaplan gücünde bir atasözümüzdür. Tüketici Rantı denilen ekonomik safsata uydurulurken atalarımıza danışılmış olsaydı bu coğrafyanın ucuz tüketime ne kadar düşman olduğu da görülürdü! Pahalı malı alıp hava atabilmek varken daha ekonomik çözümleri kim ne yapsın? Aynı uçakta 2 sıra önde gidebilmek için bilet ücretinin 2 katını ödemeye razı tüketiciler varken tüketici rantından bahsetmek biraz iyimser kaçmaz mı? Bu görüşün ne kadar “bize ait” olduğunu daha iyi anlayabilmek için lütfen yabancı bir arkadaşınızla sohbet ederken “Ucuz etin yahnisi”ni kendisine tercüme edin ya da “Ucuz mal alacak kadar zengin değilim!” deyin. Yüzlerindeki anlamsız ifade kendi ekonomik kuramlarımızı oluşturmakta onlardan ne kadar ilerde olduğumuzun en güzel göstergesidir! 

Bırakınız Yapsınlar, Bıraksınız Geçsinler 
“Orijinali “laissez faire laissez passer” olan bu söylem kapitalist ekonomilerin mihenk taşlarından birisidir ve piyasalarda müdahalenin olmaması gerekliliğini savunur. Piyasaların serbestliğine inanan görüş devletin ekonomi üzerinde olabildiğince az etkisi bulunması gerektiğini, böylece özel sektörün ve piyasa ekonomisinin ticaretin serbest kalmasıyla beraber ekonomik refaha kavuşacağını düşünür. Bu düşünce özellikle Büyük Buhran sonrasında iktisadi çevrelerde popüler olmuştur. Aslında bu popüler ekonomi mottosunun tamamı "Laissez faire, laissez aller, laissez passer" şeklindedir ve bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler anlamına gelmektedir.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Sahipsiz tarlayı sel alır” , “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” atasözleri bu görüşün hem ekonomik, hem sosyal hayatımızdaki Türkçe karşıtları olarak özetlenebilir. Zaman zaman sancak tarafından esen liberalleşme rüzgarlarının etkisiyle ses yükseltse de esasen fazla özgürlük ruhumuza terstir, 600 yıl süren imparatorluğun genlerimizde bıraktığı miras sonucu kanımızda yoktur. Birazcık müdahale iyidir, çok fazla özgürlükçülük iyi değildir,devletimiz en iyisini bilir. Zaten serbest piyasa ekonomisinin beşiği olan Amerika’nın bile son krizde ekonomisine bu kadar çok ve derin müdahalelerde bulunması “Kızını dövmeyen dizini döver” atasözümüzü global ölçekte doğrulamış olmadı mı? 

Marjinal Fayda Teorisi: 

“Kişinin her ilave birim mal tüketmesi sonucu toplam faydada meydana gelen azalmadır. Tüketicinin belirli bir dönemde tükettiği mal miktarı arttıkça her ilave birim için elde ettiği fayda azalır. Marjinal faydanın bu giderek azalması durumuna azalan marjinal fayda ilkesi adı verilir. Marjinal faydanını “0”’a eşit olduğu duruma, “doyum noktası” adı verilir. Sahip olduğu gelir ile satın alabileceği en iyi mal sepetini satın almayı amaçlayan bir tüketici, bir malı doyum noktasında, içerecek bir noktada ya da aşan bir noktada asla satın almaz.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Doyulur mu doyulur mu, canana doyulur mu?” diye şarkılar yapmış ve “Kulak Arkası Sigara”yı icad etmiş bir milletin evlatlarına anlatılması en zor teori işte budur. Bu teorinin Türkçe karşıtı olan Kulak Arkası Sigara Teoremi (KAST) bize der ki: Bir malın faydası hep aynıdır. Asla azalmaz. Doyuma ulaşılmışsa da bir kenara koymakta fayda vardır.Ne de olsa “Fazla Mal Göz Çıkarmaz!” Doyma haddinden çok yapılan tüketimler ülkemizde daima bir gurur kaynağı olarak dilden dile yayılmaktadır. “Ali burda bi kere 14 pizza yemişti”, “Veli bi keresinde 70 tavuk kanadı yedi gözümüzün önünde” hepimiz için çok tanıdık kahramanlık hikayeleridir. Yiyebildiğin kadar pizza restoranlarının ülkemizde tutmama sebebi de işte tam olarak Marjinal Fayda Teorisinin ülkemiz sınırları içinde henüz kabullenilmemiş olmasıdır. 

Görünmeyen El Mekanizması 

“Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur. Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner.”
 

Türkçe Yorumu: 

“Su akar, yolunu bulur” felsefik yaklaşımıyla örtüşse de reel hayatta ve piyasalarda daha çok “Abi piyasada çok pis yabancı var!” cümlesiyle özetlenebilir. Görünmeyen bu el, olsa olsa yabancı yatırımcıların eli olabilir. Piyasalarda olup biten herşey, dünya ekonomik düzeninde artık sınırların olmamasını da hiçe sayarak yabancı yatırımcıya bağlanır. Ekonomi sohbetlerinde bunun bir aşama sonrası ülkemiz ve ülkemiz finans piyasaları üzerinde çok uluslu güçlerin oynadığı oyunlara ve “Zaten Türk’ün Türkten başka dostu yok”a gelir ki bu muhabbet başladığında ortamdan hızla uzaklaşmakta büyük fayda vardır. 

İkinci En İyi Teoremi 

“İkinci en iyi teorisi, iktisadın ideal şeması olan tam rekabetin, bütün sektörlerin hepsinde gerçekleşmediği zaman, elde edilebilen en iyi çözümün ne olacağına, bu çözüme nasıl ulaşılacağına ışık tutmaktadır”
 

Türkçe Yorumu: 

Dikkat ederseniz yabancı dillerde hem ekonomik jargonda hem de gündelik yaşamın içinde sıkça kullanılan “en iyi ikinci” diye bir terim varken güzel Türkçemizde bu tercüme terime pek de yüz vermeyiz. Çünkü Türk İnsanı herşeyin en iyisine layıktır. En iyi ikinci diye birşey yoktur, en iyi vardır. Bunu bilmek için ekonomi bilmeye de gerek yoktur, bu ülkemizde her alanda geçerli bir durumdur. İkinci bir alternatif bulmak, B planı geliştirmek gibi düşünceler başarısızlığı önceden kabul etmektir ve bizi trafikte, yatırımda, evde, işte ve sokakta yönlendiren Akdeniz kanımızın sonucu olan Bodoslama Mantığına taban tabana zıttır. 

Yaşam Boyu Gelir Hipotezi: 

“Keynes, bireylerin gelirleri doğrultusunda belirli bir hayat standardı oluşturduklarını öne sürmüştür. Buna göre kişiler gelirleri yükseldiği taktirde tüketimlerini hemen artırmamakta bir süre bekledikten sonra tüketimlerinde bir artışa gitmektedirler.” 


Türkçe Yorumu: 

“Borç yiğidin kamçısıdır.” Atasözümüzü hatırlatmak, sanırım yeterli olacaktır. Keynes’in en büyük eksiği, bu hipotezi geliştirirken bir Jules Verne öngörüsü gösteremeyip kredi kartı diye bir icadı kestirememiş olmasıdır. Çünkü kredi kartı denilen şeytan icadının da etkisiyle biz buralarda genelde kazandığımızın ortalama 3,5 katını harcar ve sürekli borç içerisinde yaşarız. Keynes Efendi, öyle kazandığının hepsini harcamamak, tüketim alışkanlıklarını hemen değiştirmemek falan bize yakışmaz. Aksine buralarda kişinin tüketimi önden gider, cüzdanı arkadan yetişmeye çalışır! Biz buralarda borçsuz adam pek sevmeyiz. 

Görüldüğü gibi bir çoğu yüzyıllarca yıllık geçmişe dayanan köklü ekonomik tez ve teoriler bu coğrafyaya adım atıldığı anda pek de işe yaramıyor. Atalarımızın yüzyıllarca önce söylediği atasözlerinin ekonomik kuramları alaşağı ettiğini görmek bize haklı bir keyif veriyor. Ancak en temel ekonomi teoremleri bile sarsabilecek kati doğruları olan bir millet olmamıza rağmen neden hala dünya ekonomisinin lideri değiliz diye soracak olursanız, cevap yine eski bir Türk atasözünde saklı: 
“Tayfanın akıllısı, dümenden uzak dururmuş.” 

29 Kasım 2009 Pazar

[ Kasım 2008 - Esquire ]
 
Son iki aydır en kallavi ekonomistlerden sokaktaki simitçiye kadar herkesin dilinde Amerika ve Amerika’nın sebep olduğu küresel kriz var. Mickey Mouse’den beri gelmiş geçmiş karizmatik Amerikalı olan oğul Bush’un tüm dünya gözünde ülke imajını soktuğu durumu bir kenara koyarsak son yaşanan ve etkileri sürmekte olan krizin her birimizi etkilediği bir gerçek. Dünyanın koca bir köy olduğu teziyle beslenen küreselleşme krizi, köy muhtarının beceriksiz tavırlarıyla kabusa dönüşüveriyor!

Aslında her şey 2000 sonrasında “Dotcom” balonun patlaması ile başladı. Hatırlarsınız, dotcom krizi, aşırı şişirilmiş ve değerlenmiş teknoloji şirketlerinin patlaması idi. Bu kriz sonrasında faizler çok ciddi oranlarda geri çekilmiş bu faiz seviyelerinden borçlanmak cazip hale gelmiş, bu da yeni bir balona ihtiyaç duyan Amerikan Ekonomisinde Mortgage dönemini başlatmıştı. Mortgage içinde bulunduğumuz dönemde “tu kaka” bir sözcüğe dönüşmüş olsa da esasen istikrarlı ekonomilerde uzun vadeli konut kredileri için oluşmuş son derece aklı başında bir sistemdir. Ama esas problem alım gücü düşük tüketicilere hitap eden “subprime mortgage” yani eşik altı kredilerdi. Durmadan şişen emlak ve tabii ki beraberinde Mortgage piyasası 2006’nın ikinci yarısında konut sektöründeki durgunluk, faizlerin yeniden yükselmesi ve gayrimenkul fiyatlarının düşmeye başlaması gibi zincirleme bir etkiyle sıkıntıya girdi. Bundan sonrası baş döndürücü bir hızla ve çorap söküğü gibi geldi. Mortgage kredileri ikincil piyasalarda satıldı, bunlar basit bir anlatımla bir havuz sisteminde toplandı, hisseler haline yatırımcılara satıldı. Hepsi alanlarında birer efsane ve kimisi yüzyıllarca süren, işin kitabını yazmış olan yatırım firmaları da virusu harika paketlerle dünya üzerindeki milyonlarca yatırımcıya sundular. Buluşcu finans mühendisleri, girişimci brokerlar, fazla hevesli tüketiciler ve fazla özgüvenli yatırım bankaları elele vererek mükemmel sonu hazırladılar!

Bu saadet zincirinin kırılmasıyla birer birer finans devleri çöktü, kredi krizleri ortaya çıktı –ki bu en kötüsü, çünkü güven krizinin baş göstermesi tüm dünyada ekonomik aktivitelerin nerdeyse durmasına yol açıyor-, bankalar birbirine borç vermeme noktasına geldi, şirketler ve hatta ülkeler hızla küçülmeye başladı. Hiç kimse “Canım Amerika batarsa batsın bize ne!” diyemeyeceğini anladı, çünkü bu kriz sadece finansal piyasaların aktörlerini değil, evinde olan bitenden habersiz oturanları da vurdu. Üstelik sadece çıkış yeri olan Amerika’da değil, tüm dünyada…

Bırakınız yapsınlar, bırakınız batsınlar! (mı) ?

Bu dönem doğru bildiğimiz birçok kavramın sorgulandığı tarihi bir dönem de oldu. Bu kavramların en başında serbest ekonomi geliyor…Kapitalizm ve serbest ekonominin beşiği Amerika’da devletleştirmeler yapıldığını görmek, bir gecede İngiltere’nin milli sporunun güreşe dönüşmesini izlemek gibiydi hepimiz için..Bu devletleştirmeler olayın vehametini en ciddi şekilde ortaya koydu. Bütün dünya Amerika’ya pisliğini temizle der gibi bakarken ve endişeyle beklerken Amerikan yönetimi pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da geç kalan yetersiz müdahalelerde bulundu. Amerika’nın açıkladığı önlemler savaştan ağır yaralı çıkmış bir askere yara bandı yapıştırmak gibi adeta. Ancak Avrupa bölgesinin de şu ana kadar çok farklı davranamadığını eklemek gerek. Euro bölgesi hem finansal açıdan bir birliğin aslında hiçbir zaman oluşmamış olması hem de kanlarından gelen bir snobluğun doğal sonucu olarak burunlarından kıl aldırmamaya devam ediyor, tüm suçu Amerika’ya atıyor, bankacılık sistemlerinin göreceli olarak daha sağlam olduğunu nasıl oluyorsa iddia etmeye devam ediyor ama aslında halen onlar da dişe dokunur bir adım atmış değiller. Avrupa’da “Amerikalı” demenin nerdeyse bir hakaret olarak algılandığını düşünürsek (Muhalif Avrupalılar, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi “Fransa’nın ilk Amerikalı Başkanı” olarak nitelendiriyor örneğin) bu tavırları sürecek gibi görünüyor. Yani finansal klişelerden biri olan “Amerika hapşırırsa dünya nezle olur” sözü “Amerika hapşırıyor, Çok yaşa diyen çıkmıyor” şeklinde değiştirilebilir bu dönemde. Tüm önemli global oyuncular bu vebanın kendilerine ne kadar bulaştığının hesabını yapıyorlar. Hasar tespitinin ardından kendilerinden dişe dokunur reçeteler beklense de, krize neden olan finansal enstrümanların basitlikten uzaklaşmış komplike bir hal almış olması, türev ürünlerin kaldıraç etkisi gibi nedenler hasarın ve süren global riskin büyüklüğünün halen net olarak hesaplanamamasına neden oluyor.

Bize ne olur?

Olan bitenin Türkiye’ye etkilerini düşünürken sağlıktan ekonomiye her türlü berber sohbetinde kurtarıcımız olan büyük Türk söylemi “Bize bir şey olmaz!”ı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Çünkü olur, oluyor... IMKB’nin %70’ini yabancı yatırımcıların oluşturduğunu, reel sektörde de ciddi global ortaklıklar içinde olunduğunu unutmamak lazım. Global Ekonomiyi bu denli etkileyen ve hatta kuralları, teoremleri değiştiren böyle derin bir krizden etkilenmemeyi ummak ancak iyimserlik olabilir. Tüm global kriz ve resesyonu bir kenara koysak bile, dillere destan cari açığımız, hiç eksik olmayan siyasi istikrarsızlığımız, sonu gelmeyen politik çekişmelerimizle dışardan çok cazip görünmediğimiz kesin. Hele ki yatırım kararlarında aynı potada değerlendirildiğimiz Brezilya ya da Rusya gibi diğer gelişmekte olan piyasalarla kıyaslanınca maalesef çok da keyif veren bir görüntü yok. Krizlerin fırsata dönüşebileceği şu ara sıkça konuşuluyor, bu konuşulurken de enteresan bir şekilde Çincede Kriz ve Fırsat için kullanılan kelimenin aynı olması örnek veriliyor. Ama bu bizi pek heveslendirmesin, zira güzel Türkçemiz bir hayli geniş bir kelime haznesine sahip!!

Sakallı adam haklı mı çıkacak?

ABD’den çıkıp gitgide dallanıp budaklanarak küresel hal alan bu kriz aynı zamanda Karl Marx’ın kapitalist krizler konusundaki analizlerine de iade-i itibar yapılmasına neden oldu. Sem Amcayla Sakallı amcanın kavgasında,sakallı amca çok ağır bir kroşe indirmiş durumda. Sem Amca’nın gardı düştü, köşeler sessiz, seyirciler şaşkın…
Şu ana kadar pek de sorgulanmamış olan “Amerikan Tarzı” sorgulanmaya başladı. Amerika’nın on yıllar boyu ihraç ettiği tüketim alışkanlıkları, büyük evler, büyük arabalar, büyük porsiyonlar küçülmeye başlıyor. Bunun yanı sıra değişen dünya düzeninde felsefesinden ekonomisine kadar tevazu ve az tüketmeye dayanan Uzakdoğu ve Hindistan ekonomileri dikkat çekmeye başlıyor. Bu iki kutubun dışında bir de körfez ülkeleri var ki bambaşka bir konu…Paçalarından petrol ve dolar akan Arapların bugüne kadar ABD denince akla gelen 2-3 markadan biri olan Citibank’in hissedarı olması ve daha ötesi birer kurtarıcı olarak görülmesi son derece manidar. Yakın gelecekte altın kaplama Ferrari’lerle station Lamborghini’ler Wall Street’te cirit atmaya başlarsa kimse şaşırmasın! Tabii Wall Street kalırsa…

Go Lehman Sisters!

ABD’de kriz yaşanırken ve biz bu krizi tüm klişe görüntüler eşliğinde (dolar sayan adam, iki elinin asında başını tutmuş “eyvahhh!” ya da muhtemelen “ooh shit!” diyen broker, para sayma makinesi, düşen bir grafik) izlerken bu görüntülere yenileri eklendi. O da ellerinde kutularıyla iş yerlerini boşaltan Lehman çalışanları. Biz okyanusun bu tarafında onlar için üzülürken sürpriz bir şekilde bu işi keyifle yaptıklarını hatta bu işten para bile kazandıklarını görüyoruz. İşi para kazanmak olan finansçılar burada da boş durmuyorlar. Lehman Brothers çalışanları artık tarihe karışan şirketlerinin kupa, golf sopası, bardak, şapka gibi hatıra eşyalarını E-Bay’de açık artırmaya koydular. Bazılarının bu işten ciddi paralar kazandıkları söyleniyor. Lehman Brothers’ın bayanları için ise şans kapıyı daha farklı bir biçimde çalmış durumda. Aynı Enron skandalı sonrasında yaptıkları gibi bazı erkek dergileri çoktan Lehman kızlarının peşine düşüp büyük paralar önermişler bile.

Yeni Balon ne olacak?

Neticede şu an görünen o ki, bu içinden çok kolay çıkılabilecek bir durum değil. Sonucunda taşların yerinden oynayacağı, kuralların değişeceği ciddi bir yapısal kriz. Birçok finans devinin zarar görmesine, bazılarının batmasına ve istisnasız hepsinin zarar görmesine neden oldu ve olacak. Kimsenin “Too big to fail” yani kaybedemeyecek/batamayacak kadar büyük olmadığını, global dünyada birinin krizinin herkesin krizi olduğunu gösterdi. Bundan sonrası için tahminde bulunabilmek çok güç. Sarsılan Amerikan Ekonomisinde takip eden dönemde bir kredi kartı krizinin yaşanabileceği, bunun şiddetinin emlak krizinin birkaç katı olacağı hiç de uzak olmayan senaryolardan birisi. Önümüzdeki dönemde, yatırımcıların bu yaşananların “açgözlülüğün krizi” olduğunu unutmadan çok komplike olmayan, daha basit, daha klasik yatırım araçlarına yöneleceği ve daha temkinli davranacağı görülüyor. Balonlarla beslenen ABD Ekonomisi ise dotcom ve mortgage balonlarının gürültülü bir şekilde patlamasından sonra mutlaka yeni bir balon bulacaktır. Ama dünya bu sefer o balona tutunmak için can atacak mı bu tartışılır…

AMERİKA BATAR MI?

[ Kasım 2008 - Esquire ]
 
Son iki aydır en kallavi ekonomistlerden sokaktaki simitçiye kadar herkesin dilinde Amerika ve Amerika’nın sebep olduğu küresel kriz var. Mickey Mouse’den beri gelmiş geçmiş karizmatik Amerikalı olan oğul Bush’un tüm dünya gözünde ülke imajını soktuğu durumu bir kenara koyarsak son yaşanan ve etkileri sürmekte olan krizin her birimizi etkilediği bir gerçek. Dünyanın koca bir köy olduğu teziyle beslenen küreselleşme krizi, köy muhtarının beceriksiz tavırlarıyla kabusa dönüşüveriyor!

Aslında her şey 2000 sonrasında “Dotcom” balonun patlaması ile başladı. Hatırlarsınız, dotcom krizi, aşırı şişirilmiş ve değerlenmiş teknoloji şirketlerinin patlaması idi. Bu kriz sonrasında faizler çok ciddi oranlarda geri çekilmiş bu faiz seviyelerinden borçlanmak cazip hale gelmiş, bu da yeni bir balona ihtiyaç duyan Amerikan Ekonomisinde Mortgage dönemini başlatmıştı. Mortgage içinde bulunduğumuz dönemde “tu kaka” bir sözcüğe dönüşmüş olsa da esasen istikrarlı ekonomilerde uzun vadeli konut kredileri için oluşmuş son derece aklı başında bir sistemdir. Ama esas problem alım gücü düşük tüketicilere hitap eden “subprime mortgage” yani eşik altı kredilerdi. Durmadan şişen emlak ve tabii ki beraberinde Mortgage piyasası 2006’nın ikinci yarısında konut sektöründeki durgunluk, faizlerin yeniden yükselmesi ve gayrimenkul fiyatlarının düşmeye başlaması gibi zincirleme bir etkiyle sıkıntıya girdi. Bundan sonrası baş döndürücü bir hızla ve çorap söküğü gibi geldi. Mortgage kredileri ikincil piyasalarda satıldı, bunlar basit bir anlatımla bir havuz sisteminde toplandı, hisseler haline yatırımcılara satıldı. Hepsi alanlarında birer efsane ve kimisi yüzyıllarca süren, işin kitabını yazmış olan yatırım firmaları da virusu harika paketlerle dünya üzerindeki milyonlarca yatırımcıya sundular. Buluşcu finans mühendisleri, girişimci brokerlar, fazla hevesli tüketiciler ve fazla özgüvenli yatırım bankaları elele vererek mükemmel sonu hazırladılar!

Bu saadet zincirinin kırılmasıyla birer birer finans devleri çöktü, kredi krizleri ortaya çıktı –ki bu en kötüsü, çünkü güven krizinin baş göstermesi tüm dünyada ekonomik aktivitelerin nerdeyse durmasına yol açıyor-, bankalar birbirine borç vermeme noktasına geldi, şirketler ve hatta ülkeler hızla küçülmeye başladı. Hiç kimse “Canım Amerika batarsa batsın bize ne!” diyemeyeceğini anladı, çünkü bu kriz sadece finansal piyasaların aktörlerini değil, evinde olan bitenden habersiz oturanları da vurdu. Üstelik sadece çıkış yeri olan Amerika’da değil, tüm dünyada…

Bırakınız yapsınlar, bırakınız batsınlar! (mı) ?

Bu dönem doğru bildiğimiz birçok kavramın sorgulandığı tarihi bir dönem de oldu. Bu kavramların en başında serbest ekonomi geliyor…Kapitalizm ve serbest ekonominin beşiği Amerika’da devletleştirmeler yapıldığını görmek, bir gecede İngiltere’nin milli sporunun güreşe dönüşmesini izlemek gibiydi hepimiz için..Bu devletleştirmeler olayın vehametini en ciddi şekilde ortaya koydu. Bütün dünya Amerika’ya pisliğini temizle der gibi bakarken ve endişeyle beklerken Amerikan yönetimi pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da geç kalan yetersiz müdahalelerde bulundu. Amerika’nın açıkladığı önlemler savaştan ağır yaralı çıkmış bir askere yara bandı yapıştırmak gibi adeta. Ancak Avrupa bölgesinin de şu ana kadar çok farklı davranamadığını eklemek gerek. Euro bölgesi hem finansal açıdan bir birliğin aslında hiçbir zaman oluşmamış olması hem de kanlarından gelen bir snobluğun doğal sonucu olarak burunlarından kıl aldırmamaya devam ediyor, tüm suçu Amerika’ya atıyor, bankacılık sistemlerinin göreceli olarak daha sağlam olduğunu nasıl oluyorsa iddia etmeye devam ediyor ama aslında halen onlar da dişe dokunur bir adım atmış değiller. Avrupa’da “Amerikalı” demenin nerdeyse bir hakaret olarak algılandığını düşünürsek (Muhalif Avrupalılar, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi “Fransa’nın ilk Amerikalı Başkanı” olarak nitelendiriyor örneğin) bu tavırları sürecek gibi görünüyor. Yani finansal klişelerden biri olan “Amerika hapşırırsa dünya nezle olur” sözü “Amerika hapşırıyor, Çok yaşa diyen çıkmıyor” şeklinde değiştirilebilir bu dönemde. Tüm önemli global oyuncular bu vebanın kendilerine ne kadar bulaştığının hesabını yapıyorlar. Hasar tespitinin ardından kendilerinden dişe dokunur reçeteler beklense de, krize neden olan finansal enstrümanların basitlikten uzaklaşmış komplike bir hal almış olması, türev ürünlerin kaldıraç etkisi gibi nedenler hasarın ve süren global riskin büyüklüğünün halen net olarak hesaplanamamasına neden oluyor.

Bize ne olur?

Olan bitenin Türkiye’ye etkilerini düşünürken sağlıktan ekonomiye her türlü berber sohbetinde kurtarıcımız olan büyük Türk söylemi “Bize bir şey olmaz!”ı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Çünkü olur, oluyor... IMKB’nin %70’ini yabancı yatırımcıların oluşturduğunu, reel sektörde de ciddi global ortaklıklar içinde olunduğunu unutmamak lazım. Global Ekonomiyi bu denli etkileyen ve hatta kuralları, teoremleri değiştiren böyle derin bir krizden etkilenmemeyi ummak ancak iyimserlik olabilir. Tüm global kriz ve resesyonu bir kenara koysak bile, dillere destan cari açığımız, hiç eksik olmayan siyasi istikrarsızlığımız, sonu gelmeyen politik çekişmelerimizle dışardan çok cazip görünmediğimiz kesin. Hele ki yatırım kararlarında aynı potada değerlendirildiğimiz Brezilya ya da Rusya gibi diğer gelişmekte olan piyasalarla kıyaslanınca maalesef çok da keyif veren bir görüntü yok. Krizlerin fırsata dönüşebileceği şu ara sıkça konuşuluyor, bu konuşulurken de enteresan bir şekilde Çincede Kriz ve Fırsat için kullanılan kelimenin aynı olması örnek veriliyor. Ama bu bizi pek heveslendirmesin, zira güzel Türkçemiz bir hayli geniş bir kelime haznesine sahip!!

Sakallı adam haklı mı çıkacak?

ABD’den çıkıp gitgide dallanıp budaklanarak küresel hal alan bu kriz aynı zamanda Karl Marx’ın kapitalist krizler konusundaki analizlerine de iade-i itibar yapılmasına neden oldu. Sem Amcayla Sakallı amcanın kavgasında,sakallı amca çok ağır bir kroşe indirmiş durumda. Sem Amca’nın gardı düştü, köşeler sessiz, seyirciler şaşkın…
Şu ana kadar pek de sorgulanmamış olan “Amerikan Tarzı” sorgulanmaya başladı. Amerika’nın on yıllar boyu ihraç ettiği tüketim alışkanlıkları, büyük evler, büyük arabalar, büyük porsiyonlar küçülmeye başlıyor. Bunun yanı sıra değişen dünya düzeninde felsefesinden ekonomisine kadar tevazu ve az tüketmeye dayanan Uzakdoğu ve Hindistan ekonomileri dikkat çekmeye başlıyor. Bu iki kutubun dışında bir de körfez ülkeleri var ki bambaşka bir konu…Paçalarından petrol ve dolar akan Arapların bugüne kadar ABD denince akla gelen 2-3 markadan biri olan Citibank’in hissedarı olması ve daha ötesi birer kurtarıcı olarak görülmesi son derece manidar. Yakın gelecekte altın kaplama Ferrari’lerle station Lamborghini’ler Wall Street’te cirit atmaya başlarsa kimse şaşırmasın! Tabii Wall Street kalırsa…

Go Lehman Sisters!

ABD’de kriz yaşanırken ve biz bu krizi tüm klişe görüntüler eşliğinde (dolar sayan adam, iki elinin asında başını tutmuş “eyvahhh!” ya da muhtemelen “ooh shit!” diyen broker, para sayma makinesi, düşen bir grafik) izlerken bu görüntülere yenileri eklendi. O da ellerinde kutularıyla iş yerlerini boşaltan Lehman çalışanları. Biz okyanusun bu tarafında onlar için üzülürken sürpriz bir şekilde bu işi keyifle yaptıklarını hatta bu işten para bile kazandıklarını görüyoruz. İşi para kazanmak olan finansçılar burada da boş durmuyorlar. Lehman Brothers çalışanları artık tarihe karışan şirketlerinin kupa, golf sopası, bardak, şapka gibi hatıra eşyalarını E-Bay’de açık artırmaya koydular. Bazılarının bu işten ciddi paralar kazandıkları söyleniyor. Lehman Brothers’ın bayanları için ise şans kapıyı daha farklı bir biçimde çalmış durumda. Aynı Enron skandalı sonrasında yaptıkları gibi bazı erkek dergileri çoktan Lehman kızlarının peşine düşüp büyük paralar önermişler bile.

Yeni Balon ne olacak?

Neticede şu an görünen o ki, bu içinden çok kolay çıkılabilecek bir durum değil. Sonucunda taşların yerinden oynayacağı, kuralların değişeceği ciddi bir yapısal kriz. Birçok finans devinin zarar görmesine, bazılarının batmasına ve istisnasız hepsinin zarar görmesine neden oldu ve olacak. Kimsenin “Too big to fail” yani kaybedemeyecek/batamayacak kadar büyük olmadığını, global dünyada birinin krizinin herkesin krizi olduğunu gösterdi. Bundan sonrası için tahminde bulunabilmek çok güç. Sarsılan Amerikan Ekonomisinde takip eden dönemde bir kredi kartı krizinin yaşanabileceği, bunun şiddetinin emlak krizinin birkaç katı olacağı hiç de uzak olmayan senaryolardan birisi. Önümüzdeki dönemde, yatırımcıların bu yaşananların “açgözlülüğün krizi” olduğunu unutmadan çok komplike olmayan, daha basit, daha klasik yatırım araçlarına yöneleceği ve daha temkinli davranacağı görülüyor. Balonlarla beslenen ABD Ekonomisi ise dotcom ve mortgage balonlarının gürültülü bir şekilde patlamasından sonra mutlaka yeni bir balon bulacaktır. Ama dünya bu sefer o balona tutunmak için can atacak mı bu tartışılır…