6 Ağustos 2012 Pazartesi


Geçtiğimiz günlerde tüm dünyada ekonomi gündeminin en önemli konularından birisi dünyanın en büyük şirketlerinden ve en popüler markalarından biri olan Facebook’ un halka arz edilmiş olmasıydı. Dünya üzerinde 900 milyon kişinin üye olduğu dev bir grup, sevilen tanımla pek çok devletten daha büyük bir devlet. Geçen ay içerisinde borsaya açıldı Facebook. Tahmin edilebileceği gibi borsalarla ilgili olsun olmasın, tüm dünyanın gözü bu halka arzın üzerindeydi. Sonuç mu? Piyasalar Facebook’u pek de “like” etmedi.



900,000,000 ademoğlu yanılmış olamaz, Facebook güzel icat. Terlikli bir üniversite öğrencisinin kızlarla sosyalleşmek gibi ulvi bir amaç için birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu bir “site”, sekiz sene içinde 104 milyar dolarlık bir şirket, bir pazarlama fenomeni, bir girişimcilik efsanesi halini aldı. Bu halka arzın da gerçekleştirildiği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin teknoloji borsası şeklinde çok basitçe tanımlanabilecek olan Nasdaq ‘ın CEO’su Robert Greifeld, Facebook halka arzını “İnsanlık tarihinin en büyük halka arzı” olarak tanımlıyor.

Aslında hiçbir aşaması normal gelişmedi Facebook halka arzının. Adeta Facebook’un kuruluş hikayesinin anlatıldığı Social Network filminin ikincisine bol malzeme çıkarmayı kendine amaç edinmiş, koskoca Amerikan Nasdaq borsasının yüzüne gözüne bulaştırdığı, yatırımcıların mutsuz olduğu bir halka arz gerçekleşti. Önce her bir hisse için belirlenen fiyat değiştirildi. Hisse başı 24-35 dolar aralığı belirlenmişken, bu fiyat 34-38 dolar aralığına yükseltildi ve hisse 42 dolardan açıldı. Gelen talep sadece hisse fiyatını değil, halka arz edilen hisse miktarını da artırdı. Planlanan 337 milyon hisse adedi iken bu rakam 421 milyona çıktı. Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediği Facebook halka arzında en tatsız sürprizle tabii ki yatırımcılar karşılaştı. Hisse birkaç seans içinde % 25 civarında değer kaybetti.

Piyasa profesyonellerinin ve analistlerin genel görüşü Facebook’un hisse fiyatı belirlenirken aşırı değerli hesaplanmış olduğu yönünde, ki bu maalesef tüm dünya borsalarında, her halka arzda rastlanabilen önemli bir soru işaretidir. Bireysel yatırımcının pek de bilmesi mümkün olmayan bu hesaplar, havalı finans kurumlarının gözlük dereceleri birbirleriyle yarışan analistlerinin aylar süren hummalı çalışmalar sonucu belirledikleri fiyatlar küçük yatırımcı için, ileri finans eğitimi yoksa, kapalı bir kutu gibidir. Sonuçta bir hisse fiyatı açıklanır, küçük yatırımcılar pazarlama mı yoksa yatırım önerisi mi olduğundan asla emin olamadıkları uzman tavsiyeleri sonucu hisse seçimi yaparlar. Bu hisse seçiminin doğru ya da yanlış olduğu halka arzı takip eden günlerde fiyatın piyasada dengeye oturmasıyla ortaya çıkar, yatırımcıyı güldürür ya da üzer. Nitekim değerli okurlar, Facebook bu kez güldürmedi.

Şirketlerin borsalardaki performansları, özellikle ilk açıldıklarında, en fazla yatırımcılardaki yatırım iştahına bağlıdır. Bu iştahın oluşmasında pek çok etken rol alır, hissenin hikayesi, şirketin durumu, piyasanın o anki koşulları gibi. Facebook halka arzında, yatırımcının risk iştahını ziyadesiyle kaçıran bazı  gelişmeler de olması değil. Örneğin Morgan Stanley, halka arzdan kısa bir süre önce Facebook ‘un gelir projeksiyonları ile ilgili şüpheleri bulunduğunu açıklamıştı. Morgan Stanley internet şirketleri analisti Scott Devitt’e göre Facebook’un reklam gelirlerinde ciddi düşüşler beklenmeli, çünkü sosyal ağların kullanımı hızla bilgisayarlardan mobil cihazlara kayıyor ve mobil cihazlardaki reklam çözümleri kendi ifadelerine göre henüz hazır değil. Sebep ne olursa olsun ortada bir gerçek var ki o da şirket hisselerinin yüksek değerlenip yatırımcıyı zarara uğrattığı.

Halka arzın finansal yönleri bir yana finans magazini diyebileceğimiz yönleri de var. Filmi izleyenlerin yakından hatırlayacağı ortaklardan Eduardo Saverin ‘in durumu mesela. Saverin Facebook’ un %4 hissesine sahip. Halka arz sonrası bu küçük(!) payından dolayı ödemek durumunda kalacağı vergi 600 milyar dolardı. Saverin bu tutarı ödememek için ilginç bir yola başvurdu, daha fazla vergi mükellefi olmamak için ABD vatandaşlığından çıktı! Saverin’in hayatının son birkaç yılını geçirdiği Singapur’da sermaye piyasaları ürünlerinden vergi alınmaması dolayısıyla servetini buraya kaydıracağı söyleniyor.

Dikkat ederseniz, yazının başından bu yana bu halka arz operasyonu için hiç “başarısız” demedim. Çünkü her ticari ilişkinin kaybedenleri olduğu gibi karşı tarafta kazananları da oluyor. Bu hikayenin kazananı hiç şüphe yok ki terlikli oğlan Mark Zuckenberg! Sürekli olarak piyasa değeri hesaplanan, ancak nakde dönüşmeyen şirketinden hiç azımsanamayacak miktarlarda nakit girişini nihayet kasasında gördü. Son derece bilimsel hesaplamalara göre “yedi ceddine yetecek kadar parası” bulunan Zuckenberg, gelmiş geçmiş en önemli girişimcilik hikayelerinden birinin baş kahramanı olarak çoktan tarihe geçti. Halka arzın bir başka faydası da işin magazine pek meraklı olan medyanın hiç eskimeyen “Mark Zuckenberg’in serveti” haberlerini artık daha kolay ve verilere dayandırarak yapabilecek olmaları. Başka bir deyişle Mark’ın parası züğürdün çenesini artık daha kolay yoracak!      

Piyasaları poke’lamak..


Geçtiğimiz günlerde tüm dünyada ekonomi gündeminin en önemli konularından birisi dünyanın en büyük şirketlerinden ve en popüler markalarından biri olan Facebook’ un halka arz edilmiş olmasıydı. Dünya üzerinde 900 milyon kişinin üye olduğu dev bir grup, sevilen tanımla pek çok devletten daha büyük bir devlet. Geçen ay içerisinde borsaya açıldı Facebook. Tahmin edilebileceği gibi borsalarla ilgili olsun olmasın, tüm dünyanın gözü bu halka arzın üzerindeydi. Sonuç mu? Piyasalar Facebook’u pek de “like” etmedi.



900,000,000 ademoğlu yanılmış olamaz, Facebook güzel icat. Terlikli bir üniversite öğrencisinin kızlarla sosyalleşmek gibi ulvi bir amaç için birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu bir “site”, sekiz sene içinde 104 milyar dolarlık bir şirket, bir pazarlama fenomeni, bir girişimcilik efsanesi halini aldı. Bu halka arzın da gerçekleştirildiği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin teknoloji borsası şeklinde çok basitçe tanımlanabilecek olan Nasdaq ‘ın CEO’su Robert Greifeld, Facebook halka arzını “İnsanlık tarihinin en büyük halka arzı” olarak tanımlıyor.

Aslında hiçbir aşaması normal gelişmedi Facebook halka arzının. Adeta Facebook’un kuruluş hikayesinin anlatıldığı Social Network filminin ikincisine bol malzeme çıkarmayı kendine amaç edinmiş, koskoca Amerikan Nasdaq borsasının yüzüne gözüne bulaştırdığı, yatırımcıların mutsuz olduğu bir halka arz gerçekleşti. Önce her bir hisse için belirlenen fiyat değiştirildi. Hisse başı 24-35 dolar aralığı belirlenmişken, bu fiyat 34-38 dolar aralığına yükseltildi ve hisse 42 dolardan açıldı. Gelen talep sadece hisse fiyatını değil, halka arz edilen hisse miktarını da artırdı. Planlanan 337 milyon hisse adedi iken bu rakam 421 milyona çıktı. Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediği Facebook halka arzında en tatsız sürprizle tabii ki yatırımcılar karşılaştı. Hisse birkaç seans içinde % 25 civarında değer kaybetti.

Piyasa profesyonellerinin ve analistlerin genel görüşü Facebook’un hisse fiyatı belirlenirken aşırı değerli hesaplanmış olduğu yönünde, ki bu maalesef tüm dünya borsalarında, her halka arzda rastlanabilen önemli bir soru işaretidir. Bireysel yatırımcının pek de bilmesi mümkün olmayan bu hesaplar, havalı finans kurumlarının gözlük dereceleri birbirleriyle yarışan analistlerinin aylar süren hummalı çalışmalar sonucu belirledikleri fiyatlar küçük yatırımcı için, ileri finans eğitimi yoksa, kapalı bir kutu gibidir. Sonuçta bir hisse fiyatı açıklanır, küçük yatırımcılar pazarlama mı yoksa yatırım önerisi mi olduğundan asla emin olamadıkları uzman tavsiyeleri sonucu hisse seçimi yaparlar. Bu hisse seçiminin doğru ya da yanlış olduğu halka arzı takip eden günlerde fiyatın piyasada dengeye oturmasıyla ortaya çıkar, yatırımcıyı güldürür ya da üzer. Nitekim değerli okurlar, Facebook bu kez güldürmedi.

Şirketlerin borsalardaki performansları, özellikle ilk açıldıklarında, en fazla yatırımcılardaki yatırım iştahına bağlıdır. Bu iştahın oluşmasında pek çok etken rol alır, hissenin hikayesi, şirketin durumu, piyasanın o anki koşulları gibi. Facebook halka arzında, yatırımcının risk iştahını ziyadesiyle kaçıran bazı  gelişmeler de olması değil. Örneğin Morgan Stanley, halka arzdan kısa bir süre önce Facebook ‘un gelir projeksiyonları ile ilgili şüpheleri bulunduğunu açıklamıştı. Morgan Stanley internet şirketleri analisti Scott Devitt’e göre Facebook’un reklam gelirlerinde ciddi düşüşler beklenmeli, çünkü sosyal ağların kullanımı hızla bilgisayarlardan mobil cihazlara kayıyor ve mobil cihazlardaki reklam çözümleri kendi ifadelerine göre henüz hazır değil. Sebep ne olursa olsun ortada bir gerçek var ki o da şirket hisselerinin yüksek değerlenip yatırımcıyı zarara uğrattığı.

Halka arzın finansal yönleri bir yana finans magazini diyebileceğimiz yönleri de var. Filmi izleyenlerin yakından hatırlayacağı ortaklardan Eduardo Saverin ‘in durumu mesela. Saverin Facebook’ un %4 hissesine sahip. Halka arz sonrası bu küçük(!) payından dolayı ödemek durumunda kalacağı vergi 600 milyar dolardı. Saverin bu tutarı ödememek için ilginç bir yola başvurdu, daha fazla vergi mükellefi olmamak için ABD vatandaşlığından çıktı! Saverin’in hayatının son birkaç yılını geçirdiği Singapur’da sermaye piyasaları ürünlerinden vergi alınmaması dolayısıyla servetini buraya kaydıracağı söyleniyor.

Dikkat ederseniz, yazının başından bu yana bu halka arz operasyonu için hiç “başarısız” demedim. Çünkü her ticari ilişkinin kaybedenleri olduğu gibi karşı tarafta kazananları da oluyor. Bu hikayenin kazananı hiç şüphe yok ki terlikli oğlan Mark Zuckenberg! Sürekli olarak piyasa değeri hesaplanan, ancak nakde dönüşmeyen şirketinden hiç azımsanamayacak miktarlarda nakit girişini nihayet kasasında gördü. Son derece bilimsel hesaplamalara göre “yedi ceddine yetecek kadar parası” bulunan Zuckenberg, gelmiş geçmiş en önemli girişimcilik hikayelerinden birinin baş kahramanı olarak çoktan tarihe geçti. Halka arzın bir başka faydası da işin magazine pek meraklı olan medyanın hiç eskimeyen “Mark Zuckenberg’in serveti” haberlerini artık daha kolay ve verilere dayandırarak yapabilecek olmaları. Başka bir deyişle Mark’ın parası züğürdün çenesini artık daha kolay yoracak!      

24 Temmuz 2012 Salı


(Ağustos 2011 - Esquire yazımdan..)

Amerikan ekonomisi  kendi yarattığı fırtınadan büyük hasarlarla da olsa çıkmayı başardı. Sular durulmaya ve küresel ekonominin taşları yeniden yerlerine oturmaya başladı diyorduk ki bu sefer de kriz Avrupa’dan, hem de göstere göstere geliyor. Zaten çatırdayan birlik içerisinde zor duruma düşen üyeler, yardım için “kendilerinden daha eşit” üyelerin onayını bekliyorlar. Aman birarada olalım, aman birlikten kuvvet doğar diyen Avrupa’nın bu sefer hem ekonomisi, hem birliği, hem para birimi çok ciddi şekilde sorgulanıyor.



Euro Bölgesi’nde krizin artık bangır bangır duyulan ayak sesleri öncelikle Yunanistan ekonomisi’nin sallanmaya başlamasıyla gelmişti. Akdeniz ikliminin ve karakteristiğinin gereği olan esnek çalışma saatleri, fazlaca hoşgörülü sosyal sigorta sistemi, çalışmamaya özendiren işsizlik ve emeklilik maaşları küresel krizle, bir de üstüne yine Akdeniz tipi diyebileceğimiz “mutluluk çubuğu” gibi yolsuzluklarla birleşince zaten sağlam temelleri olmayan Yunanistan ekonomisi kağıttan bir kule gibi sallanmaya başladı. Komşumuz Yorgo’lardaki krizi hatırlarsınız, sebepleriyle, sonuçlarıyla incelemiş, bu sayfalarda masaya yatırmıştık.

Aslında Yunanistan krizinin patlak vermesinden çok daha önce, ABD merkezli küresel krizde Avrupa Bölgesi pek iyi bir sınav verememişti. ABD ekonomisi zaten hızla su alıyordu ve gözler Avrupa’nın vereceği tepkideydi. Ancak herkes kendi derdine o kadar düşmüştü ki Birlik, bu konularla ilgili olarak biraraya bile gelemedi. Düşünün apartmanda yangın çıkıyor, herkes zaten kendi canının ve kendi dairesinin derdine düşmüş. Böyle bir ortamda biri çıkıp “Durumu enine boyuna değerlendirmek için Apartman Yönetimi toplantısı yapalım!” dese hali nice olurdu. Nitekim kimse bunu söylemedi, herkes kendi dairesini kurtarmaya çalıştı. İşte kendi hesaplarını toparlayıp birlik ne alemde diye dönüp baktıklarında iş işten geçmiş, küçük ve yardıma daha çok ihtiyacı olan ekonomiler durumu çoktan yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı bile.

Veba yayıldı, zaten son krizlerin tümünde ekonomik krizlerin ne kadar korkunç bir yayılma hızı olduğunu hep birlikte gördük. Yayılan kriz, İtalya, İspanya ve Portekiz’i de farklı şiddetlerde sallamaya başladı. Sonuçta ilk gelecek olan dalgada kimlerin kıyıya vuracağı daha net bir şekilde görülmeye başlandı. "İyiyi düşün ki iyi olsun" diyeceğiz, ama iyiyi düşünmeye de pek imkan vermiyor maalesef ekonomistler. Çoğunluk Euro Bölgesi borç krizinin bu kez kolay kolay altından kalkılamayacak bir durum olduğunda hemfikir. Yapılan her yeni araştırma, çıkan her yeni rapor moralleri daha da çok bozuyor.

Örneğin Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA) ’nin Avrupalı bankalara için yaptığı stres testi. Test, makro ekonomik iki senaryoda neler olabileceği, Avrupalı bankaların çeşitli durumlara ne tepki vereceğini ölçmeyi hedefliyor. Stres testinin sonuçlarının aslında pek kimsenin duymayı istemeyeceği şekilde çıkacağı aşağı yukarı tahmin ediliyordu. O kadar ki, Uluslararası Finans Enstitüsü, sonuçların yayımlamasının piyasalarda kaygıyı şiddetlendirebileceğini, yayınlanmaması gerektiğini söylüyordu. Stres testine 25 banka ile İspanya, 13 banka ile Almanya, 6 banka ile de Yunanistan katıldı. Test sonuçlarına göre 90 bankadan, 8’i testte başarısız olurken, 16 banka sınırı zor geçti. Başarısız olan 8 bankadan 5’i İspanya, 2’si Yunanistan ve biri Avusturya bankası oldu.  Ancak test halen eleştirilmeye devam ediyor. Eleştirenler haksız da sayılmaz aslında, zira 2010 yılında yapılan ve aynı özellikleri taşıyan stres testinde İrlanda bankaları, testten geçer not almış, ama daha üzerinden  birkaç ay geçmeden Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından kurtarılmak durumunda kalmıştı.

Avrupanın belalılarından biri de artık kredi derecelendirme kuruluşları. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının ardarda Avrupa ülkelerinin kredi notlarını, hem de birkaç kademe düşürünce Avrupa bu işten pek hoşlanmadı ve bir anda bu kuruluşların varlıklarını sorgulamaya başladı. Yıllar yılı ülkemize ve diğer gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparken -ya da yapmazken- başucu eseri olan kredi derecelendirme kuruluşları bir anda ve hızlıca tu kaka mertebesine düştüler. Bu kuruluşların derecelendirme yaparken alfabenin harflerini tüketip artık “değersiz”, “çöp” gibi nitelendirmeler kullanmaları Avrupa’nın pek hoşuna gitmemiş olacak haliyle.  Avrupa Komisyonu başkanı Manuel Barosso bu konuda sert tepki gösterenlerin başında geliyor. Yunanistan ve Portekiz ekonomi yetkilileri ise bu kuruluşları “kerameti kendinden menkul” diye değerlendiriyor. Neticede güvenilir olsun olmasın, ortada çok net bir kaç gerçek var. Birincisi Avrupa ekonomisinin baş aşağı gidişini görmek için kredi derecelendirme kurumu olmaya gerek olmadığı, ikincisi ise yıllarca bu kuruluşların raporlarını bahane ederek Türkiye ekonomisini eleştirenlerin şimdi aynı kıstaslarla beğenilmediklerindeki saldırgan tavırları. Ne demişler, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.           

Wall Street Journal yazarı Irwin Stelzer, adı geçen Avrupa ülkeleriyle ilgili olarak yaşananların ismi ne kadar yumuşatılırsa yumuşatılsın bir iflas olduğunu söylüyor. Avrupalıların bu kelimeyi duymaya tahammülünün olmadığını ancak gerçekçi olmak gerektiğini belirten Wall Street Journal yazarı,  sırf Euro projenizi korumak için bu ülkelere gereğinden fazla destek vermeyin, yani bir anlamda, dikkat edin, elinizi verip kolunuzu kaptırmayın diyor.

İsmine ister yeniden yapılanma deyin, isterseniz ısınma ortada bir gerçek var ki o da Avrupa ekonomisinin daha uzunca bir süre eski gücüne kavuşamayacak olması. Meşhur Euro projesi yerle bir olabilir, bazı az gelişmekte olan bazı ülkelerin(!) nedense hala girmeye çalıştığı AB tümüyle yok olabilir. Ama ekonomide özellikle de yükselmekte olan doğu kültürlerinin öğrettiği bir gerçek var. Yeni düzende tembele ekmek yok! Bu da yaşlı Avrupa’nın çalışma kültürü de dahil olmak üzere köklü değişikliklere gitmesi gerektiğini, artık en zengin de dahil olmak üzere siesta yapmaya kimsenin ama kimsenin tahammülü olmadığını gösteriyor.     

NO MORE SIESTA!


(Ağustos 2011 - Esquire yazımdan..)

Amerikan ekonomisi  kendi yarattığı fırtınadan büyük hasarlarla da olsa çıkmayı başardı. Sular durulmaya ve küresel ekonominin taşları yeniden yerlerine oturmaya başladı diyorduk ki bu sefer de kriz Avrupa’dan, hem de göstere göstere geliyor. Zaten çatırdayan birlik içerisinde zor duruma düşen üyeler, yardım için “kendilerinden daha eşit” üyelerin onayını bekliyorlar. Aman birarada olalım, aman birlikten kuvvet doğar diyen Avrupa’nın bu sefer hem ekonomisi, hem birliği, hem para birimi çok ciddi şekilde sorgulanıyor.



Euro Bölgesi’nde krizin artık bangır bangır duyulan ayak sesleri öncelikle Yunanistan ekonomisi’nin sallanmaya başlamasıyla gelmişti. Akdeniz ikliminin ve karakteristiğinin gereği olan esnek çalışma saatleri, fazlaca hoşgörülü sosyal sigorta sistemi, çalışmamaya özendiren işsizlik ve emeklilik maaşları küresel krizle, bir de üstüne yine Akdeniz tipi diyebileceğimiz “mutluluk çubuğu” gibi yolsuzluklarla birleşince zaten sağlam temelleri olmayan Yunanistan ekonomisi kağıttan bir kule gibi sallanmaya başladı. Komşumuz Yorgo’lardaki krizi hatırlarsınız, sebepleriyle, sonuçlarıyla incelemiş, bu sayfalarda masaya yatırmıştık.

Aslında Yunanistan krizinin patlak vermesinden çok daha önce, ABD merkezli küresel krizde Avrupa Bölgesi pek iyi bir sınav verememişti. ABD ekonomisi zaten hızla su alıyordu ve gözler Avrupa’nın vereceği tepkideydi. Ancak herkes kendi derdine o kadar düşmüştü ki Birlik, bu konularla ilgili olarak biraraya bile gelemedi. Düşünün apartmanda yangın çıkıyor, herkes zaten kendi canının ve kendi dairesinin derdine düşmüş. Böyle bir ortamda biri çıkıp “Durumu enine boyuna değerlendirmek için Apartman Yönetimi toplantısı yapalım!” dese hali nice olurdu. Nitekim kimse bunu söylemedi, herkes kendi dairesini kurtarmaya çalıştı. İşte kendi hesaplarını toparlayıp birlik ne alemde diye dönüp baktıklarında iş işten geçmiş, küçük ve yardıma daha çok ihtiyacı olan ekonomiler durumu çoktan yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı bile.

Veba yayıldı, zaten son krizlerin tümünde ekonomik krizlerin ne kadar korkunç bir yayılma hızı olduğunu hep birlikte gördük. Yayılan kriz, İtalya, İspanya ve Portekiz’i de farklı şiddetlerde sallamaya başladı. Sonuçta ilk gelecek olan dalgada kimlerin kıyıya vuracağı daha net bir şekilde görülmeye başlandı. "İyiyi düşün ki iyi olsun" diyeceğiz, ama iyiyi düşünmeye de pek imkan vermiyor maalesef ekonomistler. Çoğunluk Euro Bölgesi borç krizinin bu kez kolay kolay altından kalkılamayacak bir durum olduğunda hemfikir. Yapılan her yeni araştırma, çıkan her yeni rapor moralleri daha da çok bozuyor.

Örneğin Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA) ’nin Avrupalı bankalara için yaptığı stres testi. Test, makro ekonomik iki senaryoda neler olabileceği, Avrupalı bankaların çeşitli durumlara ne tepki vereceğini ölçmeyi hedefliyor. Stres testinin sonuçlarının aslında pek kimsenin duymayı istemeyeceği şekilde çıkacağı aşağı yukarı tahmin ediliyordu. O kadar ki, Uluslararası Finans Enstitüsü, sonuçların yayımlamasının piyasalarda kaygıyı şiddetlendirebileceğini, yayınlanmaması gerektiğini söylüyordu. Stres testine 25 banka ile İspanya, 13 banka ile Almanya, 6 banka ile de Yunanistan katıldı. Test sonuçlarına göre 90 bankadan, 8’i testte başarısız olurken, 16 banka sınırı zor geçti. Başarısız olan 8 bankadan 5’i İspanya, 2’si Yunanistan ve biri Avusturya bankası oldu.  Ancak test halen eleştirilmeye devam ediyor. Eleştirenler haksız da sayılmaz aslında, zira 2010 yılında yapılan ve aynı özellikleri taşıyan stres testinde İrlanda bankaları, testten geçer not almış, ama daha üzerinden  birkaç ay geçmeden Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından kurtarılmak durumunda kalmıştı.

Avrupanın belalılarından biri de artık kredi derecelendirme kuruluşları. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının ardarda Avrupa ülkelerinin kredi notlarını, hem de birkaç kademe düşürünce Avrupa bu işten pek hoşlanmadı ve bir anda bu kuruluşların varlıklarını sorgulamaya başladı. Yıllar yılı ülkemize ve diğer gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparken -ya da yapmazken- başucu eseri olan kredi derecelendirme kuruluşları bir anda ve hızlıca tu kaka mertebesine düştüler. Bu kuruluşların derecelendirme yaparken alfabenin harflerini tüketip artık “değersiz”, “çöp” gibi nitelendirmeler kullanmaları Avrupa’nın pek hoşuna gitmemiş olacak haliyle.  Avrupa Komisyonu başkanı Manuel Barosso bu konuda sert tepki gösterenlerin başında geliyor. Yunanistan ve Portekiz ekonomi yetkilileri ise bu kuruluşları “kerameti kendinden menkul” diye değerlendiriyor. Neticede güvenilir olsun olmasın, ortada çok net bir kaç gerçek var. Birincisi Avrupa ekonomisinin baş aşağı gidişini görmek için kredi derecelendirme kurumu olmaya gerek olmadığı, ikincisi ise yıllarca bu kuruluşların raporlarını bahane ederek Türkiye ekonomisini eleştirenlerin şimdi aynı kıstaslarla beğenilmediklerindeki saldırgan tavırları. Ne demişler, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.           

Wall Street Journal yazarı Irwin Stelzer, adı geçen Avrupa ülkeleriyle ilgili olarak yaşananların ismi ne kadar yumuşatılırsa yumuşatılsın bir iflas olduğunu söylüyor. Avrupalıların bu kelimeyi duymaya tahammülünün olmadığını ancak gerçekçi olmak gerektiğini belirten Wall Street Journal yazarı,  sırf Euro projenizi korumak için bu ülkelere gereğinden fazla destek vermeyin, yani bir anlamda, dikkat edin, elinizi verip kolunuzu kaptırmayın diyor.

İsmine ister yeniden yapılanma deyin, isterseniz ısınma ortada bir gerçek var ki o da Avrupa ekonomisinin daha uzunca bir süre eski gücüne kavuşamayacak olması. Meşhur Euro projesi yerle bir olabilir, bazı az gelişmekte olan bazı ülkelerin(!) nedense hala girmeye çalıştığı AB tümüyle yok olabilir. Ama ekonomide özellikle de yükselmekte olan doğu kültürlerinin öğrettiği bir gerçek var. Yeni düzende tembele ekmek yok! Bu da yaşlı Avrupa’nın çalışma kültürü de dahil olmak üzere köklü değişikliklere gitmesi gerektiğini, artık en zengin de dahil olmak üzere siesta yapmaya kimsenin ama kimsenin tahammülü olmadığını gösteriyor.     

27 Haziran 2012 Çarşamba


Efsanevi  Steve Jobs’ın ölümüyle birlikte daha da popülerleşen Apple şirketinin fikir aşamasından kurulumuna, büyümesinden ortaklık yapısına kadar tüm detayları daha fazla merak edilmeye ve bir bir ortaya serilmeye başladı. Tüm bu başarı hikayesi içinde öyle şaşırtıcı bir başka hikaye var ki, diğerlerinden bir hayli farklı ve ilginç. Apple’ın üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne’den bahsediyorum.   

1976 yılının 1 Nisan’ında Steve Jobs ve  Steve Wozniak yüzyılın en efsanevi markalarından birisi olacak Apple Computer’i  kurduklarında yanlarında bir kişi daha vardı. Bu kişi yaşca onlardan bir hayli büyük, tecrübe ve olgunluğuyla şirkete ciddi katkısı olması beklenen Ronald Gerald Wayne’di. İki Steve’in 25’lerinde maceracı tipler olmasına rağmen Wayne, 42 yaşında tecrübeli, prosedürleri ve “kağıt işlerini” çok iyi bilen oturaklı bir iş adamıydı. Şirketin kurulumunda kuruluş sözleşmeleri de dahil olmak üzere tüm bürokratik işlemleri çözmüş, bilgisayarların kullanım kılavuzlarını yazmış, üstüne bir de Apple’ın ilk logosunu tasarlamış ve çizmişti. Hatırlarsınız, ilk Apple logosu, ağacın altında oturan ve başına elmanın düşmesini bekleyen Newton’u sembolize eden logoydu. Logodakinin aksine, Wayne elmanın başına düşmesini bekleyecek kadar sabır gösterememişti oysa ki.



Steve’lerin toplam %90 oranındaki hissesinin yanında Wayne ’in de bu genç girişimde %10 hissesi bulunuyordu. Steve Jobs’ın kurguladığı muhteşem iş bölümünde sınırlar belliydi: Wozniak üretir, Jobs pazarlar, Wayne ise hukuki ve bürokratik işleri halleder. Kurgu gayet başarılıydı ancak bir sorun vardı. Şirket kurulur kurulmaz Jobs büyük bir hızla işleri büyütmek istedi. Bunun için de büyük yatırımlar yapmak ve bankalara ciddi meblağlarda borçlanmak gerekiyordu. Jobs kafasına koyduğu yolda cesur ama pek de hesaplı olmayan adımlarla ilerlerken, maddi sorumluluklar yaşı ve tecrübesi dolayısıyla sürekli olarak Wayne’e kalıyordu. Kendi ifadesiyle Wayne o günleri IB Times’da şöyle anlatıyor: “Jobs, daha şirketi kurar kurmaz yatırım yapmak, büyütmek için bankalara borçlanmaya başladı. Ama ortaklarım çok genç ve parasızdı. Ben o tarihte 42 yaşında olduğum için, bankalar beni muhatap almak istiyor, Apple’ın borçlarına bütün mal varlığımla kefil olmamı istiyorlardı. Bu çok riskliydi, hissemi satıp çıktım.”

Bu kararının ardından, şirket kurulumunun üstünden sadece bir haftanın biraz üzerinde bir zaman geçmişken Wayne hemen %10 oranındaki hissesini 2300 dolara diğer ortaklarına devrederek Apple’ın ortaklığından ayrılıyor. Hisselerin şu anki bedelinin 2011 Ağustos hesaplamalarına göre 35 Milyar Amerikan Doları olduğunu hatırlatmak isterim. Bütün bü kayıp ve insana aklını kaybettirebilecek büyüklükteki yanlış seçim Wayne’e sorulduğunda, ne kadar inandırıcı bilmiyorum ama, hiçbir pişmanlığının olmadığını, o dönemdeki şartlar nedeniyle bu seçimi yapması gerektiğini belirtiyor ve seçimin doğru olduğunda ısrar ediyor. Hem yaşının diğer iki ortağı kadar genç olmaması, hem de geçmişte yaşadığı kötü yatırım tecrübeleri bu talihsiz kararı vermesinde etkili olmuş. Bu arada ölümünün ardından dehası kadar iş hayatındaki acımasızlığı da konuşulan Jobs’ın Wayne’e defalarca şirkete yeniden katılması için teklif götürmesi de ilginç bir ayrıntı. Wayne ise bu teklifleri ısrarla her seferinde geri çevirmiş.

Apple’ın pek bilinmeyen üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ’in isabetsiz kararları maalesef bununla da bitmiyor. Efsanevi şirketin ilk kuruluş sözleşmesini tasarlayıp yazan kişi olmasıyla da aslında dünya ekonomisinde önemli bir yer tutmuş bir kişi olan Wayne, kuruluş sözleşmesini 1990’larda bir kolleksiyonere birkaç bin dolar karşılığında satmış! Şimdi hazır olun, Wayne’in birkaç bin dolara elinden çıkardığı 3 sayfalık tarihi sözleşme, geçtiğimiz günlerde Sotheby's Müzayede Evi'nde yapılan bir açık artırmadan tam 1,594,500 Dolara satıldı! İşte Wayne’e bir pişmanlık daha!


Tüm bu olan bitene rağmen, kararlarının arkasında duran ve doğruluğunu sonuna kadar savunan Ronald Gerald Wayne şu an 77 yaşında,  eski para ve pul alıp satıyor. Herhangi bir pişmanlığı olmadığını her fırsatta belirtse de Apple’ın talihsiz üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ‘in halen pul ve eski para alım-satımı yaptığı dükkanının logosu aslında bir hayli anlamlı. Şirketin logosu elma ağacının altında kafasına elma düşmesini bekleyen Newton! 


Yani demek ki mesele, elmanın düşüp düşmemesi değil, esas mesele elma düşerken kimin ağacın altında  olduğu..      

   

ELMANIN ŞANSSIZ KURDU


Efsanevi  Steve Jobs’ın ölümüyle birlikte daha da popülerleşen Apple şirketinin fikir aşamasından kurulumuna, büyümesinden ortaklık yapısına kadar tüm detayları daha fazla merak edilmeye ve bir bir ortaya serilmeye başladı. Tüm bu başarı hikayesi içinde öyle şaşırtıcı bir başka hikaye var ki, diğerlerinden bir hayli farklı ve ilginç. Apple’ın üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne’den bahsediyorum.   

1976 yılının 1 Nisan’ında Steve Jobs ve  Steve Wozniak yüzyılın en efsanevi markalarından birisi olacak Apple Computer’i  kurduklarında yanlarında bir kişi daha vardı. Bu kişi yaşca onlardan bir hayli büyük, tecrübe ve olgunluğuyla şirkete ciddi katkısı olması beklenen Ronald Gerald Wayne’di. İki Steve’in 25’lerinde maceracı tipler olmasına rağmen Wayne, 42 yaşında tecrübeli, prosedürleri ve “kağıt işlerini” çok iyi bilen oturaklı bir iş adamıydı. Şirketin kurulumunda kuruluş sözleşmeleri de dahil olmak üzere tüm bürokratik işlemleri çözmüş, bilgisayarların kullanım kılavuzlarını yazmış, üstüne bir de Apple’ın ilk logosunu tasarlamış ve çizmişti. Hatırlarsınız, ilk Apple logosu, ağacın altında oturan ve başına elmanın düşmesini bekleyen Newton’u sembolize eden logoydu. Logodakinin aksine, Wayne elmanın başına düşmesini bekleyecek kadar sabır gösterememişti oysa ki.



Steve’lerin toplam %90 oranındaki hissesinin yanında Wayne ’in de bu genç girişimde %10 hissesi bulunuyordu. Steve Jobs’ın kurguladığı muhteşem iş bölümünde sınırlar belliydi: Wozniak üretir, Jobs pazarlar, Wayne ise hukuki ve bürokratik işleri halleder. Kurgu gayet başarılıydı ancak bir sorun vardı. Şirket kurulur kurulmaz Jobs büyük bir hızla işleri büyütmek istedi. Bunun için de büyük yatırımlar yapmak ve bankalara ciddi meblağlarda borçlanmak gerekiyordu. Jobs kafasına koyduğu yolda cesur ama pek de hesaplı olmayan adımlarla ilerlerken, maddi sorumluluklar yaşı ve tecrübesi dolayısıyla sürekli olarak Wayne’e kalıyordu. Kendi ifadesiyle Wayne o günleri IB Times’da şöyle anlatıyor: “Jobs, daha şirketi kurar kurmaz yatırım yapmak, büyütmek için bankalara borçlanmaya başladı. Ama ortaklarım çok genç ve parasızdı. Ben o tarihte 42 yaşında olduğum için, bankalar beni muhatap almak istiyor, Apple’ın borçlarına bütün mal varlığımla kefil olmamı istiyorlardı. Bu çok riskliydi, hissemi satıp çıktım.”

Bu kararının ardından, şirket kurulumunun üstünden sadece bir haftanın biraz üzerinde bir zaman geçmişken Wayne hemen %10 oranındaki hissesini 2300 dolara diğer ortaklarına devrederek Apple’ın ortaklığından ayrılıyor. Hisselerin şu anki bedelinin 2011 Ağustos hesaplamalarına göre 35 Milyar Amerikan Doları olduğunu hatırlatmak isterim. Bütün bü kayıp ve insana aklını kaybettirebilecek büyüklükteki yanlış seçim Wayne’e sorulduğunda, ne kadar inandırıcı bilmiyorum ama, hiçbir pişmanlığının olmadığını, o dönemdeki şartlar nedeniyle bu seçimi yapması gerektiğini belirtiyor ve seçimin doğru olduğunda ısrar ediyor. Hem yaşının diğer iki ortağı kadar genç olmaması, hem de geçmişte yaşadığı kötü yatırım tecrübeleri bu talihsiz kararı vermesinde etkili olmuş. Bu arada ölümünün ardından dehası kadar iş hayatındaki acımasızlığı da konuşulan Jobs’ın Wayne’e defalarca şirkete yeniden katılması için teklif götürmesi de ilginç bir ayrıntı. Wayne ise bu teklifleri ısrarla her seferinde geri çevirmiş.

Apple’ın pek bilinmeyen üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ’in isabetsiz kararları maalesef bununla da bitmiyor. Efsanevi şirketin ilk kuruluş sözleşmesini tasarlayıp yazan kişi olmasıyla da aslında dünya ekonomisinde önemli bir yer tutmuş bir kişi olan Wayne, kuruluş sözleşmesini 1990’larda bir kolleksiyonere birkaç bin dolar karşılığında satmış! Şimdi hazır olun, Wayne’in birkaç bin dolara elinden çıkardığı 3 sayfalık tarihi sözleşme, geçtiğimiz günlerde Sotheby's Müzayede Evi'nde yapılan bir açık artırmadan tam 1,594,500 Dolara satıldı! İşte Wayne’e bir pişmanlık daha!


Tüm bu olan bitene rağmen, kararlarının arkasında duran ve doğruluğunu sonuna kadar savunan Ronald Gerald Wayne şu an 77 yaşında,  eski para ve pul alıp satıyor. Herhangi bir pişmanlığı olmadığını her fırsatta belirtse de Apple’ın talihsiz üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ‘in halen pul ve eski para alım-satımı yaptığı dükkanının logosu aslında bir hayli anlamlı. Şirketin logosu elma ağacının altında kafasına elma düşmesini bekleyen Newton! 


Yani demek ki mesele, elmanın düşüp düşmemesi değil, esas mesele elma düşerken kimin ağacın altında  olduğu..      

   

4 Haziran 2012 Pazartesi


Mersin’de borcunu ödeyemeyen bir sağlık merkezine Mersin 5'inci İcra Dairesi tarafından icra geldi. Ama işin ilginç kısmı bu değil, zira sadece sağlık merkezi değil, sağlık merkezinin bünyesindeki 8 doktor da icra yoluyla satışa çıkarıldı! Gazetelerde de yer alan ilana göre: 
  • Genel Cerrahi kadrosu 60.000, 
  • Göğüs hastalıkları kadrosu 50.000,
  • Pratisyen hekimler 25.000 Türk lirası olarak açıklanmış.
Ben şahsen eski bir borsacı olmanın alışkanlığı ile pratisyenken ucuza alıp, profesör olup iyice değerlendiğinde satılabilir mi diye hesap kitap yapmaya başladım bile.. 
Sonumuz hayrolsun..

DOKTORDAN AZ KULLANILMIŞ DOKTOR!


Mersin’de borcunu ödeyemeyen bir sağlık merkezine Mersin 5'inci İcra Dairesi tarafından icra geldi. Ama işin ilginç kısmı bu değil, zira sadece sağlık merkezi değil, sağlık merkezinin bünyesindeki 8 doktor da icra yoluyla satışa çıkarıldı! Gazetelerde de yer alan ilana göre: 
  • Genel Cerrahi kadrosu 60.000, 
  • Göğüs hastalıkları kadrosu 50.000,
  • Pratisyen hekimler 25.000 Türk lirası olarak açıklanmış.
Ben şahsen eski bir borsacı olmanın alışkanlığı ile pratisyenken ucuza alıp, profesör olup iyice değerlendiğinde satılabilir mi diye hesap kitap yapmaya başladım bile.. 
Sonumuz hayrolsun..

1 Haziran 2012 Cuma

"Bazı insanlar çok fakir, tek sahip oldukları şey para."

GRAFFITI!

"Bazı insanlar çok fakir, tek sahip oldukları şey para."

15 Mayıs 2012 Salı

Yarın (16 Mayıs 2012 Çarşamba günü) saat 11:00 'de benim de eski okulum olan Marmara Üniversitesi'nde "Gençlik; Girişim ve Inovasyon" konuşuyor olacağız.. Organizasyonun diğer konuşmacıları; Sn. Timur Tiryaki, Sn. Ömer Ekinci ve Sn. Arif Çanacık.
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...  
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)


Yarın Marmara Üniversitesi'ndeyiz..

Yarın (16 Mayıs 2012 Çarşamba günü) saat 11:00 'de benim de eski okulum olan Marmara Üniversitesi'nde "Gençlik; Girişim ve Inovasyon" konuşuyor olacağız.. Organizasyonun diğer konuşmacıları; Sn. Timur Tiryaki, Sn. Ömer Ekinci ve Sn. Arif Çanacık.
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...  
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)


4 Mayıs 2012 Cuma


İzmir’in Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor! 

Artık gerisini AB düşünsün! 



YAZ YORGO'YA Bİ DAHA..


İzmir’in Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor! 

Artık gerisini AB düşünsün! 



19 Nisan 2012 Perşembe

Geçtiğimiz aylarda Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan verilerde Kütahya ‘nın erkek nüfusunun 25.000 kişi kadar eksik çıkması “Nerde bu Kütahya’nın erkekleri?” sorusuna sebep olmuştu. Kişi başı geliri 11.613 TL olan ilimiz “Ekmeğimizi büyütemezsek paylaşan sayısını azaltırız” demiş olacak, nüfustan azımsanmayacak bir büyüklüğü adeta silmişti. Bu gizemli olay istatistik bilimi ile açıklanamayınca devreye siyasiler bile girdi ve sonunda aranan kulp bulundu. Meğerse bu 25.000 kişi kapanan okullar nedeniyle şehir dışına çıkan öğrenciler ve velileriymiş. Elma diyelim de bari ortaya çıksınlar..  

KÜTAHYA’NIN ERKEKLERİ NEREDE????

Geçtiğimiz aylarda Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan verilerde Kütahya ‘nın erkek nüfusunun 25.000 kişi kadar eksik çıkması “Nerde bu Kütahya’nın erkekleri?” sorusuna sebep olmuştu. Kişi başı geliri 11.613 TL olan ilimiz “Ekmeğimizi büyütemezsek paylaşan sayısını azaltırız” demiş olacak, nüfustan azımsanmayacak bir büyüklüğü adeta silmişti. Bu gizemli olay istatistik bilimi ile açıklanamayınca devreye siyasiler bile girdi ve sonunda aranan kulp bulundu. Meğerse bu 25.000 kişi kapanan okullar nedeniyle şehir dışına çıkan öğrenciler ve velileriymiş. Elma diyelim de bari ortaya çıksınlar..  

18 Nisan 2012 Çarşamba

Hepimizin şahit olduğu gibi TL ‘mizin yeni sembolü geçen ay içerisinde açıklandı. Kahve falı mantığıyla bir şeylere benzetmeye çalıştıysak da pek başarılı olamadık milletçe! Peki bu değişimin maliyeti ne kadar diye merak ettiniz mi peki hiç? Tedavüldeki yaklaşık 1,3 milyar adet eski banknotun yakılması, yeni banknotun basımı, ithal kağıt, mürekkep, tasarım gibi kalemlerle her bir banknot 16 kuruşa mal oluyor! Yeni sembolü bizlere sevdirme çalışmaları yani tanıtım ve reklamla birlikte tüm maliyetin 167 milyon TL’yi bulması bekleniyor. 
Neyse ne yapalım, tedavül kaçınılmazsa zevk almaya bakacağız!

TEDAVÜL KAÇINILMAZSA…

Hepimizin şahit olduğu gibi TL ‘mizin yeni sembolü geçen ay içerisinde açıklandı. Kahve falı mantığıyla bir şeylere benzetmeye çalıştıysak da pek başarılı olamadık milletçe! Peki bu değişimin maliyeti ne kadar diye merak ettiniz mi peki hiç? Tedavüldeki yaklaşık 1,3 milyar adet eski banknotun yakılması, yeni banknotun basımı, ithal kağıt, mürekkep, tasarım gibi kalemlerle her bir banknot 16 kuruşa mal oluyor! Yeni sembolü bizlere sevdirme çalışmaları yani tanıtım ve reklamla birlikte tüm maliyetin 167 milyon TL’yi bulması bekleniyor. 
Neyse ne yapalım, tedavül kaçınılmazsa zevk almaya bakacağız!

11 Nisan 2012 Çarşamba

Takip edenler bilir son yıllarda “Kariyer Günleri” gibi konuşmalara sağolsunlar sıklıkla davet ediyorlar. Öğrenci arkadaşlarla bir araya gelmek bana sıkıcı iş hayatı içinde müthiş bir nefes oluyor. Bunu “Çocuklar interaktif yapalım, ben de sizlerden öğreniyorum” samimiyetsizliğinde söylemiyorum. İlk kez duydukları başarı ve başarısızlık hikayeleriyle dinleyen arkadaşların gözlerinin parlaması bir yana, her gittiğim yerde kendini çok iyi yetiştirmiş ve bana ciddi şeyler katan arkadaşlarla tanışıyorum. Örneğin –ismini hatırlayamadığım için beni affet, yazarsan hemen değiştirip ismini yazacağım kardeşim- Avusturya Lisesi’nde beni Sir Kenneth  Robinson’un Changing Paradigms ‘i ile tanıştıran arkadaş.. O günün akşamında akademisyen olan eşimle saatlerce ağzımız açık bir şekilde Sir Kenneth  Robinson ‘un çalışmalarını internetten bulup okuduk, izledik, bize neler kattın bilemezsin..

Bu şahane buluşmalar beni ziyadesiyle mutlu ederken, “şimdikiler”i de gözlemleme fırsatım oluyor. Bir kere teveccüh edip beni de sıkça davet ettikleri bu gibi konuşmalar için seçilen kişiler ille Falancanın  Genel Müdürü, Filancanın CEO’su  ya da Hedehödö Yönetim Kurulu Üyesi oluyor. E haklısınız tabii ki buralara gelmiş amcaların möhim hikayeleri olduğunu düşünmekle.. Ama ya yoksa? İşte o zaman aynı sıkıcı, tek düze, didaktik, sıkıcı coğrafya hocası tadında anlatılan klişe tavsiyelerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. 

Son Bursa AIESEC toplantısında şahane bir soru geldi:
“Kişisel Gelişim kitaplarına inanıyor musunuz?” Cevabında da söylediğim gibi, kitaplardan değil, Taksim’deki içliköfteciden alınan kişisel gelişim dersine inanıyorum… Sunumlarımdan herhangi birisini dinleyenler ne demek istediğimi anlamıştır. Henüz bir araya gelemediklerimiz için sürprizi bozmayalım ;)



O salonları doldurmayı kışın soğuğunda, yazın sıcağında çimenlerde uzanmaya, sevgilinizle yuvarlanmaya ya da en basitinden, King oynamaya tercih etmişseniz o salonda konuşan kişiler olarak 1 saatte hayatınız değiştirsek iyi olur di mi?! ;)  Bence de. Öğreten konuşmalardan nefret ettiğimi, dinlemeye de yapmaya da tahammülüm olmadığını takip edenler bilir. Gelip size bazı hikayeler anlatıp gidiyorum.. Kimisi başarı hikayesi, kimisi başarısızlık hikayesi.. ama hepsi “Başkalarının Hikayeleri”. Bu hikayelerden nasıl faydalanacağınız tamamıyla size kalmış. Geçenlerde “Türev Ürünlerle ilgili görüşmek için” randevu alarak ziyarete gelen önemli aracı kurumlardan birinden 2 dünya tatlısı genç hanım mesela.. Kalkarken “Geçen sene bizim okulumuzda anlattığınız borsa ekranını uyurken karşısına koyan borsacı –ki bu ben oluyorum ;) – hikayesi beni ve kararlarımı çok etkiledi, daha çok sorgulayarak, daha çok irdeleyerek verdim kararlarımı ” dedi. Ya da Boğaziçi Üniversites'inde yanıma gelip "Üniversiteye radyo programlarınızı dinleyerek hazırlandım. Yalova'da başka bir eğlencem yoktu. Şimdi Boğaziçi'ni kazandım ve sayenizde radyocu oldum" diyen Yasemin gibi..  Ne mutlu sorgulatabildiysek, bizim hatalarımıza düşmemenize katkı sağlayabildiysek, Amerikan filmlerinden meslek seçmemenize katkı sağlayabildiysek… Bi kaç hayata dokunabildiysek ucundan..

Bursa AIESEC Organizasyonu yine harikaydı, harika bir ev sahipliği gördük. Salon pırıl pırıl gözlerle doluydu, benim için en önemli şeylerden biri: Küçük Prens ’i salonun çoğu okumuştu! ;) Konuşmanın başında söylediğim gibi 39 derece ateşle yaptığım için benim için cidden “Ateşli bi konuşma” oldu, umarım herkes için öyle olmuştur. Umarım sorgulatabildik, başarı kriterlerini, mutluluk kriterlerini, “kariyer” hikayesini, umarım hayalinizdeki o adamlar olmak isterken nelerden vazgeçmemek gerektiğini, roket hikayesindeki “o naif küçük oğlan çocuğunu” hiç öldürmemek gerektiğini, o öldüğü gün kariyerin de, başarının da, mutluluğun da onunla beraber öleceğini, içinizdeki çocuğu o roketin başı gibi pamuklara sarıp sarmalamanız gerektiğini.. O sıkıcı ofislere girmeden, dört duvar arasında kısılmadan, kurumsal hayatın kravatlı sıkıcı piyonu olmadan da mutlu, başarılı ve ne demekse “Kariyer”li olunabileceğini.. Arkadaşlarınızla mizah dergisini arka cebinde kıvırıp çimenlerde debelendiğin o günün, terfi aldığın günden daha kıymetli olduğunu.. Kız arkadaşının elinden tutup beş parasız denize doğru baktığın “an”ın kıymetini..

Ve bir şey daha. Geçenlerde yine bir konuşma için bir yerlere gittik, çıkıp otoparka doğru yöneldiğimde bir şey düşündüm. Kariyer Günlerine pahalı arabalarla, ciplerle değil bisikletle gelen adamlar olursa bir gün ve siz o adamları bulup davet edebilirseniz okullarınıza, klüplerinize, her şey çok ama çok daha güzel olacak arkadaşlar…  

İçinizdeki ,sanatı,sanatçıyı, çocuğu bulun ve ona yapışın. O nereye gittiğini çok iyi biliyor!
Bu da benden duyabilebileceğiniz ilk ve son didaktik cümledir! ;)

“Her çocuk sanatçı doğar. Esas problem büyüdüğünde de sanatçı kalabilmektir” Pablo Picasso.

KARİYERİ BIRAK, "KÜÇÜK PRENS"E BAK.

Takip edenler bilir son yıllarda “Kariyer Günleri” gibi konuşmalara sağolsunlar sıklıkla davet ediyorlar. Öğrenci arkadaşlarla bir araya gelmek bana sıkıcı iş hayatı içinde müthiş bir nefes oluyor. Bunu “Çocuklar interaktif yapalım, ben de sizlerden öğreniyorum” samimiyetsizliğinde söylemiyorum. İlk kez duydukları başarı ve başarısızlık hikayeleriyle dinleyen arkadaşların gözlerinin parlaması bir yana, her gittiğim yerde kendini çok iyi yetiştirmiş ve bana ciddi şeyler katan arkadaşlarla tanışıyorum. Örneğin –ismini hatırlayamadığım için beni affet, yazarsan hemen değiştirip ismini yazacağım kardeşim- Avusturya Lisesi’nde beni Sir Kenneth  Robinson’un Changing Paradigms ‘i ile tanıştıran arkadaş.. O günün akşamında akademisyen olan eşimle saatlerce ağzımız açık bir şekilde Sir Kenneth  Robinson ‘un çalışmalarını internetten bulup okuduk, izledik, bize neler kattın bilemezsin..

Bu şahane buluşmalar beni ziyadesiyle mutlu ederken, “şimdikiler”i de gözlemleme fırsatım oluyor. Bir kere teveccüh edip beni de sıkça davet ettikleri bu gibi konuşmalar için seçilen kişiler ille Falancanın  Genel Müdürü, Filancanın CEO’su  ya da Hedehödö Yönetim Kurulu Üyesi oluyor. E haklısınız tabii ki buralara gelmiş amcaların möhim hikayeleri olduğunu düşünmekle.. Ama ya yoksa? İşte o zaman aynı sıkıcı, tek düze, didaktik, sıkıcı coğrafya hocası tadında anlatılan klişe tavsiyelerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. 

Son Bursa AIESEC toplantısında şahane bir soru geldi:
“Kişisel Gelişim kitaplarına inanıyor musunuz?” Cevabında da söylediğim gibi, kitaplardan değil, Taksim’deki içliköfteciden alınan kişisel gelişim dersine inanıyorum… Sunumlarımdan herhangi birisini dinleyenler ne demek istediğimi anlamıştır. Henüz bir araya gelemediklerimiz için sürprizi bozmayalım ;)



O salonları doldurmayı kışın soğuğunda, yazın sıcağında çimenlerde uzanmaya, sevgilinizle yuvarlanmaya ya da en basitinden, King oynamaya tercih etmişseniz o salonda konuşan kişiler olarak 1 saatte hayatınız değiştirsek iyi olur di mi?! ;)  Bence de. Öğreten konuşmalardan nefret ettiğimi, dinlemeye de yapmaya da tahammülüm olmadığını takip edenler bilir. Gelip size bazı hikayeler anlatıp gidiyorum.. Kimisi başarı hikayesi, kimisi başarısızlık hikayesi.. ama hepsi “Başkalarının Hikayeleri”. Bu hikayelerden nasıl faydalanacağınız tamamıyla size kalmış. Geçenlerde “Türev Ürünlerle ilgili görüşmek için” randevu alarak ziyarete gelen önemli aracı kurumlardan birinden 2 dünya tatlısı genç hanım mesela.. Kalkarken “Geçen sene bizim okulumuzda anlattığınız borsa ekranını uyurken karşısına koyan borsacı –ki bu ben oluyorum ;) – hikayesi beni ve kararlarımı çok etkiledi, daha çok sorgulayarak, daha çok irdeleyerek verdim kararlarımı ” dedi. Ya da Boğaziçi Üniversites'inde yanıma gelip "Üniversiteye radyo programlarınızı dinleyerek hazırlandım. Yalova'da başka bir eğlencem yoktu. Şimdi Boğaziçi'ni kazandım ve sayenizde radyocu oldum" diyen Yasemin gibi..  Ne mutlu sorgulatabildiysek, bizim hatalarımıza düşmemenize katkı sağlayabildiysek, Amerikan filmlerinden meslek seçmemenize katkı sağlayabildiysek… Bi kaç hayata dokunabildiysek ucundan..

Bursa AIESEC Organizasyonu yine harikaydı, harika bir ev sahipliği gördük. Salon pırıl pırıl gözlerle doluydu, benim için en önemli şeylerden biri: Küçük Prens ’i salonun çoğu okumuştu! ;) Konuşmanın başında söylediğim gibi 39 derece ateşle yaptığım için benim için cidden “Ateşli bi konuşma” oldu, umarım herkes için öyle olmuştur. Umarım sorgulatabildik, başarı kriterlerini, mutluluk kriterlerini, “kariyer” hikayesini, umarım hayalinizdeki o adamlar olmak isterken nelerden vazgeçmemek gerektiğini, roket hikayesindeki “o naif küçük oğlan çocuğunu” hiç öldürmemek gerektiğini, o öldüğü gün kariyerin de, başarının da, mutluluğun da onunla beraber öleceğini, içinizdeki çocuğu o roketin başı gibi pamuklara sarıp sarmalamanız gerektiğini.. O sıkıcı ofislere girmeden, dört duvar arasında kısılmadan, kurumsal hayatın kravatlı sıkıcı piyonu olmadan da mutlu, başarılı ve ne demekse “Kariyer”li olunabileceğini.. Arkadaşlarınızla mizah dergisini arka cebinde kıvırıp çimenlerde debelendiğin o günün, terfi aldığın günden daha kıymetli olduğunu.. Kız arkadaşının elinden tutup beş parasız denize doğru baktığın “an”ın kıymetini..

Ve bir şey daha. Geçenlerde yine bir konuşma için bir yerlere gittik, çıkıp otoparka doğru yöneldiğimde bir şey düşündüm. Kariyer Günlerine pahalı arabalarla, ciplerle değil bisikletle gelen adamlar olursa bir gün ve siz o adamları bulup davet edebilirseniz okullarınıza, klüplerinize, her şey çok ama çok daha güzel olacak arkadaşlar…  

İçinizdeki ,sanatı,sanatçıyı, çocuğu bulun ve ona yapışın. O nereye gittiğini çok iyi biliyor!
Bu da benden duyabilebileceğiniz ilk ve son didaktik cümledir! ;)

“Her çocuk sanatçı doğar. Esas problem büyüdüğünde de sanatçı kalabilmektir” Pablo Picasso.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Düşmeye başladığı anda hepimizi romantik hislere sürükleyen karın da ekonomik bir değeri ifade ettiğini, bir maliyeti olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Karayolları Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre yolların kapanmaması ve güvenli ulaşımın sağlanması için 4.568 personel çalışıyor. Bu kış yolları açık tutabilmek için şu ana kadar 135 bin 362 ton tuz, 50 ton üre, 472 ton kimyasal tuz çözücü, 25 ton tuz eriyik, 152 bin 182 metreküp de agrega kullanılmış. Tuzlama diye bildiğimiz işlemin maliyeti 11.5 milyon TL. 

Demek ki aslında sağlıklı yaşamla "sağlıklı karayolları"nın formülü aynı: Şu tuzu azaltabilirsek rahatlayacağız!

YAĞAN KARIN MALİYETİ

Düşmeye başladığı anda hepimizi romantik hislere sürükleyen karın da ekonomik bir değeri ifade ettiğini, bir maliyeti olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Karayolları Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre yolların kapanmaması ve güvenli ulaşımın sağlanması için 4.568 personel çalışıyor. Bu kış yolları açık tutabilmek için şu ana kadar 135 bin 362 ton tuz, 50 ton üre, 472 ton kimyasal tuz çözücü, 25 ton tuz eriyik, 152 bin 182 metreküp de agrega kullanılmış. Tuzlama diye bildiğimiz işlemin maliyeti 11.5 milyon TL. 

Demek ki aslında sağlıklı yaşamla "sağlıklı karayolları"nın formülü aynı: Şu tuzu azaltabilirsek rahatlayacağız!

26 Mart 2012 Pazartesi

Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu 
durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor. 
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!” 
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)

EN "SAĞLAM" YATIRIM BULUNDU!

Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu 
durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor. 
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!” 
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)

11 Mart 2012 Pazar


17 Mart 2012 Cumartesi günü sabahı 110 ülkede faaliyet gösteren AIESEC 'in nazik davetiyle Bursa'da  "Geleceğimiz için Entellektüel Liderlik" oturumunun konuşmacısı olacağım. Organizasyonun adı "Sürdürülebilir Başarı Platformu".. Oldukça ilginç görünüyor, diğer birbirinden değerli konuşmacıları dinlemek için de sabırsızlanıyorum. O taraflarda olan varsa görüşürüz! ;) 

17 MART CUMARTESİ BURSA ' DAYIZ..


17 Mart 2012 Cumartesi günü sabahı 110 ülkede faaliyet gösteren AIESEC 'in nazik davetiyle Bursa'da  "Geleceğimiz için Entellektüel Liderlik" oturumunun konuşmacısı olacağım. Organizasyonun adı "Sürdürülebilir Başarı Platformu".. Oldukça ilginç görünüyor, diğer birbirinden değerli konuşmacıları dinlemek için de sabırsızlanıyorum. O taraflarda olan varsa görüşürüz! ;) 

4 Mart 2012 Pazar


İnsan keyif aldığı işi yapmalı, para kazandığı işten zevk de almayı bilmeli deriz ya hani.. Aslında bu  sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerli bir durum. Dünya çapında en başarılı safkan Arap atı seçilmiş olan, şu ana kadar 68 yarış kazanmış olan  “Kafkaslı” isimli at geçtiğimiz sene ayağından sakatlanınca, ömrünün geri kalanını çiftleşerek geçirmek zorunda kalmış! Bununla da bitmiyor, Kafkaslı her çiftleşme 10 bin lira kazanıyor. Yılda ortalama 80 kere çiftleşen Kafkaslı, basit bir hesapla sahibine “yattığı yerden” yılda 800.000 lira kazandırıyor! 

BACASIZ EKONOMİ!


İnsan keyif aldığı işi yapmalı, para kazandığı işten zevk de almayı bilmeli deriz ya hani.. Aslında bu  sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerli bir durum. Dünya çapında en başarılı safkan Arap atı seçilmiş olan, şu ana kadar 68 yarış kazanmış olan  “Kafkaslı” isimli at geçtiğimiz sene ayağından sakatlanınca, ömrünün geri kalanını çiftleşerek geçirmek zorunda kalmış! Bununla da bitmiyor, Kafkaslı her çiftleşme 10 bin lira kazanıyor. Yılda ortalama 80 kere çiftleşen Kafkaslı, basit bir hesapla sahibine “yattığı yerden” yılda 800.000 lira kazandırıyor! 

13 Şubat 2012 Pazartesi

İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.

PARANIN KOKUSU, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ..

İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.