İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız.
İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız.
Aşağıdaki müthiş metin Mary Schimch adlı bir yazarın Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde yayınladığı bir yazı. Olağanüstü yetenek Baz Luhrmann ise bu metni içeren bir klip yapmıştır ve kendi sesiyle okumuştu. Klibi de en aşağıda görebilirsiniz. Öğüt dinlemekten nefret eden jenerasyonun bir üyesi olarak buna bayıldım, hepinizle paylaşmak istedim.. " Eğer size gelecek için bir öğütte bulunacak olsaydım, bu güneş kremi olurdu. güneş kreminin uzun süreli yararları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır ancak vereceğim diğer öğütlerin hepsi kendi dolambaçlı deneyimlerinden daha güvenilir değildir. Şimdi bu öğütleri dağıtacağım.
Gençliğinizin gücünün ve güzelliğinin keyfini çıkarın ya da boş verin. Gençliğinizin gücünü ve güzelliğini kaybolana kadar anlamayacaksınız. ama bana güvenin, 20 yıl içinde, fotoğraflarınıza geri dönüp bakacak ve ne kadar çok imkanınızın olduğunu ve ne kadar göz alıcı göründüğünüzü kavrayacaksınız. Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.
Gelecek için endişelenmeyin ya da endişelenin, ama bilin ki endişelenmek ancak bir cebir denklemini sakız çiğneyerek çözmek kadar etkilidir. Hayatınızdaki gerçek sorunlar endişelenen aklınızın ucundan bile geçmeyecek sorunlardır, sıradan bir salı günü saat 4’te boş bir anınızda yakalayan cinsten.
Her gün sizi korkutan bir şey yapın.
Şarkı söyleyin.
Eğer insanların kalplerine karşı kayıtsız kalmayın. Sizinkine kayıtsız kalan insanları da boş verin.
Gevşeyin.
Zamanınızı kıskançlıkla heba etmeyin. Bazen öndesinizdir, bazen geride. Yarış uzun ve sonunda sadece kendinizledir.
Aldığınız iltifatları hatırlayın. Hakaretleri unutun. Eğer bunu başarabilirseniz, bana nasıl yaptığınızı anlatın.
Eski aşk mektuplarınızı saklayın. Eski banka evraklarınızı atın.
Gerinin.
Eğer hayatınızla ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22’sinde hayatlarıyla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bildiğim bazı 40 yaşındaki ilginç insanlar ise hala bilmiyor.
Yeterince kalsiyum alın.
Dizlerinize nazik davranın. Gittiklerinde onları özleyeceksiniz.
Belki evleneceksiniz, belki evlenmeyeceksiniz. Belki çocuğunuz olacak belki olmayacak. Belki 40’ında boşanacaksınız, belki 75. Evlilik yıldönümünüzde çılgın tavuk dansını yapacaksınız. Ne yaparsanız yapın, kendinizi çok fazla kutlamayın, çok da fazla azarlamayın. Seçimleriniz yarı yarıya şanstır. Diğer bütün insanların da.
Vücudunuzun keyfini çıkarın. Onu her şekilde kullanın. Ondan ya da başka insanların onun hakkında düşündüklerinden korkmayın. O sahip olacağınız en muhteşem enstrümandır.
Dans etin, oturma odanız dışında edecek hiçbir yer olmamasına rağmen de olsa.
Talimatları okuyun, onlara uymasanız bile.
Güzellik dergilerini okumayın. Onlar sizi sadece çirkin hissettirecektir.
Ebeveynlerinizi tanıyın. Ne zaman göçüp gideceklerini hiç bir zaman bilemezsiniz.
Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar geçmişinizle aranızdaki en kuvvetli bağdır ve büyük ihtimalle gelecekte sizinle birlikte kalacak insanlardır.
Arkadaşların gelip geçici olduğunu anlayın, ama sadece en değerli birkaç tanesine tutunmanız gerektiğini bilerek. Yaşadığınız yer ve yaşam tarzındaki uzaklıkları kapatmak için çok çalışın, çünkü yaşlandıkça sizi gençken tanıyan insanlara daha çok ihtiyacınız olacak.
New York’ta bir kez yaşayın, ama sizi çok sert kılmadan ayrılın.
Kuzey California’da bir kez yaşayın, ama sizi çok yumuşak kılmadan ayrılın.
Gezin.
Bazı vazgeçilmez gerçekleri kabullenin: fiyatlar yükselecektir, politikacılar kandıracaktır. Siz de yaşlanacaksınız. Ve yaşlandığınız zaman, genç olduğunuz zamanlarda fiyatların makul, politikacıların soylu ve çocukların büyüklerini saydığını söyleyeceksiniz.
Büyüklerinize saygı duyun.
Başka kimsenin size destek olmasını beklemeyin. Belki güven fonunuz vardır. Belki de zenginliğiniz olacaktır. Ama her birinin ne zaman tükeneceğini hiçbir zaman bilemezsiniz.
Saçınızla fazla oynamayın, 40’ınıza geldiğiniz zaman 85’inde görünecektir.
Kimin öğütlerine kulak verdiğinize dikkat edin, ama öğüt verenler konusunda sabırlı olun. Öğüt bir tür nostaljidir. Öğüt vermek, onu çöplükten çekip, temizleyip, çirkin kısımlarını boyayarak geri dönüştürerek değerinden daha değerli hale getirmektir.
Wear Sunscreen is the common name[1] of an essay written as a potential commencement speech by Mary Schmich, and published in a June 1997 Chicago Tribunecolumn titled "Advice, like youth, probably just wasted on the young". The text, giving a series of general advice intended to live a happier life and avoid common frustrations, spread massively via viral email, often erroneously attributed to author Kurt Vonnegut as an actual commencement speech he would have given at MIT.
The essay became the basis for a successful spoken word song released in 1998 by Baz Luhrmann, "Everybody's Free (To Wear Sunscreen)", also known as the Sunscreen Song.[2] The song itself inspired numerous parodies.
Aşağıdaki müthiş metin Mary Schimch adlı bir yazarın Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde yayınladığı bir yazı. Olağanüstü yetenek Baz Luhrmann ise bu metni içeren bir klip yapmıştır ve kendi sesiyle okumuştu. Klibi de en aşağıda görebilirsiniz. Öğüt dinlemekten nefret eden jenerasyonun bir üyesi olarak buna bayıldım, hepinizle paylaşmak istedim.. " Eğer size gelecek için bir öğütte bulunacak olsaydım, bu güneş kremi olurdu. güneş kreminin uzun süreli yararları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır ancak vereceğim diğer öğütlerin hepsi kendi dolambaçlı deneyimlerinden daha güvenilir değildir. Şimdi bu öğütleri dağıtacağım.
Gençliğinizin gücünün ve güzelliğinin keyfini çıkarın ya da boş verin. Gençliğinizin gücünü ve güzelliğini kaybolana kadar anlamayacaksınız. ama bana güvenin, 20 yıl içinde, fotoğraflarınıza geri dönüp bakacak ve ne kadar çok imkanınızın olduğunu ve ne kadar göz alıcı göründüğünüzü kavrayacaksınız. Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.
Gelecek için endişelenmeyin ya da endişelenin, ama bilin ki endişelenmek ancak bir cebir denklemini sakız çiğneyerek çözmek kadar etkilidir. Hayatınızdaki gerçek sorunlar endişelenen aklınızın ucundan bile geçmeyecek sorunlardır, sıradan bir salı günü saat 4’te boş bir anınızda yakalayan cinsten.
Her gün sizi korkutan bir şey yapın.
Şarkı söyleyin.
Eğer insanların kalplerine karşı kayıtsız kalmayın. Sizinkine kayıtsız kalan insanları da boş verin.
Gevşeyin.
Zamanınızı kıskançlıkla heba etmeyin. Bazen öndesinizdir, bazen geride. Yarış uzun ve sonunda sadece kendinizledir.
Aldığınız iltifatları hatırlayın. Hakaretleri unutun. Eğer bunu başarabilirseniz, bana nasıl yaptığınızı anlatın.
Eski aşk mektuplarınızı saklayın. Eski banka evraklarınızı atın.
Gerinin.
Eğer hayatınızla ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22’sinde hayatlarıyla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bildiğim bazı 40 yaşındaki ilginç insanlar ise hala bilmiyor.
Yeterince kalsiyum alın.
Dizlerinize nazik davranın. Gittiklerinde onları özleyeceksiniz.
Belki evleneceksiniz, belki evlenmeyeceksiniz. Belki çocuğunuz olacak belki olmayacak. Belki 40’ında boşanacaksınız, belki 75. Evlilik yıldönümünüzde çılgın tavuk dansını yapacaksınız. Ne yaparsanız yapın, kendinizi çok fazla kutlamayın, çok da fazla azarlamayın. Seçimleriniz yarı yarıya şanstır. Diğer bütün insanların da.
Vücudunuzun keyfini çıkarın. Onu her şekilde kullanın. Ondan ya da başka insanların onun hakkında düşündüklerinden korkmayın. O sahip olacağınız en muhteşem enstrümandır.
Dans etin, oturma odanız dışında edecek hiçbir yer olmamasına rağmen de olsa.
Talimatları okuyun, onlara uymasanız bile.
Güzellik dergilerini okumayın. Onlar sizi sadece çirkin hissettirecektir.
Ebeveynlerinizi tanıyın. Ne zaman göçüp gideceklerini hiç bir zaman bilemezsiniz.
Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar geçmişinizle aranızdaki en kuvvetli bağdır ve büyük ihtimalle gelecekte sizinle birlikte kalacak insanlardır.
Arkadaşların gelip geçici olduğunu anlayın, ama sadece en değerli birkaç tanesine tutunmanız gerektiğini bilerek. Yaşadığınız yer ve yaşam tarzındaki uzaklıkları kapatmak için çok çalışın, çünkü yaşlandıkça sizi gençken tanıyan insanlara daha çok ihtiyacınız olacak.
New York’ta bir kez yaşayın, ama sizi çok sert kılmadan ayrılın.
Kuzey California’da bir kez yaşayın, ama sizi çok yumuşak kılmadan ayrılın.
Gezin.
Bazı vazgeçilmez gerçekleri kabullenin: fiyatlar yükselecektir, politikacılar kandıracaktır. Siz de yaşlanacaksınız. Ve yaşlandığınız zaman, genç olduğunuz zamanlarda fiyatların makul, politikacıların soylu ve çocukların büyüklerini saydığını söyleyeceksiniz.
Büyüklerinize saygı duyun.
Başka kimsenin size destek olmasını beklemeyin. Belki güven fonunuz vardır. Belki de zenginliğiniz olacaktır. Ama her birinin ne zaman tükeneceğini hiçbir zaman bilemezsiniz.
Saçınızla fazla oynamayın, 40’ınıza geldiğiniz zaman 85’inde görünecektir.
Kimin öğütlerine kulak verdiğinize dikkat edin, ama öğüt verenler konusunda sabırlı olun. Öğüt bir tür nostaljidir. Öğüt vermek, onu çöplükten çekip, temizleyip, çirkin kısımlarını boyayarak geri dönüştürerek değerinden daha değerli hale getirmektir.
Wear Sunscreen is the common name[1] of an essay written as a potential commencement speech by Mary Schmich, and published in a June 1997 Chicago Tribunecolumn titled "Advice, like youth, probably just wasted on the young". The text, giving a series of general advice intended to live a happier life and avoid common frustrations, spread massively via viral email, often erroneously attributed to author Kurt Vonnegut as an actual commencement speech he would have given at MIT.
The essay became the basis for a successful spoken word song released in 1998 by Baz Luhrmann, "Everybody's Free (To Wear Sunscreen)", also known as the Sunscreen Song.[2] The song itself inspired numerous parodies.
Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani
İtalyanların dünyaca ünlü tatlısını icat
eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan
1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye ettikten sonra
geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak
üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve
girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı
kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile
okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı
anlatılabilir, ne dersiniz?
Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani
İtalyanların dünyaca ünlü tatlısını icat
eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan
1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye ettikten sonra
geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak
üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve
girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı
kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile
okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı
anlatılabilir, ne dersiniz?
Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para
birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye
bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa
tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!
(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da
olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi
olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar
küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında
bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli
değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global
bir para birimi!
Aslında her şey 2008 krizi
sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan
ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye
sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları
gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da
Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz
ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde-
“sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara
gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden
gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini
zorlamaya başlamıştı bile.
Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para
birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve
otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve
sahiplenme olmazsa bir herhangi bir ülke
ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik
açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler
tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı
işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.
Aslında dijital ortamda üretilip reel
dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların
üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada
satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş
oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta
hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin
ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu
aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif
dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.
Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya
çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı
olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000
Bitcoin harcayarak midesi için küçük ama
insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21
milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın
BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da,
gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu
internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak
bile kullanılıyor.
Beraberinde elbette pek çok
şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay
alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle
tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar
yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda
şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık
kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da
birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı
dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok
hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında
özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile
Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil
tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi
sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası
sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş
görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu
olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe
buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen
okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız”
mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir.
Ona göre yani..
Tüm dünyada mevcut düzenlerin
sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç
duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da
yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web,
klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi
bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye
düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala
kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi
birleştirmek ve #kagidimadokunma demek mi
olacak ne dersiniz?
Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para
birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye
bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa
tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!
(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da
olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi
olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar
küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında
bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli
değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global
bir para birimi!
Aslında her şey 2008 krizi
sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan
ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye
sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları
gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da
Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz
ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde-
“sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara
gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden
gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini
zorlamaya başlamıştı bile.
Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para
birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve
otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve
sahiplenme olmazsa bir herhangi bir ülke
ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik
açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler
tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı
işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.
Aslında dijital ortamda üretilip reel
dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların
üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada
satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş
oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta
hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin
ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu
aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif
dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.
Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya
çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı
olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000
Bitcoin harcayarak midesi için küçük ama
insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21
milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın
BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da,
gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu
internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak
bile kullanılıyor.
Beraberinde elbette pek çok
şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay
alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle
tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar
yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda
şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık
kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da
birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı
dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok
hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında
özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile
Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil
tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi
sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası
sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş
görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu
olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe
buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen
okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız”
mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir.
Ona göre yani..
Tüm dünyada mevcut düzenlerin
sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç
duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da
yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web,
klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi
bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye
düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala
kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi
birleştirmek ve #kagidimadokunma demek mi
olacak ne dersiniz?
Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon.
Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!
Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon.
Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!
Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:
Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:
Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim.
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya..
Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim.
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya..
Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji
piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu
piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen
iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası
var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam
olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!
Küresel ekonomide iki sene
sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği bir dönemde dünya enerji devi Shell’in
önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios”
isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün
tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde
bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070
yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji
ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar
yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak.
Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe
daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.
Uzun vadede daha sürdürülebilir
olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en
ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor.
Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı
doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve
bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik
varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif
senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.
Klasik Senaryo (Dağlar)
Bu senaryoya göre dünya artık çok
keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından
yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp
birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu
ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği
iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.
Dünyanın diğer önemli güçleriyle
ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney
Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini
şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu
yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı
içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji
bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.
Şehirleşme artıyor. Kümelenme
ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici
oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor.
Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir
nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor.
2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu
aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya
üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor.
Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol,
abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..
Alternatif Senaryo (Okyanuslar)
Okyanuslar ismi verilen bu
senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu
nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu
senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de
yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi
Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan
güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam
enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite
düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal
alternatiflerden biri olmuş.
Sizi bilmiyorum ama ben raporu
bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi
alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun,
müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole
daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim..
Artık petrol üstüne
değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de,
ne dersiniz?
Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji
piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu
piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen
iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası
var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam
olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!
Küresel ekonomide iki sene
sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği bir dönemde dünya enerji devi Shell’in
önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios”
isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün
tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde
bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070
yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji
ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar
yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak.
Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe
daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.
Uzun vadede daha sürdürülebilir
olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en
ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor.
Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı
doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve
bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik
varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif
senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.
Klasik Senaryo (Dağlar)
Bu senaryoya göre dünya artık çok
keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından
yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp
birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu
ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği
iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.
Dünyanın diğer önemli güçleriyle
ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney
Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini
şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu
yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı
içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji
bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.
Şehirleşme artıyor. Kümelenme
ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici
oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor.
Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir
nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor.
2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu
aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya
üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor.
Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol,
abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..
Alternatif Senaryo (Okyanuslar)
Okyanuslar ismi verilen bu
senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu
nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu
senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de
yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi
Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan
güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam
enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite
düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal
alternatiflerden biri olmuş.
Sizi bilmiyorum ama ben raporu
bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi
alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun,
müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole
daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim..
Artık petrol üstüne
değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de,
ne dersiniz?
Ağrı’lı kaporta ustası İsmail
İlhan, hurdalıktan topladığı buzdolabı, çamaşır makinesi, masa, sandalye gibi
malzemelerle Batman’in ünlü arabası Batmobil ‘den yaptı! Hem de Türk ustasının
parça artırma sanatını kullanarak bir değil iki tane araba yaptı! Saatte 100 kilometre
hız yapabilen araçların kanatlı olanın adı “Yarasa”, kanatsız olanın ismi ise
“Fırtına” Araçların her birinin maliyetinin 5000 TL olduğunu belirten İsmail
usta, talep gelirse araçlarını film ve dizi çekimleri için verebileceğini de
belirtiyor. Yerli araba üretimine katkıda bulunmak istediğini özellikle
belirten kaportacı İsmail İlhan’ın beklentisi destek! Girişimcilik Kulüplerine
ve ilgili kuruluşlara önemle duyrulur.. Madem ülkemizden bir yarasa adam
çıkmıyor, bari arabası bizden çıksın..
Ağrı’lı kaporta ustası İsmail
İlhan, hurdalıktan topladığı buzdolabı, çamaşır makinesi, masa, sandalye gibi
malzemelerle Batman’in ünlü arabası Batmobil ‘den yaptı! Hem de Türk ustasının
parça artırma sanatını kullanarak bir değil iki tane araba yaptı! Saatte 100 kilometre
hız yapabilen araçların kanatlı olanın adı “Yarasa”, kanatsız olanın ismi ise
“Fırtına” Araçların her birinin maliyetinin 5000 TL olduğunu belirten İsmail
usta, talep gelirse araçlarını film ve dizi çekimleri için verebileceğini de
belirtiyor. Yerli araba üretimine katkıda bulunmak istediğini özellikle
belirten kaportacı İsmail İlhan’ın beklentisi destek! Girişimcilik Kulüplerine
ve ilgili kuruluşlara önemle duyrulur.. Madem ülkemizden bir yarasa adam
çıkmıyor, bari arabası bizden çıksın..
Çok merak edilen ve ilginç gelişmelere gebe olan FB ve BJK 'ın önümüzdeki yıl Avrupa Kupalarında yer alıp alamayacağı konusu hakkında geçtiğimiz hafta Bloomberg Ana Haber Bülteni'nde sayın Ali Çağatay'ın konuğuydum.. Konu uzun ve önemli, açıkçası burada bitecek gibi değil. Türk sporunu ve Türkiye spor ekonomisini çok ilgilendiren bir konu. Biz özellikle hisse senetlerine olan etkisinden, haberlerin piyasada doğru algılanması gerekliliğinden ve anlık haberlerin spekülatif etkilerinden bahsettik. Gerçekten de tarafların bir hayli de riskli olan hızlı (olağanüstü) yargılama prosedürünü seçmiş olmaları, "FB ve BJK Avrupa'ya gidiyor!" şeklinde yorumlanırsa ve hisse işlemleri bu beklentiyle yapılırsa, yatırımcıların ciddi anlamda canını yakabilir. Yayının ilgili kısmını bu linkten izleyebilirsiniz:
Bundan önce hafta başında ise öğlen haberlerine telefon bağlantısı ile katılıp haberin ilk yansımalarını yorumlamıştık. Bu yayına ise buradan ulaşabilirsiniz:
Çok merak edilen ve ilginç gelişmelere gebe olan FB ve BJK 'ın önümüzdeki yıl Avrupa Kupalarında yer alıp alamayacağı konusu hakkında geçtiğimiz hafta Bloomberg Ana Haber Bülteni'nde sayın Ali Çağatay'ın konuğuydum.. Konu uzun ve önemli, açıkçası burada bitecek gibi değil. Türk sporunu ve Türkiye spor ekonomisini çok ilgilendiren bir konu. Biz özellikle hisse senetlerine olan etkisinden, haberlerin piyasada doğru algılanması gerekliliğinden ve anlık haberlerin spekülatif etkilerinden bahsettik. Gerçekten de tarafların bir hayli de riskli olan hızlı (olağanüstü) yargılama prosedürünü seçmiş olmaları, "FB ve BJK Avrupa'ya gidiyor!" şeklinde yorumlanırsa ve hisse işlemleri bu beklentiyle yapılırsa, yatırımcıların ciddi anlamda canını yakabilir. Yayının ilgili kısmını bu linkten izleyebilirsiniz:
Bundan önce hafta başında ise öğlen haberlerine telefon bağlantısı ile katılıp haberin ilk yansımalarını yorumlamıştık. Bu yayına ise buradan ulaşabilirsiniz:
Moda dünyasının efsane isimlerinden Coco Chanel’in “Moda geçer, stil kalır.” lafını, herhalde duymayan kalmamıştır. Modanın; yerinde durmayan, belirli ellerde oluşturulan ve zamanı geldiğinde değiştirilen bir suni kavram olduğunu ama tarzın kalıcı olduğunu söylüyor,Coco. Tabii aynı zamanda, stil olmadığı takdirde modanın da anlamsızlığına işaret ediyor... Ben bir ekonomi yazarı olmanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, işi bir adım daha öteye götürüyor ve diyorum ki; para olmazsa hiç biri olmaz!
Tüm dünyada trendleri belirleyen, üstümüzdeki ceketin kesiminden, gömleğimizin rengine kadar karar verdiğimizi sandığımız tüm seçimlerimizi sezonlar öncesinden toplantı masalarında belirleyen ışıltılı bir sektör, moda. Bu noktada, yani tüketim trendlerini de etkilemesi; hatta doğrudan belirlemesi nedeniyle, moda sektörü, finans dünyasında bildiğimiz hiç bir sektöre benzemiyor. Trend olarak belirlenen renklerde üretim yapan fabrikalar net avantaj elde ediyor, ülkelerin ihracat ve ithalatçı olma durumları moda belirleme yeteneklerine göre şekilleniyor; hatta ülkelerin moda haftalarının takvimleri, politik takvimleri üzerinde bile belirleyici oluyor.
Modanın ışıltılı yönü bu kadar gözler önünde ve vitrini bu kadar albeniliyken, acaba işin mutfağında neler oluyor? İşin mutfağında, ekonomik düzenin tüm aşamalarında ve tüm sektörlerde olduğu gibi, doğal olarak; herkes susuyor, para konuşuyor. Ekonomik olarak çıktısı bu kadar cazipken ve göz önündeyken, tüketimi bu kadar hızlı ve bu kadar popülerken; moda sektörü, doğal olarak, yatırımcıların da ciddi anlamda dikkatini çekiyor. Moda konusunda faaliyet gösteren irili ufaklı markalar ise, hem maliyetleri düşürebilmek hem sektördeki etkilerini artırabilmek için bir araya gelip, daha büyük gruplar oluşturmaya çalışıyor. Örneğin senelik cirosu 20 milyar avronun üstünde olan Louis Vuitton 'un başını çektiği LVMH Louis Vuitton lüks tüketim grubu, bu konudaki en önemli örneklerden birisi. Avrupa ekonomisinin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak, 20 milyar avroluk bir yıllık cironun ne anlama geldiğini daha doğru değerlendirebiliriz. O 20 milyarın en az %10'u-15'i kâr olsa gibi Türkçe hesaplamaları ise, sizlere bırakıyorum.
Dünyadaki tüketim trendleri belirleyebilmek, tüm dünyada ekonomileri değiştirebilecek ciddi bir güçtür. Ancak, ilginç bir kısır döngü olarak, bu duruma gelebilmek de ciddi ve sağlam bir mali yapı gerektiriyor. İşte, bu kısır döngüyü kıran çok önemli gölge aktörler var, moda dünyasında: Moda yatırımcıları. Ülkemizde henüz ciddi örnekleri bulunmasa da, dünyada moda yatırımcılığı diye bir meslek var. Bu yatırımcılar, aynen hisse senedi seçer gibi, dünyadaki moda tasarımcılarını; ürün, popülarite, etki alanı, pazarlama ve mali yapı gibi açılardan analiz ediyor. Analizin ardından, portföy çeşitlendirmeleri oluşturarak ve seçtikleri tasarımcılara belli oranlarda yatırımlar yaparak portföylerini oluşturuyorlar. Bu noktadan sonra işin klasik girişim sermayesi modelinden tek farkı, daha eğlenceli olması. Fonlar, seçilen tasarımcılara ya da markalara, yapılan anlaşmada; yönetimde yer alma, almama gibi şartları da belirleyerek ortak oluyor. Bu ortaklıkla, sermaye grupları, potansiyeli ve kâr yüzdesi bir hayli yüksek olan bir sektörde yatırım yapmış oluyor. Ayrıca, ortaklık yapılan sermaye grubunun dünya çapında ilişkileri ile moda markasını alıp bambaşka noktalara taşıması da yaşanmış örneklerden. Bu konudaki örnekler, sadece ufak markalarla ya da ihtiyaç halindeki tasarımcılarla sınırlı değil. Jean Paul Gaultier, Donna Karan ve Phillip Lim gibi dünyanın önde gelen markaları da moda yatırımcıları ile bir araya gelip markalarını bambaşka noktalara taşımak konusunda önde geliyor. Marka büyük de küçük de olsa, biraz para enjekte etmeye kimse hayır demez herhalde? Yani bu iş aslında doğru yapıldığında, "alan memnun satan memnun" ya da "kazan-kazan" durumundan başka bir şey değil.
Sadece giyim-kuşamla ilgili olarak değil, Avrupa
aristokrasisinin sembol isimlerinden olan pek çok otomotiv markası; özellikle, Hindistan ve körfez sermayeli şirketlere satılmış durumda. Bu sayfalardan da sıklıkla belirtmiş olduğumuz gibi ekonomide ışık doğudan yükselmeye devam ediyor. Doğu'nun sıcak parası, Batı'nın yüzlerce yıllık ışıltılı markalarını birer birer satın alıyor. Bu da bir kez daha bize marka değeri ne kadar yüksek olursa olsun; finansal gücün, bir markanın hâlâ ve her zaman en önemli değeri olduğunu gösteriyor. Batı'nın büyük moda markaları da diğer sektörlerde olduğu gibi, Doğu'nun büyük sermaye grupları tarafından satın alınırsa; aşina olduğumuz markalarda bazı değişiklikler olur mu acaba?
Altın düğmeli, sırma desenli ceketler ya da Zemzem by Calvin Klein, beklememiz gerekenler arasında mı ne dersiniz?
Moda dünyasının efsane isimlerinden Coco Chanel’in “Moda geçer, stil kalır.” lafını, herhalde duymayan kalmamıştır. Modanın; yerinde durmayan, belirli ellerde oluşturulan ve zamanı geldiğinde değiştirilen bir suni kavram olduğunu ama tarzın kalıcı olduğunu söylüyor,Coco. Tabii aynı zamanda, stil olmadığı takdirde modanın da anlamsızlığına işaret ediyor... Ben bir ekonomi yazarı olmanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, işi bir adım daha öteye götürüyor ve diyorum ki; para olmazsa hiç biri olmaz!
Tüm dünyada trendleri belirleyen, üstümüzdeki ceketin kesiminden, gömleğimizin rengine kadar karar verdiğimizi sandığımız tüm seçimlerimizi sezonlar öncesinden toplantı masalarında belirleyen ışıltılı bir sektör, moda. Bu noktada, yani tüketim trendlerini de etkilemesi; hatta doğrudan belirlemesi nedeniyle, moda sektörü, finans dünyasında bildiğimiz hiç bir sektöre benzemiyor. Trend olarak belirlenen renklerde üretim yapan fabrikalar net avantaj elde ediyor, ülkelerin ihracat ve ithalatçı olma durumları moda belirleme yeteneklerine göre şekilleniyor; hatta ülkelerin moda haftalarının takvimleri, politik takvimleri üzerinde bile belirleyici oluyor.
Modanın ışıltılı yönü bu kadar gözler önünde ve vitrini bu kadar albeniliyken, acaba işin mutfağında neler oluyor? İşin mutfağında, ekonomik düzenin tüm aşamalarında ve tüm sektörlerde olduğu gibi, doğal olarak; herkes susuyor, para konuşuyor. Ekonomik olarak çıktısı bu kadar cazipken ve göz önündeyken, tüketimi bu kadar hızlı ve bu kadar popülerken; moda sektörü, doğal olarak, yatırımcıların da ciddi anlamda dikkatini çekiyor. Moda konusunda faaliyet gösteren irili ufaklı markalar ise, hem maliyetleri düşürebilmek hem sektördeki etkilerini artırabilmek için bir araya gelip, daha büyük gruplar oluşturmaya çalışıyor. Örneğin senelik cirosu 20 milyar avronun üstünde olan Louis Vuitton 'un başını çektiği LVMH Louis Vuitton lüks tüketim grubu, bu konudaki en önemli örneklerden birisi. Avrupa ekonomisinin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak, 20 milyar avroluk bir yıllık cironun ne anlama geldiğini daha doğru değerlendirebiliriz. O 20 milyarın en az %10'u-15'i kâr olsa gibi Türkçe hesaplamaları ise, sizlere bırakıyorum.
Dünyadaki tüketim trendleri belirleyebilmek, tüm dünyada ekonomileri değiştirebilecek ciddi bir güçtür. Ancak, ilginç bir kısır döngü olarak, bu duruma gelebilmek de ciddi ve sağlam bir mali yapı gerektiriyor. İşte, bu kısır döngüyü kıran çok önemli gölge aktörler var, moda dünyasında: Moda yatırımcıları. Ülkemizde henüz ciddi örnekleri bulunmasa da, dünyada moda yatırımcılığı diye bir meslek var. Bu yatırımcılar, aynen hisse senedi seçer gibi, dünyadaki moda tasarımcılarını; ürün, popülarite, etki alanı, pazarlama ve mali yapı gibi açılardan analiz ediyor. Analizin ardından, portföy çeşitlendirmeleri oluşturarak ve seçtikleri tasarımcılara belli oranlarda yatırımlar yaparak portföylerini oluşturuyorlar. Bu noktadan sonra işin klasik girişim sermayesi modelinden tek farkı, daha eğlenceli olması. Fonlar, seçilen tasarımcılara ya da markalara, yapılan anlaşmada; yönetimde yer alma, almama gibi şartları da belirleyerek ortak oluyor. Bu ortaklıkla, sermaye grupları, potansiyeli ve kâr yüzdesi bir hayli yüksek olan bir sektörde yatırım yapmış oluyor. Ayrıca, ortaklık yapılan sermaye grubunun dünya çapında ilişkileri ile moda markasını alıp bambaşka noktalara taşıması da yaşanmış örneklerden. Bu konudaki örnekler, sadece ufak markalarla ya da ihtiyaç halindeki tasarımcılarla sınırlı değil. Jean Paul Gaultier, Donna Karan ve Phillip Lim gibi dünyanın önde gelen markaları da moda yatırımcıları ile bir araya gelip markalarını bambaşka noktalara taşımak konusunda önde geliyor. Marka büyük de küçük de olsa, biraz para enjekte etmeye kimse hayır demez herhalde? Yani bu iş aslında doğru yapıldığında, "alan memnun satan memnun" ya da "kazan-kazan" durumundan başka bir şey değil.
Sadece giyim-kuşamla ilgili olarak değil, Avrupa
aristokrasisinin sembol isimlerinden olan pek çok otomotiv markası; özellikle, Hindistan ve körfez sermayeli şirketlere satılmış durumda. Bu sayfalardan da sıklıkla belirtmiş olduğumuz gibi ekonomide ışık doğudan yükselmeye devam ediyor. Doğu'nun sıcak parası, Batı'nın yüzlerce yıllık ışıltılı markalarını birer birer satın alıyor. Bu da bir kez daha bize marka değeri ne kadar yüksek olursa olsun; finansal gücün, bir markanın hâlâ ve her zaman en önemli değeri olduğunu gösteriyor. Batı'nın büyük moda markaları da diğer sektörlerde olduğu gibi, Doğu'nun büyük sermaye grupları tarafından satın alınırsa; aşina olduğumuz markalarda bazı değişiklikler olur mu acaba?
Altın düğmeli, sırma desenli ceketler ya da Zemzem by Calvin Klein, beklememiz gerekenler arasında mı ne dersiniz?
Geçtiğimiz ay tüm dünya bir efsanenin buralardan gidişini konuştu,
İngiltere’nin “Demir Leydi”si Margaret Thatcher ‘ın. Bir yandan Avam Kamarasına
heykeli dikilecek kadar önemsenen, diğer yandan da öldü diye tüm ülkede sabahlara
kadar partiler düzenlenen bir ilginç karakterdi Thatcher. Dünyanın en önemli
ekonomistleri ve siyasetcileri halen yaptıklarını ciddiyetle tartışadursun, o
kendisiyle dalga geçmek için takılan “Demir Leydi” lakabını gururla sahiplenmiş
ilginç bir kişiydi. Bence karakteriyle ilgili en büyük ipucu, kendi bronz
heykelinin açılışında heykeli gördüğü andaki yaptığı yorumda gizli: “Keşke gerçekten
demir olsaydı!”
İngiltere’nin küçük bir şehrinde,
bir bakkalın kızı olarak dünyaya geldi Maggie. Aslında bu 'bakkalın kızı dünyayı
yönetti' hikayesi işin İngiliz’lerin anlatmayı pek sevdiği şekli. Gerçekte durum
bundan biraz daha farklı çünkü. Evet, İngiltere’nin minik bir şehrinde bir
bakkalın çalışkan ve azimli kızı olarak doğuyor Thatcher ama hikayenin gidişatı
esas milyoner iş adamı Denis Thatcher ‘la evlendikten sonra değişiyor. Zira
enişte, leydinin tüm okul masraflarını karşılayıp çok iyi bir eğitim almasını
sağladığı gibi, sonrasında da gelecekteki siyasi kariyerini oluşturabilmesi
için kendisini İngiltere’nin zengin ve siyaseten itibarlı çevrelerine sokuyor.
Yani Thatcher’ın çizdiği tüm o duygusuz tablo içinde “Liderlik tek başına
yapılan bir iştir, ama biz hep iki kişi yaptık” demesi boşuna değil. Denis
Thatcher, leydinin en büyük destekçisi, bu derece geride kalmayı asla dert
etmeyecek kadar da kendinden emin bir figür.
Thatcher’ın inandığı ekonomik
anlayış liberalizm, yani devletin bu işlerden mümkün olduğunca elini eteğini
çekmesi, ortalığı özel sektöre ve mümkünse halka bırakması. Yaşı yetenler
hatırlayacaktır, aynı dönemde yani 80’ler ve 90’ların başında tüm dünyada esen
rüzgar da zaten buydu. Amerika’da Thatcher’ın çok iyi bir müteffiki, hatta
emeklilik döneminde sıkı bir dostu olan Ronald Reagan’ın “Reaganomics” olarak
anılan ekonomik liberalizm hamleleri, İngiltere’de halen “Thatcherizm” olarak
anılan hareketler, bizim topraklarda da Turgut Özal’ın savunduğu serbest piyasa
ekonomisi rüzgarları eş zamanlı olarak tüm dünyada esiyordu.
İngiltere’yi, devaldığı dönemdeki
Avrupa’nın büyümeyen tek ekonomisi olma özelliğinden hızla kurtardı demir
leydi. Ama ne pahasına? Hızla yaptığı özelleştirmeler, özellikle o dönem sosyal
hayatta önemli yer tutan kömür işçilerinin kökünü kazıdı. Sadece kömür işçileri
değil, o döneme kadar oraların patronu olan sendikaların da kolunu kanadını
kırdı. Devletin ellerini ekonomiden mümkün olduğunca çekmeye çalışırken, kar
etmeyen işletme ve sektörlere de tahammülü yoktu leydinin. Nispeten karsız tüm
sektörlere makası vururken, işin sosyal yönünü pek de umursamıyordu aslında. Tarihin
en büyük ve en kanlı işçi eylemleri bu dönemde yapıldı. İşsizlik yüzde onların
üstüne çıktı. Üstüe önce işsizlik maaşı almayı zorlaştırdı, sonra da sadece
işsizlik yardımı alanların işsiz sayılmasını sağlayarak işsizlik rakamlarını
düşük tuttu. Bu “düzenlemeler” sayesinde o dönemdeki işsizlik oranları gerçek
rakamların yarısının bile altında kaldığı söylenir. Yine o dönemleri
yaşayanların Türkiye’den de hatırlayabileceği gibi enflasyon , dönemin
dertlerinden en büyüğüydü ve demir leydinin bir başka önemli saplantısıydı.
Kafasına koyduğu yolda önüne gelen her şeyi yıkmayı düstur edinen Maggie,
enflasyonla mücadelede faizleri kullandı. Yükselen faizler önceki özelleştirme
dalgasına atlayan ve konut alanları adeta kılıçtan geçirdi. Bedeli kredilerini
ödeyemeyeler, evinden atılanlar ve sokakta kalanlardı. Ama olsun, enflasyon
kontrol altındaydı.
İngiltere’yi ve özellikle
Londra’yı dünyanın önemli finans merkezi yapmak istiyordu leydi. Bunun için
özellikle finans kurumlarına ciddi avantajlar getirdi. Başarıldı mı, evet . Ama
çoğu iktisatçılar tüm dünyayı sallayan 2008 finans krizinin temellerinin bu
kontrolsüz ve fazlaca serbestleştirilmiş finans piyasasından kaynalandığını
söylüyor bugün ve hiç de haksız değiller.
Yani İngiltereli bakkalın fakir
ama çalışkan kızı demir yumruğunu hiç silinmeyecek bir şekilde dünya tarihine
vurdu. Beğenelim beğenmeyelim, Margaret Thatcher kendisine nefret sunan yüzlerce punk-rock şarkısıyla, dünyanın en önemli siyasetçisi ödülleriyle,
heykelleriyle ve protestolarla buralardan gitti. Unutulmayacak önemde ikonik
bir karakter olduğu kesin. Ama arkasından şunu söylemekten ben şahsen kendimi
alamıyorum;
Geçtiğimiz ay tüm dünya bir efsanenin buralardan gidişini konuştu,
İngiltere’nin “Demir Leydi”si Margaret Thatcher ‘ın. Bir yandan Avam Kamarasına
heykeli dikilecek kadar önemsenen, diğer yandan da öldü diye tüm ülkede sabahlara
kadar partiler düzenlenen bir ilginç karakterdi Thatcher. Dünyanın en önemli
ekonomistleri ve siyasetcileri halen yaptıklarını ciddiyetle tartışadursun, o
kendisiyle dalga geçmek için takılan “Demir Leydi” lakabını gururla sahiplenmiş
ilginç bir kişiydi. Bence karakteriyle ilgili en büyük ipucu, kendi bronz
heykelinin açılışında heykeli gördüğü andaki yaptığı yorumda gizli: “Keşke gerçekten
demir olsaydı!”
İngiltere’nin küçük bir şehrinde,
bir bakkalın kızı olarak dünyaya geldi Maggie. Aslında bu 'bakkalın kızı dünyayı
yönetti' hikayesi işin İngiliz’lerin anlatmayı pek sevdiği şekli. Gerçekte durum
bundan biraz daha farklı çünkü. Evet, İngiltere’nin minik bir şehrinde bir
bakkalın çalışkan ve azimli kızı olarak doğuyor Thatcher ama hikayenin gidişatı
esas milyoner iş adamı Denis Thatcher ‘la evlendikten sonra değişiyor. Zira
enişte, leydinin tüm okul masraflarını karşılayıp çok iyi bir eğitim almasını
sağladığı gibi, sonrasında da gelecekteki siyasi kariyerini oluşturabilmesi
için kendisini İngiltere’nin zengin ve siyaseten itibarlı çevrelerine sokuyor.
Yani Thatcher’ın çizdiği tüm o duygusuz tablo içinde “Liderlik tek başına
yapılan bir iştir, ama biz hep iki kişi yaptık” demesi boşuna değil. Denis
Thatcher, leydinin en büyük destekçisi, bu derece geride kalmayı asla dert
etmeyecek kadar da kendinden emin bir figür.
Thatcher’ın inandığı ekonomik
anlayış liberalizm, yani devletin bu işlerden mümkün olduğunca elini eteğini
çekmesi, ortalığı özel sektöre ve mümkünse halka bırakması. Yaşı yetenler
hatırlayacaktır, aynı dönemde yani 80’ler ve 90’ların başında tüm dünyada esen
rüzgar da zaten buydu. Amerika’da Thatcher’ın çok iyi bir müteffiki, hatta
emeklilik döneminde sıkı bir dostu olan Ronald Reagan’ın “Reaganomics” olarak
anılan ekonomik liberalizm hamleleri, İngiltere’de halen “Thatcherizm” olarak
anılan hareketler, bizim topraklarda da Turgut Özal’ın savunduğu serbest piyasa
ekonomisi rüzgarları eş zamanlı olarak tüm dünyada esiyordu.
İngiltere’yi, devaldığı dönemdeki
Avrupa’nın büyümeyen tek ekonomisi olma özelliğinden hızla kurtardı demir
leydi. Ama ne pahasına? Hızla yaptığı özelleştirmeler, özellikle o dönem sosyal
hayatta önemli yer tutan kömür işçilerinin kökünü kazıdı. Sadece kömür işçileri
değil, o döneme kadar oraların patronu olan sendikaların da kolunu kanadını
kırdı. Devletin ellerini ekonomiden mümkün olduğunca çekmeye çalışırken, kar
etmeyen işletme ve sektörlere de tahammülü yoktu leydinin. Nispeten karsız tüm
sektörlere makası vururken, işin sosyal yönünü pek de umursamıyordu aslında. Tarihin
en büyük ve en kanlı işçi eylemleri bu dönemde yapıldı. İşsizlik yüzde onların
üstüne çıktı. Üstüe önce işsizlik maaşı almayı zorlaştırdı, sonra da sadece
işsizlik yardımı alanların işsiz sayılmasını sağlayarak işsizlik rakamlarını
düşük tuttu. Bu “düzenlemeler” sayesinde o dönemdeki işsizlik oranları gerçek
rakamların yarısının bile altında kaldığı söylenir. Yine o dönemleri
yaşayanların Türkiye’den de hatırlayabileceği gibi enflasyon , dönemin
dertlerinden en büyüğüydü ve demir leydinin bir başka önemli saplantısıydı.
Kafasına koyduğu yolda önüne gelen her şeyi yıkmayı düstur edinen Maggie,
enflasyonla mücadelede faizleri kullandı. Yükselen faizler önceki özelleştirme
dalgasına atlayan ve konut alanları adeta kılıçtan geçirdi. Bedeli kredilerini
ödeyemeyeler, evinden atılanlar ve sokakta kalanlardı. Ama olsun, enflasyon
kontrol altındaydı.
İngiltere’yi ve özellikle
Londra’yı dünyanın önemli finans merkezi yapmak istiyordu leydi. Bunun için
özellikle finans kurumlarına ciddi avantajlar getirdi. Başarıldı mı, evet . Ama
çoğu iktisatçılar tüm dünyayı sallayan 2008 finans krizinin temellerinin bu
kontrolsüz ve fazlaca serbestleştirilmiş finans piyasasından kaynalandığını
söylüyor bugün ve hiç de haksız değiller.
Yani İngiltereli bakkalın fakir
ama çalışkan kızı demir yumruğunu hiç silinmeyecek bir şekilde dünya tarihine
vurdu. Beğenelim beğenmeyelim, Margaret Thatcher kendisine nefret sunan yüzlerce punk-rock şarkısıyla, dünyanın en önemli siyasetçisi ödülleriyle,
heykelleriyle ve protestolarla buralardan gitti. Unutulmayacak önemde ikonik
bir karakter olduğu kesin. Ama arkasından şunu söylemekten ben şahsen kendimi
alamıyorum;
Gezi Parkı olayları ile ortaya çıkan hayali bir takım, "Istanbul United". Bir kaç ay öncesine kadar birbirine neredeyse düşman gibi algılanan üç büyüklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir güç birliği.. Peki gerçekten "İstanbul United" diye bir futbol takımı var olsaydı ne büyüklükte olurdu? Marka değeri olarak dünyanın kaçıncı büyük takımı olurdu merak ettik, araştırıp sevgili Alper Kotaman'la Bloomberg HT'deki Ekospor programında konuştuk.
Gezi Parkı olayları ile ortaya çıkan hayali bir takım, "Istanbul United". Bir kaç ay öncesine kadar birbirine neredeyse düşman gibi algılanan üç büyüklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir güç birliği.. Peki gerçekten "İstanbul United" diye bir futbol takımı var olsaydı ne büyüklükte olurdu? Marka değeri olarak dünyanın kaçıncı büyük takımı olurdu merak ettik, araştırıp sevgili Alper Kotaman'la Bloomberg HT'deki Ekospor programında konuştuk.
26 Haziran Çarşamba günü Zonguldak 'dayız. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı'nın organizasyonuyla "Aile İşletmelerinde Kurumsallaşma" Seminerinde konuşmacı olacağım. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı Konferans Salonu'nda gerçekleşecek organizasyonda Batı Karadeniz Bölgesinin önde gelen iş adamlarından Sezai Çanakçı, Metin Çakır ve İsmail Çakır ve Marmara Üniversitesi 'nden Prof. Dr. Şadi Can Saruhan 'la birlikte konuşacağız. Hem daha önce hiç görmediğim Zonguldak'ı görme imkanı, hem de başta değerli dostum Onur Çağlar olmak üzere oradaki dostlarımızı göreceğimiz güzel bir organizasyon olacağını ümit ediyorum..
O taraflarda olup konuyla ilgilenenlerle görüşmek ümidiyle..
26 Haziran Çarşamba günü Zonguldak 'dayız. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı'nın organizasyonuyla "Aile İşletmelerinde Kurumsallaşma" Seminerinde konuşmacı olacağım. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı Konferans Salonu'nda gerçekleşecek organizasyonda Batı Karadeniz Bölgesinin önde gelen iş adamlarından Sezai Çanakçı, Metin Çakır ve İsmail Çakır ve Marmara Üniversitesi 'nden Prof. Dr. Şadi Can Saruhan 'la birlikte konuşacağız. Hem daha önce hiç görmediğim Zonguldak'ı görme imkanı, hem de başta değerli dostum Onur Çağlar olmak üzere oradaki dostlarımızı göreceğimiz güzel bir organizasyon olacağını ümit ediyorum..
O taraflarda olup konuyla ilgilenenlerle görüşmek ümidiyle..
Bir ekonomi dergisini karıştırırken şu sayfalar dikkatimi çekti, merakımı cezbetti, biraz araştırayım dedim; "Acaba neden iş hayatında herkes aynı şekilde duruyor"? ;)
Neden?
Dikkat ediyor musunuz özellikle ekonomi ve finans piyasalarıyla, girişimcilik ve iş dünyasıyla ilgili yayınlarda, ilanlarda, afiş ve görsellerde genel olarak çok kullanılan "bir duruş" var! Kollar önde bağlı, kafa hafif yukarı bakar, vücut dik. Fotoğrafçıların da pek sevdiği ve dikte ettiği bu duruş buradaki görselde de görebileceğiniz gibi herhangi bir ekonomi dergisinin herhangi bir sayısında onlarca kere -hatta çektiğim fotoğraftaki gibi- sayısız defa karşınıza çıkabilir. İşin ilginci -pek de itibar etmediğim- vücut dili vs. kaynaklarına bir göz gezdireyim dedim, bakın neler buldum.. Meğer bu bizim iş dünyasında kendine güven, başarı, kendiyle barışıklık zannedilen duruş neler demekmiş: "Hoş olmayan bir durumdan ‘saklanma’ girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür."
Beyler, hanımlar, iş hayatı yabancı bir yer mi, kendinizi güvensiz mi hissediyorsunuz burda? O zaman bu "Küçük dağları ben yarattım" havaları niye yahu Allah aşkına? "Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur." demiş kaynaklar. Gördüğünüz gibi hep bir olumsuzluk, hep bir savunma, bir güvensizlik..
Dur yolcu! Raporlar, sunumlar bitti mi?!
Geleceğe "güvensizlik" ve "yabancılık"la bakan gençler, gençlerimiz..
Böyle birşey mi cidden iş hayatı? Şu andan itibaren kariyer hedefim ömrüm boyunca böyle durduğum bir fotoğrafımın olmaması olacak! ;)
Bir ekonomi dergisini karıştırırken şu sayfalar dikkatimi çekti, merakımı cezbetti, biraz araştırayım dedim; "Acaba neden iş hayatında herkes aynı şekilde duruyor"? ;)
Neden?
Dikkat ediyor musunuz özellikle ekonomi ve finans piyasalarıyla, girişimcilik ve iş dünyasıyla ilgili yayınlarda, ilanlarda, afiş ve görsellerde genel olarak çok kullanılan "bir duruş" var! Kollar önde bağlı, kafa hafif yukarı bakar, vücut dik. Fotoğrafçıların da pek sevdiği ve dikte ettiği bu duruş buradaki görselde de görebileceğiniz gibi herhangi bir ekonomi dergisinin herhangi bir sayısında onlarca kere -hatta çektiğim fotoğraftaki gibi- sayısız defa karşınıza çıkabilir. İşin ilginci -pek de itibar etmediğim- vücut dili vs. kaynaklarına bir göz gezdireyim dedim, bakın neler buldum.. Meğer bu bizim iş dünyasında kendine güven, başarı, kendiyle barışıklık zannedilen duruş neler demekmiş: "Hoş olmayan bir durumdan ‘saklanma’ girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür."
Beyler, hanımlar, iş hayatı yabancı bir yer mi, kendinizi güvensiz mi hissediyorsunuz burda? O zaman bu "Küçük dağları ben yarattım" havaları niye yahu Allah aşkına? "Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur." demiş kaynaklar. Gördüğünüz gibi hep bir olumsuzluk, hep bir savunma, bir güvensizlik..
Dur yolcu! Raporlar, sunumlar bitti mi?!
Geleceğe "güvensizlik" ve "yabancılık"la bakan gençler, gençlerimiz..
Böyle birşey mi cidden iş hayatı? Şu andan itibaren kariyer hedefim ömrüm boyunca böyle durduğum bir fotoğrafımın olmaması olacak! ;)