Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2013 Çarşamba


Ekonomistler; altın, petrol, değerli metaller derken, biraz geç de olsa, çok önemli bir emtianın farkına vardı: Gıda! Altınımız, petrolümüz olsun tabii olmasına ama ya bundan birkaç yıl sonra yiyecek ekmeğimiz kalmazsa? Ekonominin en temel ve her derde deva kuralı olan “arz-talep dengesi” gıda fiyatlarındaki hızlı ve dikkat çekici artışların sebebi olarak gösterildi. Peki, ya gerçek sebep bu değilse?

DÜNYA FİNANS PİYASALARINDA art arda yaşanan küresel krizler sonrası, neredeyse tüm tarafların hemfikir olduğu tek bir gerçek var: " Az, çoktur. " Son ekonomik krizlerin; bitmeyen para kazanma hırsı, dizginlenemeyen risk iştahı sonucu icat edilen yeni finansal oyuncaklar nedeniyle gerçekleştiği, artık tartışılmaz bir gerçek. Biz, "az olsun bizim olsun" düşüncesiyle bildiğimiz klasik ürünleri alıp satarken, ortaya bir anda çıkan finans mühendisleri ve türettikleri finansal araçlar, büyük ölçüde sonun başlangıcı oldu. Sonrası malum; ipin ucu iyice kaçtı, spekülatörlerin hırsı, finans mühendislerinin havalı enstrümanlarıyla birleşip, hesaplanamayan zararlar doğurdu. Şimdi lütfen, bu spekülatör denilen insan cinsini aklınızın bir köşesinde tutun; size, başka bir hikâye anlatacağım..


İLKOKUL SIRALARINA GERİ DÖNÜN… Ülkemizle ilgili ilk öğrendiğimiz klişeleri, hemen yan yana yazalım: "Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır.", "Coğrafi konumu ve stratejik önemi nedeniyle ülkemiz." ve en keyiflilerinden bir diğeri "Türkiye kendi kendisine yeten bir tahıl ambarıdır." Bu tarifler hâlâ var mı müfredatta, bilmiyorum; ama geçen zaman, bu cümlelerden bir kısmını, sadece romantik bir anı olarak bıraktı ders kitaplarında. Yunanistan'ın tüm ülke yüzölçümünün iki katı büyüklükte tarım arazisine sahip olmamıza rağmen komşudan pamuk ithal ediyor olmamız, durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor aslında. Ama bununla kalsa iyi; dün "Dünyanın kendi kendine yetebilen yedi ülkesinden biri olan" Türkiye, bugün; ABD'den pamuk, Rusya'dan buğday, Fransa'dan arpa, Mısır'dan pirinç, Ukrayna'dan mısır, Sri Lanka'dan çay, İtalya'dan bakla, Çin'den sarımsak, Panama'dan muz, Meksika'dan nohut ve Kanada'dan mercimek ithal ediyor. Dünyanın tahıl ambarı olarak kabul edilen bir ülke bile bu durumdaysa, geri kalan ülkeler ne durumdadır; tahmin etmek güç değil!
Talebi dünya nüfusu arttıkça durmadan artan, arzı ise çeşitli sebeplerle sürekli azalan tarım ürünleri ve bunlara bağlı gıda maddelerindeki kritik durum; son dönemde, tüm dünyanın dikkatini bu yöne yoğunlaştırıyor. Yüzdelerle ölçülen oranlarda artan gıda fiyatları, otomatikman, milyonlarca kişinin yoksulluk sınırı altına düşmesine neden oluyor. Rakamlar, istatistiksel yüzdeler ve bilimsel ifadeler olmaktan çıkıyor; sofraya koyulamayan ekmeklere dönüşmeye başlıyor. Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji Direktörü Theodore Ahlers, artan gıda fiyatlarının 5,3 milyon civarındaki kişinin daha yoksulluğa sürüklenmesine neden olabileceğini belirtiyor. Dünya Bankası yetkilileri, ayrıca, bir konuya daha dikkat çekiyor: Gıda fiyatları üzerindeki spekülatif hareketlerin kontrol edilmesi.
2008 KRİZİNDEN BU YANA, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerinde, gıda fiyatları ortalama %10 arttı. BM, 2020 yılına kadar, fiyatların en az %40 artmasını bekliyor. Rakamlar, makul; ama tuhaflık da burada başlıyor. 10 yıllık bir sure içinde %40 artış beklenen bir piyasada; örneğin kahve fiyatları, üç günde %20 artabiliyor. Bu rakamlar da, bu işte kesinlikle bir tuhaflık olduğunu gösteriyor. Tuhaflığın adı da, yazının başında bahsettiğimiz "spekülasyon!" Görünen o ki, aç gözlü finansçılara, onca finansal oyuncak yetmiyor; sıra, şimdi de yediğimiz ekmeğe gelmiş. Durumun vahametini daha da net görebilmek için, Guardian'a kulak verelim. Guardian'ın haberine göre; 2008 gıda krizi, 75 milyon kişiyi açlıkla yüz yüze bırakmış ve bu dönemde, gıdada spekülatif işlemlerin oranı %40 civarında olmuş. Aynı habere göre; şu anki oran, insanı ürpertecek bir şekilde, %80'lerde. Yani gıda maddelerinin fiyatları, çoktan normal seyirlerinin hayli dışına çıkmış ve birer finansal araç olmuş. Bu noktada, piyasası olan gıda emtialarının kontrol edilebilir hâle dönüşmesi, son derece korkutucu. Çünkü unutmamak gerek ki, her piyasanın, piyasa yapıcıları vardır. Yaşamsal öneme sahip gıda maddelerinin belli eller ve dünya güçleri tarafından yönetildiğini düşünmek, sinir bozucu değil mi? Yani elimizdeki ekmek, uzun süredir, artık sadece ekmek değil; aynı zamanda, ekonomik ve siyasi bir silah. Üstelik de kimin elinde olduğunu bilmediğimiz bir silah...

ActionAid adlı yardım kuruluşundan Marie Brill diyor ki: "Mısır'da fırınların önünde uzun kuyruklar nedeniyle siyasi bir ayaklanma başlaması, gerçekten çok ilginç. Çünkü 1960'lı yıllarda, Mısır, bölgedeki en büyük buğday üreticilerindendi.
Bu son cümle, bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

EKMEK ARTIK YALNIZCA "EKMEK" DEĞİLSE?


Ekonomistler; altın, petrol, değerli metaller derken, biraz geç de olsa, çok önemli bir emtianın farkına vardı: Gıda! Altınımız, petrolümüz olsun tabii olmasına ama ya bundan birkaç yıl sonra yiyecek ekmeğimiz kalmazsa? Ekonominin en temel ve her derde deva kuralı olan “arz-talep dengesi” gıda fiyatlarındaki hızlı ve dikkat çekici artışların sebebi olarak gösterildi. Peki, ya gerçek sebep bu değilse?

DÜNYA FİNANS PİYASALARINDA art arda yaşanan küresel krizler sonrası, neredeyse tüm tarafların hemfikir olduğu tek bir gerçek var: " Az, çoktur. " Son ekonomik krizlerin; bitmeyen para kazanma hırsı, dizginlenemeyen risk iştahı sonucu icat edilen yeni finansal oyuncaklar nedeniyle gerçekleştiği, artık tartışılmaz bir gerçek. Biz, "az olsun bizim olsun" düşüncesiyle bildiğimiz klasik ürünleri alıp satarken, ortaya bir anda çıkan finans mühendisleri ve türettikleri finansal araçlar, büyük ölçüde sonun başlangıcı oldu. Sonrası malum; ipin ucu iyice kaçtı, spekülatörlerin hırsı, finans mühendislerinin havalı enstrümanlarıyla birleşip, hesaplanamayan zararlar doğurdu. Şimdi lütfen, bu spekülatör denilen insan cinsini aklınızın bir köşesinde tutun; size, başka bir hikâye anlatacağım..


İLKOKUL SIRALARINA GERİ DÖNÜN… Ülkemizle ilgili ilk öğrendiğimiz klişeleri, hemen yan yana yazalım: "Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır.", "Coğrafi konumu ve stratejik önemi nedeniyle ülkemiz." ve en keyiflilerinden bir diğeri "Türkiye kendi kendisine yeten bir tahıl ambarıdır." Bu tarifler hâlâ var mı müfredatta, bilmiyorum; ama geçen zaman, bu cümlelerden bir kısmını, sadece romantik bir anı olarak bıraktı ders kitaplarında. Yunanistan'ın tüm ülke yüzölçümünün iki katı büyüklükte tarım arazisine sahip olmamıza rağmen komşudan pamuk ithal ediyor olmamız, durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor aslında. Ama bununla kalsa iyi; dün "Dünyanın kendi kendine yetebilen yedi ülkesinden biri olan" Türkiye, bugün; ABD'den pamuk, Rusya'dan buğday, Fransa'dan arpa, Mısır'dan pirinç, Ukrayna'dan mısır, Sri Lanka'dan çay, İtalya'dan bakla, Çin'den sarımsak, Panama'dan muz, Meksika'dan nohut ve Kanada'dan mercimek ithal ediyor. Dünyanın tahıl ambarı olarak kabul edilen bir ülke bile bu durumdaysa, geri kalan ülkeler ne durumdadır; tahmin etmek güç değil!
Talebi dünya nüfusu arttıkça durmadan artan, arzı ise çeşitli sebeplerle sürekli azalan tarım ürünleri ve bunlara bağlı gıda maddelerindeki kritik durum; son dönemde, tüm dünyanın dikkatini bu yöne yoğunlaştırıyor. Yüzdelerle ölçülen oranlarda artan gıda fiyatları, otomatikman, milyonlarca kişinin yoksulluk sınırı altına düşmesine neden oluyor. Rakamlar, istatistiksel yüzdeler ve bilimsel ifadeler olmaktan çıkıyor; sofraya koyulamayan ekmeklere dönüşmeye başlıyor. Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji Direktörü Theodore Ahlers, artan gıda fiyatlarının 5,3 milyon civarındaki kişinin daha yoksulluğa sürüklenmesine neden olabileceğini belirtiyor. Dünya Bankası yetkilileri, ayrıca, bir konuya daha dikkat çekiyor: Gıda fiyatları üzerindeki spekülatif hareketlerin kontrol edilmesi.
2008 KRİZİNDEN BU YANA, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerinde, gıda fiyatları ortalama %10 arttı. BM, 2020 yılına kadar, fiyatların en az %40 artmasını bekliyor. Rakamlar, makul; ama tuhaflık da burada başlıyor. 10 yıllık bir sure içinde %40 artış beklenen bir piyasada; örneğin kahve fiyatları, üç günde %20 artabiliyor. Bu rakamlar da, bu işte kesinlikle bir tuhaflık olduğunu gösteriyor. Tuhaflığın adı da, yazının başında bahsettiğimiz "spekülasyon!" Görünen o ki, aç gözlü finansçılara, onca finansal oyuncak yetmiyor; sıra, şimdi de yediğimiz ekmeğe gelmiş. Durumun vahametini daha da net görebilmek için, Guardian'a kulak verelim. Guardian'ın haberine göre; 2008 gıda krizi, 75 milyon kişiyi açlıkla yüz yüze bırakmış ve bu dönemde, gıdada spekülatif işlemlerin oranı %40 civarında olmuş. Aynı habere göre; şu anki oran, insanı ürpertecek bir şekilde, %80'lerde. Yani gıda maddelerinin fiyatları, çoktan normal seyirlerinin hayli dışına çıkmış ve birer finansal araç olmuş. Bu noktada, piyasası olan gıda emtialarının kontrol edilebilir hâle dönüşmesi, son derece korkutucu. Çünkü unutmamak gerek ki, her piyasanın, piyasa yapıcıları vardır. Yaşamsal öneme sahip gıda maddelerinin belli eller ve dünya güçleri tarafından yönetildiğini düşünmek, sinir bozucu değil mi? Yani elimizdeki ekmek, uzun süredir, artık sadece ekmek değil; aynı zamanda, ekonomik ve siyasi bir silah. Üstelik de kimin elinde olduğunu bilmediğimiz bir silah...

ActionAid adlı yardım kuruluşundan Marie Brill diyor ki: "Mısır'da fırınların önünde uzun kuyruklar nedeniyle siyasi bir ayaklanma başlaması, gerçekten çok ilginç. Çünkü 1960'lı yıllarda, Mısır, bölgedeki en büyük buğday üreticilerindendi.
Bu son cümle, bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

31 Ocak 2013 Perşembe


Geçtiğimiz günlerde “Avengers” filmini izlerken, bu süper karakterlerin; güçleriyle, zayıflıklarıyla ve zaaflarıyla aslında piyasada var olan yatırımcı tiplerine ne kadar benzediğini düşündüm. Sonra da okuyucunun, filmdeki karakterlerden kendi yatırımcı tipini bulabileceği bir yazı yazmayı planladım. Peki, itiraf ediyorum, bu kadar sıkıcı bir adam değilim; yazımı dergiye göndermem gereken akşam, sinemadaydım ve cep telefonum kapalıydı. İşte, tam da bu stresle yazılmış, tuhaf bir ekonomi yazısı okuyacaksınız.



Kaptan Amerika: Adamımız, eski moda bir yatırımcı. Dondurulup yıllar sonra çözülerek günümüze döndüğü için; muhtemelen, yatırım aracı olarak favorisi, altın olacaktır. Altın fonu, altına endeksli bilmem ne kâğıdı yerine, "Bir daha donarsam, çoluk çocuğa bozdurması kolay olsun." düşüncesiyle de kuvvetle muhtemeldir ki; Kapalıçarşı'dan altın alıp, evdeki yatağının ya da buzdolabındaki kıymaların altına saklayacaktır. İkna edilmesi zor, ancak inandığı uğurda yolundan döndürülemeyecek yatırımcıdır. Uzun vadeli yatırımcının en kralıdır.

Hulk: Yapı itibari ile genellikle sakin, mazbut bir kişi olarak tanınır. Fakat ilginç bir şekilde, dalgalı, riskli piyasalarda âdeta devleşir; yerinde duramaz. Alır-satar, kredili işlem yapar, bol risk alır, kârı da zararı da büyük olur. Piyasalar durgunken, o da sakindir; ancak piyasalar biraz hareketlenmeye başladığında, imkânı yok, durdurulamaz. Hisse senedi piyasalarına, kredili ve kaldıraçlı işlemlere bayılır. Sular durulup da piyasalar normale döndüğünde ise, genellikle, üstünde başında bir şey kalmamıştır; çırılçıplak uyanır. Kısa vadeli yatırımcıdır, risksiz yaşayamaz.

Thor: Asgard'ın "Yıldırım Tanrısı" olan Thor; gerçek hayatta, hiç şüphe yok ki, dev bir hedge fonun en üst düzey yöneticisidir. Eskiden ortağı da olan kardeşi Loki'nin 2008 krizinde piyasayı allak bullak eden spekülatif hareketlerinin ardından Thor; piyasadaki gücünü ve kendi icat ettiği finansal bir model olan "Mjolnir Çekiç Modellemesi"ni de kullanarak, hem eski saygınlığına hem de finansal gücüne yeniden sahip olmayı amaçlamaktadır. Thor'un en ufak hareketi, çarpan etkisiyle, dünyanın diğer ucundaki basit bir piyasada bile hissedilmektedir. Bu nedenle, sorumluluğu büyüktür ve bunun farkındadır. Piyasanın her hâlini tecrübe etmiş olan Thor'a, bir ekonomi kanalı, "Piyasaların sonu gelse ne yaparsınız?" diye sorduğunda; belindeki altın kemerini gösterip, "Dünya batsa, ne hisse kalır, ne para; bir bu altın kalır ablacım." demiş ve bu cevabıyla, yeni bir tartışma konusu başlatmıştır.

Hawk Eye: Şahin Göz, piyasalarda attığını tam 12'den vurmasıyla meşhurdur. "Al dediği yerden gözü kapalı al, sat dediği yerden düşünmeden sat!" diye tabir ettiğimiz tiptir. Tek sorunu, samimiyetinden asla emin olunamamasıdır. İşaret ettiği hareketler, isabetli bir yatırımın kapısını da açabilir; sizi içinden çıkılamayacak bir kumara da itebilir. Tam bir hesap kitap adamıdır. Piyasada "burunlu" diye tabir edilen, fırsatların henüz uzağındayken kokusunu alan bir yapısı vardır. Kazandıracak yatırımı, bir kilometre öteden tanır. "Dediğini yap, yaptığını yapma tarzı" bir iş birliği, zarar vermez. Piyasada, analist olarak çalışmaktadır.

Iron Man: Çok başarılı bir sanayiciyken, aile işini bırakıp kendi ayaklarının üzerinde durmaya karar vermiştir. Ailesinin tüm ısrarlarına rağmen, dükkânı bırakıp, finans mühendisliği eğitimi almak üzere yurtdışına gitmiştir. Burada; kaldıraçlı ürünler, vadeli piyasalar, opsiyonlar gibi profesyonel yatırım araçlarını hesaplamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. 24 saat açık piyasa ekranları ve pahalı bilgisayar sistemleri ile tüm dünya piyasalarını aynı anda izlemektedir. Öz varlığının tam 70 katı bir portföy taşıyabilecek güce, tüm piyasalara anında yetişebilecek hıza sahip olmuştur. Ömründe yaptığı tek zararlı işlemde, bir demir-çelik hissesi, tam anlamıyla elinde patlamıştır. Demir Adam, o günleri; "Ah, o demir parçası elimde patlamadı; âdeta kalbime saplandı." diye hatırlamaktadır. Buna rağmen, yılmamış, önemli finansal modellemeler icat ederek, ekonomik sisteme katkıda bulunmuştur. Profesyonel yatırım araçları ve yapılandırılmış finans ürünleri, en sevdikleridir. Yaptıklarını anlamaya bile çalışmamalı, ibretle uzaktan izlenmelidir.

"Avengers" karakterlerine göre, yatırım tipinizi belirleyebildiniz mi bilemiyorum ama sanırım ben, olmak istediğim süper kahramanı buldum: Yazısını tam zamanında teslim eden dergi yazarı! 

Tüm insanlığa hayırlı olsun!

AVENGERS VE YATIRIMCI ANALİZİ


Geçtiğimiz günlerde “Avengers” filmini izlerken, bu süper karakterlerin; güçleriyle, zayıflıklarıyla ve zaaflarıyla aslında piyasada var olan yatırımcı tiplerine ne kadar benzediğini düşündüm. Sonra da okuyucunun, filmdeki karakterlerden kendi yatırımcı tipini bulabileceği bir yazı yazmayı planladım. Peki, itiraf ediyorum, bu kadar sıkıcı bir adam değilim; yazımı dergiye göndermem gereken akşam, sinemadaydım ve cep telefonum kapalıydı. İşte, tam da bu stresle yazılmış, tuhaf bir ekonomi yazısı okuyacaksınız.



Kaptan Amerika: Adamımız, eski moda bir yatırımcı. Dondurulup yıllar sonra çözülerek günümüze döndüğü için; muhtemelen, yatırım aracı olarak favorisi, altın olacaktır. Altın fonu, altına endeksli bilmem ne kâğıdı yerine, "Bir daha donarsam, çoluk çocuğa bozdurması kolay olsun." düşüncesiyle de kuvvetle muhtemeldir ki; Kapalıçarşı'dan altın alıp, evdeki yatağının ya da buzdolabındaki kıymaların altına saklayacaktır. İkna edilmesi zor, ancak inandığı uğurda yolundan döndürülemeyecek yatırımcıdır. Uzun vadeli yatırımcının en kralıdır.

Hulk: Yapı itibari ile genellikle sakin, mazbut bir kişi olarak tanınır. Fakat ilginç bir şekilde, dalgalı, riskli piyasalarda âdeta devleşir; yerinde duramaz. Alır-satar, kredili işlem yapar, bol risk alır, kârı da zararı da büyük olur. Piyasalar durgunken, o da sakindir; ancak piyasalar biraz hareketlenmeye başladığında, imkânı yok, durdurulamaz. Hisse senedi piyasalarına, kredili ve kaldıraçlı işlemlere bayılır. Sular durulup da piyasalar normale döndüğünde ise, genellikle, üstünde başında bir şey kalmamıştır; çırılçıplak uyanır. Kısa vadeli yatırımcıdır, risksiz yaşayamaz.

Thor: Asgard'ın "Yıldırım Tanrısı" olan Thor; gerçek hayatta, hiç şüphe yok ki, dev bir hedge fonun en üst düzey yöneticisidir. Eskiden ortağı da olan kardeşi Loki'nin 2008 krizinde piyasayı allak bullak eden spekülatif hareketlerinin ardından Thor; piyasadaki gücünü ve kendi icat ettiği finansal bir model olan "Mjolnir Çekiç Modellemesi"ni de kullanarak, hem eski saygınlığına hem de finansal gücüne yeniden sahip olmayı amaçlamaktadır. Thor'un en ufak hareketi, çarpan etkisiyle, dünyanın diğer ucundaki basit bir piyasada bile hissedilmektedir. Bu nedenle, sorumluluğu büyüktür ve bunun farkındadır. Piyasanın her hâlini tecrübe etmiş olan Thor'a, bir ekonomi kanalı, "Piyasaların sonu gelse ne yaparsınız?" diye sorduğunda; belindeki altın kemerini gösterip, "Dünya batsa, ne hisse kalır, ne para; bir bu altın kalır ablacım." demiş ve bu cevabıyla, yeni bir tartışma konusu başlatmıştır.

Hawk Eye: Şahin Göz, piyasalarda attığını tam 12'den vurmasıyla meşhurdur. "Al dediği yerden gözü kapalı al, sat dediği yerden düşünmeden sat!" diye tabir ettiğimiz tiptir. Tek sorunu, samimiyetinden asla emin olunamamasıdır. İşaret ettiği hareketler, isabetli bir yatırımın kapısını da açabilir; sizi içinden çıkılamayacak bir kumara da itebilir. Tam bir hesap kitap adamıdır. Piyasada "burunlu" diye tabir edilen, fırsatların henüz uzağındayken kokusunu alan bir yapısı vardır. Kazandıracak yatırımı, bir kilometre öteden tanır. "Dediğini yap, yaptığını yapma tarzı" bir iş birliği, zarar vermez. Piyasada, analist olarak çalışmaktadır.

Iron Man: Çok başarılı bir sanayiciyken, aile işini bırakıp kendi ayaklarının üzerinde durmaya karar vermiştir. Ailesinin tüm ısrarlarına rağmen, dükkânı bırakıp, finans mühendisliği eğitimi almak üzere yurtdışına gitmiştir. Burada; kaldıraçlı ürünler, vadeli piyasalar, opsiyonlar gibi profesyonel yatırım araçlarını hesaplamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. 24 saat açık piyasa ekranları ve pahalı bilgisayar sistemleri ile tüm dünya piyasalarını aynı anda izlemektedir. Öz varlığının tam 70 katı bir portföy taşıyabilecek güce, tüm piyasalara anında yetişebilecek hıza sahip olmuştur. Ömründe yaptığı tek zararlı işlemde, bir demir-çelik hissesi, tam anlamıyla elinde patlamıştır. Demir Adam, o günleri; "Ah, o demir parçası elimde patlamadı; âdeta kalbime saplandı." diye hatırlamaktadır. Buna rağmen, yılmamış, önemli finansal modellemeler icat ederek, ekonomik sisteme katkıda bulunmuştur. Profesyonel yatırım araçları ve yapılandırılmış finans ürünleri, en sevdikleridir. Yaptıklarını anlamaya bile çalışmamalı, ibretle uzaktan izlenmelidir.

"Avengers" karakterlerine göre, yatırım tipinizi belirleyebildiniz mi bilemiyorum ama sanırım ben, olmak istediğim süper kahramanı buldum: Yazısını tam zamanında teslim eden dergi yazarı! 

Tüm insanlığa hayırlı olsun!

3 Aralık 2012 Pazartesi


Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı, yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..

1976 yılında o sıralar halen güç toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze alan bir ligdir.



İşte bu sıra dışı ama küçük ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St. Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.

Ancak NBA’in abayı yaktığını görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti tabii ki yoktur!



36 yıllık hikayenin bu günlerde yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı. Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.

Film tadındaki hikaye burada da bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor. Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün. Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!” gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.  



Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu, Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır, herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!

      


TÜM ZAMANLARIN EN KARLI SPOR ANLAŞMASI


Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı, yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..

1976 yılında o sıralar halen güç toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze alan bir ligdir.



İşte bu sıra dışı ama küçük ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St. Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.

Ancak NBA’in abayı yaktığını görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti tabii ki yoktur!



36 yıllık hikayenin bu günlerde yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı. Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.

Film tadındaki hikaye burada da bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor. Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün. Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!” gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.  



Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu, Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır, herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!

      


22 Kasım 2012 Perşembe



6 Ağustos günü akşam Twitter’da yer alan yalan bir haber inanılmaz büyüklükte bir ekonomik etkiye neden oldu! Rus İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev adına açılmış ve sonradan sahte olduğu anlaşılan hesaptan gelen "Esad’ın öldürüldüğü" haberi zincirleme bir etki yarattı. Haber yayıldı, 30 dakika içinde petrol fiyatları 90.82 dolardan 92 dolara çıktı! Kaldıraçlı ürünlerin sık kullanıldığı emtia piyasalarında bu değişikliğin ciddi büyüklüğünü ifade etmek bir hayli zor. Dahası uzmanlar ciddi bir şekilde, Twitter’ın spekülatif bir yöntem olarak yerleşmesinden korkuyor. 

Yani “Bebek’te kahve keyfi” tweetlerinin yerini yakında “Bebek’te spekülasyon keyfi” alırsa şaşırmayalım.. 

HASHTAG: #SPEKULASYON !



6 Ağustos günü akşam Twitter’da yer alan yalan bir haber inanılmaz büyüklükte bir ekonomik etkiye neden oldu! Rus İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev adına açılmış ve sonradan sahte olduğu anlaşılan hesaptan gelen "Esad’ın öldürüldüğü" haberi zincirleme bir etki yarattı. Haber yayıldı, 30 dakika içinde petrol fiyatları 90.82 dolardan 92 dolara çıktı! Kaldıraçlı ürünlerin sık kullanıldığı emtia piyasalarında bu değişikliğin ciddi büyüklüğünü ifade etmek bir hayli zor. Dahası uzmanlar ciddi bir şekilde, Twitter’ın spekülatif bir yöntem olarak yerleşmesinden korkuyor. 

Yani “Bebek’te kahve keyfi” tweetlerinin yerini yakında “Bebek’te spekülasyon keyfi” alırsa şaşırmayalım.. 

6 Ağustos 2012 Pazartesi


Geçtiğimiz günlerde tüm dünyada ekonomi gündeminin en önemli konularından birisi dünyanın en büyük şirketlerinden ve en popüler markalarından biri olan Facebook’ un halka arz edilmiş olmasıydı. Dünya üzerinde 900 milyon kişinin üye olduğu dev bir grup, sevilen tanımla pek çok devletten daha büyük bir devlet. Geçen ay içerisinde borsaya açıldı Facebook. Tahmin edilebileceği gibi borsalarla ilgili olsun olmasın, tüm dünyanın gözü bu halka arzın üzerindeydi. Sonuç mu? Piyasalar Facebook’u pek de “like” etmedi.



900,000,000 ademoğlu yanılmış olamaz, Facebook güzel icat. Terlikli bir üniversite öğrencisinin kızlarla sosyalleşmek gibi ulvi bir amaç için birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu bir “site”, sekiz sene içinde 104 milyar dolarlık bir şirket, bir pazarlama fenomeni, bir girişimcilik efsanesi halini aldı. Bu halka arzın da gerçekleştirildiği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin teknoloji borsası şeklinde çok basitçe tanımlanabilecek olan Nasdaq ‘ın CEO’su Robert Greifeld, Facebook halka arzını “İnsanlık tarihinin en büyük halka arzı” olarak tanımlıyor.

Aslında hiçbir aşaması normal gelişmedi Facebook halka arzının. Adeta Facebook’un kuruluş hikayesinin anlatıldığı Social Network filminin ikincisine bol malzeme çıkarmayı kendine amaç edinmiş, koskoca Amerikan Nasdaq borsasının yüzüne gözüne bulaştırdığı, yatırımcıların mutsuz olduğu bir halka arz gerçekleşti. Önce her bir hisse için belirlenen fiyat değiştirildi. Hisse başı 24-35 dolar aralığı belirlenmişken, bu fiyat 34-38 dolar aralığına yükseltildi ve hisse 42 dolardan açıldı. Gelen talep sadece hisse fiyatını değil, halka arz edilen hisse miktarını da artırdı. Planlanan 337 milyon hisse adedi iken bu rakam 421 milyona çıktı. Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediği Facebook halka arzında en tatsız sürprizle tabii ki yatırımcılar karşılaştı. Hisse birkaç seans içinde % 25 civarında değer kaybetti.

Piyasa profesyonellerinin ve analistlerin genel görüşü Facebook’un hisse fiyatı belirlenirken aşırı değerli hesaplanmış olduğu yönünde, ki bu maalesef tüm dünya borsalarında, her halka arzda rastlanabilen önemli bir soru işaretidir. Bireysel yatırımcının pek de bilmesi mümkün olmayan bu hesaplar, havalı finans kurumlarının gözlük dereceleri birbirleriyle yarışan analistlerinin aylar süren hummalı çalışmalar sonucu belirledikleri fiyatlar küçük yatırımcı için, ileri finans eğitimi yoksa, kapalı bir kutu gibidir. Sonuçta bir hisse fiyatı açıklanır, küçük yatırımcılar pazarlama mı yoksa yatırım önerisi mi olduğundan asla emin olamadıkları uzman tavsiyeleri sonucu hisse seçimi yaparlar. Bu hisse seçiminin doğru ya da yanlış olduğu halka arzı takip eden günlerde fiyatın piyasada dengeye oturmasıyla ortaya çıkar, yatırımcıyı güldürür ya da üzer. Nitekim değerli okurlar, Facebook bu kez güldürmedi.

Şirketlerin borsalardaki performansları, özellikle ilk açıldıklarında, en fazla yatırımcılardaki yatırım iştahına bağlıdır. Bu iştahın oluşmasında pek çok etken rol alır, hissenin hikayesi, şirketin durumu, piyasanın o anki koşulları gibi. Facebook halka arzında, yatırımcının risk iştahını ziyadesiyle kaçıran bazı  gelişmeler de olması değil. Örneğin Morgan Stanley, halka arzdan kısa bir süre önce Facebook ‘un gelir projeksiyonları ile ilgili şüpheleri bulunduğunu açıklamıştı. Morgan Stanley internet şirketleri analisti Scott Devitt’e göre Facebook’un reklam gelirlerinde ciddi düşüşler beklenmeli, çünkü sosyal ağların kullanımı hızla bilgisayarlardan mobil cihazlara kayıyor ve mobil cihazlardaki reklam çözümleri kendi ifadelerine göre henüz hazır değil. Sebep ne olursa olsun ortada bir gerçek var ki o da şirket hisselerinin yüksek değerlenip yatırımcıyı zarara uğrattığı.

Halka arzın finansal yönleri bir yana finans magazini diyebileceğimiz yönleri de var. Filmi izleyenlerin yakından hatırlayacağı ortaklardan Eduardo Saverin ‘in durumu mesela. Saverin Facebook’ un %4 hissesine sahip. Halka arz sonrası bu küçük(!) payından dolayı ödemek durumunda kalacağı vergi 600 milyar dolardı. Saverin bu tutarı ödememek için ilginç bir yola başvurdu, daha fazla vergi mükellefi olmamak için ABD vatandaşlığından çıktı! Saverin’in hayatının son birkaç yılını geçirdiği Singapur’da sermaye piyasaları ürünlerinden vergi alınmaması dolayısıyla servetini buraya kaydıracağı söyleniyor.

Dikkat ederseniz, yazının başından bu yana bu halka arz operasyonu için hiç “başarısız” demedim. Çünkü her ticari ilişkinin kaybedenleri olduğu gibi karşı tarafta kazananları da oluyor. Bu hikayenin kazananı hiç şüphe yok ki terlikli oğlan Mark Zuckenberg! Sürekli olarak piyasa değeri hesaplanan, ancak nakde dönüşmeyen şirketinden hiç azımsanamayacak miktarlarda nakit girişini nihayet kasasında gördü. Son derece bilimsel hesaplamalara göre “yedi ceddine yetecek kadar parası” bulunan Zuckenberg, gelmiş geçmiş en önemli girişimcilik hikayelerinden birinin baş kahramanı olarak çoktan tarihe geçti. Halka arzın bir başka faydası da işin magazine pek meraklı olan medyanın hiç eskimeyen “Mark Zuckenberg’in serveti” haberlerini artık daha kolay ve verilere dayandırarak yapabilecek olmaları. Başka bir deyişle Mark’ın parası züğürdün çenesini artık daha kolay yoracak!      

Piyasaları poke’lamak..


Geçtiğimiz günlerde tüm dünyada ekonomi gündeminin en önemli konularından birisi dünyanın en büyük şirketlerinden ve en popüler markalarından biri olan Facebook’ un halka arz edilmiş olmasıydı. Dünya üzerinde 900 milyon kişinin üye olduğu dev bir grup, sevilen tanımla pek çok devletten daha büyük bir devlet. Geçen ay içerisinde borsaya açıldı Facebook. Tahmin edilebileceği gibi borsalarla ilgili olsun olmasın, tüm dünyanın gözü bu halka arzın üzerindeydi. Sonuç mu? Piyasalar Facebook’u pek de “like” etmedi.



900,000,000 ademoğlu yanılmış olamaz, Facebook güzel icat. Terlikli bir üniversite öğrencisinin kızlarla sosyalleşmek gibi ulvi bir amaç için birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu bir “site”, sekiz sene içinde 104 milyar dolarlık bir şirket, bir pazarlama fenomeni, bir girişimcilik efsanesi halini aldı. Bu halka arzın da gerçekleştirildiği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin teknoloji borsası şeklinde çok basitçe tanımlanabilecek olan Nasdaq ‘ın CEO’su Robert Greifeld, Facebook halka arzını “İnsanlık tarihinin en büyük halka arzı” olarak tanımlıyor.

Aslında hiçbir aşaması normal gelişmedi Facebook halka arzının. Adeta Facebook’un kuruluş hikayesinin anlatıldığı Social Network filminin ikincisine bol malzeme çıkarmayı kendine amaç edinmiş, koskoca Amerikan Nasdaq borsasının yüzüne gözüne bulaştırdığı, yatırımcıların mutsuz olduğu bir halka arz gerçekleşti. Önce her bir hisse için belirlenen fiyat değiştirildi. Hisse başı 24-35 dolar aralığı belirlenmişken, bu fiyat 34-38 dolar aralığına yükseltildi ve hisse 42 dolardan açıldı. Gelen talep sadece hisse fiyatını değil, halka arz edilen hisse miktarını da artırdı. Planlanan 337 milyon hisse adedi iken bu rakam 421 milyona çıktı. Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediği Facebook halka arzında en tatsız sürprizle tabii ki yatırımcılar karşılaştı. Hisse birkaç seans içinde % 25 civarında değer kaybetti.

Piyasa profesyonellerinin ve analistlerin genel görüşü Facebook’un hisse fiyatı belirlenirken aşırı değerli hesaplanmış olduğu yönünde, ki bu maalesef tüm dünya borsalarında, her halka arzda rastlanabilen önemli bir soru işaretidir. Bireysel yatırımcının pek de bilmesi mümkün olmayan bu hesaplar, havalı finans kurumlarının gözlük dereceleri birbirleriyle yarışan analistlerinin aylar süren hummalı çalışmalar sonucu belirledikleri fiyatlar küçük yatırımcı için, ileri finans eğitimi yoksa, kapalı bir kutu gibidir. Sonuçta bir hisse fiyatı açıklanır, küçük yatırımcılar pazarlama mı yoksa yatırım önerisi mi olduğundan asla emin olamadıkları uzman tavsiyeleri sonucu hisse seçimi yaparlar. Bu hisse seçiminin doğru ya da yanlış olduğu halka arzı takip eden günlerde fiyatın piyasada dengeye oturmasıyla ortaya çıkar, yatırımcıyı güldürür ya da üzer. Nitekim değerli okurlar, Facebook bu kez güldürmedi.

Şirketlerin borsalardaki performansları, özellikle ilk açıldıklarında, en fazla yatırımcılardaki yatırım iştahına bağlıdır. Bu iştahın oluşmasında pek çok etken rol alır, hissenin hikayesi, şirketin durumu, piyasanın o anki koşulları gibi. Facebook halka arzında, yatırımcının risk iştahını ziyadesiyle kaçıran bazı  gelişmeler de olması değil. Örneğin Morgan Stanley, halka arzdan kısa bir süre önce Facebook ‘un gelir projeksiyonları ile ilgili şüpheleri bulunduğunu açıklamıştı. Morgan Stanley internet şirketleri analisti Scott Devitt’e göre Facebook’un reklam gelirlerinde ciddi düşüşler beklenmeli, çünkü sosyal ağların kullanımı hızla bilgisayarlardan mobil cihazlara kayıyor ve mobil cihazlardaki reklam çözümleri kendi ifadelerine göre henüz hazır değil. Sebep ne olursa olsun ortada bir gerçek var ki o da şirket hisselerinin yüksek değerlenip yatırımcıyı zarara uğrattığı.

Halka arzın finansal yönleri bir yana finans magazini diyebileceğimiz yönleri de var. Filmi izleyenlerin yakından hatırlayacağı ortaklardan Eduardo Saverin ‘in durumu mesela. Saverin Facebook’ un %4 hissesine sahip. Halka arz sonrası bu küçük(!) payından dolayı ödemek durumunda kalacağı vergi 600 milyar dolardı. Saverin bu tutarı ödememek için ilginç bir yola başvurdu, daha fazla vergi mükellefi olmamak için ABD vatandaşlığından çıktı! Saverin’in hayatının son birkaç yılını geçirdiği Singapur’da sermaye piyasaları ürünlerinden vergi alınmaması dolayısıyla servetini buraya kaydıracağı söyleniyor.

Dikkat ederseniz, yazının başından bu yana bu halka arz operasyonu için hiç “başarısız” demedim. Çünkü her ticari ilişkinin kaybedenleri olduğu gibi karşı tarafta kazananları da oluyor. Bu hikayenin kazananı hiç şüphe yok ki terlikli oğlan Mark Zuckenberg! Sürekli olarak piyasa değeri hesaplanan, ancak nakde dönüşmeyen şirketinden hiç azımsanamayacak miktarlarda nakit girişini nihayet kasasında gördü. Son derece bilimsel hesaplamalara göre “yedi ceddine yetecek kadar parası” bulunan Zuckenberg, gelmiş geçmiş en önemli girişimcilik hikayelerinden birinin baş kahramanı olarak çoktan tarihe geçti. Halka arzın bir başka faydası da işin magazine pek meraklı olan medyanın hiç eskimeyen “Mark Zuckenberg’in serveti” haberlerini artık daha kolay ve verilere dayandırarak yapabilecek olmaları. Başka bir deyişle Mark’ın parası züğürdün çenesini artık daha kolay yoracak!      

24 Temmuz 2012 Salı


(Ağustos 2011 - Esquire yazımdan..)

Amerikan ekonomisi  kendi yarattığı fırtınadan büyük hasarlarla da olsa çıkmayı başardı. Sular durulmaya ve küresel ekonominin taşları yeniden yerlerine oturmaya başladı diyorduk ki bu sefer de kriz Avrupa’dan, hem de göstere göstere geliyor. Zaten çatırdayan birlik içerisinde zor duruma düşen üyeler, yardım için “kendilerinden daha eşit” üyelerin onayını bekliyorlar. Aman birarada olalım, aman birlikten kuvvet doğar diyen Avrupa’nın bu sefer hem ekonomisi, hem birliği, hem para birimi çok ciddi şekilde sorgulanıyor.



Euro Bölgesi’nde krizin artık bangır bangır duyulan ayak sesleri öncelikle Yunanistan ekonomisi’nin sallanmaya başlamasıyla gelmişti. Akdeniz ikliminin ve karakteristiğinin gereği olan esnek çalışma saatleri, fazlaca hoşgörülü sosyal sigorta sistemi, çalışmamaya özendiren işsizlik ve emeklilik maaşları küresel krizle, bir de üstüne yine Akdeniz tipi diyebileceğimiz “mutluluk çubuğu” gibi yolsuzluklarla birleşince zaten sağlam temelleri olmayan Yunanistan ekonomisi kağıttan bir kule gibi sallanmaya başladı. Komşumuz Yorgo’lardaki krizi hatırlarsınız, sebepleriyle, sonuçlarıyla incelemiş, bu sayfalarda masaya yatırmıştık.

Aslında Yunanistan krizinin patlak vermesinden çok daha önce, ABD merkezli küresel krizde Avrupa Bölgesi pek iyi bir sınav verememişti. ABD ekonomisi zaten hızla su alıyordu ve gözler Avrupa’nın vereceği tepkideydi. Ancak herkes kendi derdine o kadar düşmüştü ki Birlik, bu konularla ilgili olarak biraraya bile gelemedi. Düşünün apartmanda yangın çıkıyor, herkes zaten kendi canının ve kendi dairesinin derdine düşmüş. Böyle bir ortamda biri çıkıp “Durumu enine boyuna değerlendirmek için Apartman Yönetimi toplantısı yapalım!” dese hali nice olurdu. Nitekim kimse bunu söylemedi, herkes kendi dairesini kurtarmaya çalıştı. İşte kendi hesaplarını toparlayıp birlik ne alemde diye dönüp baktıklarında iş işten geçmiş, küçük ve yardıma daha çok ihtiyacı olan ekonomiler durumu çoktan yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı bile.

Veba yayıldı, zaten son krizlerin tümünde ekonomik krizlerin ne kadar korkunç bir yayılma hızı olduğunu hep birlikte gördük. Yayılan kriz, İtalya, İspanya ve Portekiz’i de farklı şiddetlerde sallamaya başladı. Sonuçta ilk gelecek olan dalgada kimlerin kıyıya vuracağı daha net bir şekilde görülmeye başlandı. "İyiyi düşün ki iyi olsun" diyeceğiz, ama iyiyi düşünmeye de pek imkan vermiyor maalesef ekonomistler. Çoğunluk Euro Bölgesi borç krizinin bu kez kolay kolay altından kalkılamayacak bir durum olduğunda hemfikir. Yapılan her yeni araştırma, çıkan her yeni rapor moralleri daha da çok bozuyor.

Örneğin Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA) ’nin Avrupalı bankalara için yaptığı stres testi. Test, makro ekonomik iki senaryoda neler olabileceği, Avrupalı bankaların çeşitli durumlara ne tepki vereceğini ölçmeyi hedefliyor. Stres testinin sonuçlarının aslında pek kimsenin duymayı istemeyeceği şekilde çıkacağı aşağı yukarı tahmin ediliyordu. O kadar ki, Uluslararası Finans Enstitüsü, sonuçların yayımlamasının piyasalarda kaygıyı şiddetlendirebileceğini, yayınlanmaması gerektiğini söylüyordu. Stres testine 25 banka ile İspanya, 13 banka ile Almanya, 6 banka ile de Yunanistan katıldı. Test sonuçlarına göre 90 bankadan, 8’i testte başarısız olurken, 16 banka sınırı zor geçti. Başarısız olan 8 bankadan 5’i İspanya, 2’si Yunanistan ve biri Avusturya bankası oldu.  Ancak test halen eleştirilmeye devam ediyor. Eleştirenler haksız da sayılmaz aslında, zira 2010 yılında yapılan ve aynı özellikleri taşıyan stres testinde İrlanda bankaları, testten geçer not almış, ama daha üzerinden  birkaç ay geçmeden Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından kurtarılmak durumunda kalmıştı.

Avrupanın belalılarından biri de artık kredi derecelendirme kuruluşları. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının ardarda Avrupa ülkelerinin kredi notlarını, hem de birkaç kademe düşürünce Avrupa bu işten pek hoşlanmadı ve bir anda bu kuruluşların varlıklarını sorgulamaya başladı. Yıllar yılı ülkemize ve diğer gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparken -ya da yapmazken- başucu eseri olan kredi derecelendirme kuruluşları bir anda ve hızlıca tu kaka mertebesine düştüler. Bu kuruluşların derecelendirme yaparken alfabenin harflerini tüketip artık “değersiz”, “çöp” gibi nitelendirmeler kullanmaları Avrupa’nın pek hoşuna gitmemiş olacak haliyle.  Avrupa Komisyonu başkanı Manuel Barosso bu konuda sert tepki gösterenlerin başında geliyor. Yunanistan ve Portekiz ekonomi yetkilileri ise bu kuruluşları “kerameti kendinden menkul” diye değerlendiriyor. Neticede güvenilir olsun olmasın, ortada çok net bir kaç gerçek var. Birincisi Avrupa ekonomisinin baş aşağı gidişini görmek için kredi derecelendirme kurumu olmaya gerek olmadığı, ikincisi ise yıllarca bu kuruluşların raporlarını bahane ederek Türkiye ekonomisini eleştirenlerin şimdi aynı kıstaslarla beğenilmediklerindeki saldırgan tavırları. Ne demişler, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.           

Wall Street Journal yazarı Irwin Stelzer, adı geçen Avrupa ülkeleriyle ilgili olarak yaşananların ismi ne kadar yumuşatılırsa yumuşatılsın bir iflas olduğunu söylüyor. Avrupalıların bu kelimeyi duymaya tahammülünün olmadığını ancak gerçekçi olmak gerektiğini belirten Wall Street Journal yazarı,  sırf Euro projenizi korumak için bu ülkelere gereğinden fazla destek vermeyin, yani bir anlamda, dikkat edin, elinizi verip kolunuzu kaptırmayın diyor.

İsmine ister yeniden yapılanma deyin, isterseniz ısınma ortada bir gerçek var ki o da Avrupa ekonomisinin daha uzunca bir süre eski gücüne kavuşamayacak olması. Meşhur Euro projesi yerle bir olabilir, bazı az gelişmekte olan bazı ülkelerin(!) nedense hala girmeye çalıştığı AB tümüyle yok olabilir. Ama ekonomide özellikle de yükselmekte olan doğu kültürlerinin öğrettiği bir gerçek var. Yeni düzende tembele ekmek yok! Bu da yaşlı Avrupa’nın çalışma kültürü de dahil olmak üzere köklü değişikliklere gitmesi gerektiğini, artık en zengin de dahil olmak üzere siesta yapmaya kimsenin ama kimsenin tahammülü olmadığını gösteriyor.     

NO MORE SIESTA!


(Ağustos 2011 - Esquire yazımdan..)

Amerikan ekonomisi  kendi yarattığı fırtınadan büyük hasarlarla da olsa çıkmayı başardı. Sular durulmaya ve küresel ekonominin taşları yeniden yerlerine oturmaya başladı diyorduk ki bu sefer de kriz Avrupa’dan, hem de göstere göstere geliyor. Zaten çatırdayan birlik içerisinde zor duruma düşen üyeler, yardım için “kendilerinden daha eşit” üyelerin onayını bekliyorlar. Aman birarada olalım, aman birlikten kuvvet doğar diyen Avrupa’nın bu sefer hem ekonomisi, hem birliği, hem para birimi çok ciddi şekilde sorgulanıyor.



Euro Bölgesi’nde krizin artık bangır bangır duyulan ayak sesleri öncelikle Yunanistan ekonomisi’nin sallanmaya başlamasıyla gelmişti. Akdeniz ikliminin ve karakteristiğinin gereği olan esnek çalışma saatleri, fazlaca hoşgörülü sosyal sigorta sistemi, çalışmamaya özendiren işsizlik ve emeklilik maaşları küresel krizle, bir de üstüne yine Akdeniz tipi diyebileceğimiz “mutluluk çubuğu” gibi yolsuzluklarla birleşince zaten sağlam temelleri olmayan Yunanistan ekonomisi kağıttan bir kule gibi sallanmaya başladı. Komşumuz Yorgo’lardaki krizi hatırlarsınız, sebepleriyle, sonuçlarıyla incelemiş, bu sayfalarda masaya yatırmıştık.

Aslında Yunanistan krizinin patlak vermesinden çok daha önce, ABD merkezli küresel krizde Avrupa Bölgesi pek iyi bir sınav verememişti. ABD ekonomisi zaten hızla su alıyordu ve gözler Avrupa’nın vereceği tepkideydi. Ancak herkes kendi derdine o kadar düşmüştü ki Birlik, bu konularla ilgili olarak biraraya bile gelemedi. Düşünün apartmanda yangın çıkıyor, herkes zaten kendi canının ve kendi dairesinin derdine düşmüş. Böyle bir ortamda biri çıkıp “Durumu enine boyuna değerlendirmek için Apartman Yönetimi toplantısı yapalım!” dese hali nice olurdu. Nitekim kimse bunu söylemedi, herkes kendi dairesini kurtarmaya çalıştı. İşte kendi hesaplarını toparlayıp birlik ne alemde diye dönüp baktıklarında iş işten geçmiş, küçük ve yardıma daha çok ihtiyacı olan ekonomiler durumu çoktan yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı bile.

Veba yayıldı, zaten son krizlerin tümünde ekonomik krizlerin ne kadar korkunç bir yayılma hızı olduğunu hep birlikte gördük. Yayılan kriz, İtalya, İspanya ve Portekiz’i de farklı şiddetlerde sallamaya başladı. Sonuçta ilk gelecek olan dalgada kimlerin kıyıya vuracağı daha net bir şekilde görülmeye başlandı. "İyiyi düşün ki iyi olsun" diyeceğiz, ama iyiyi düşünmeye de pek imkan vermiyor maalesef ekonomistler. Çoğunluk Euro Bölgesi borç krizinin bu kez kolay kolay altından kalkılamayacak bir durum olduğunda hemfikir. Yapılan her yeni araştırma, çıkan her yeni rapor moralleri daha da çok bozuyor.

Örneğin Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA) ’nin Avrupalı bankalara için yaptığı stres testi. Test, makro ekonomik iki senaryoda neler olabileceği, Avrupalı bankaların çeşitli durumlara ne tepki vereceğini ölçmeyi hedefliyor. Stres testinin sonuçlarının aslında pek kimsenin duymayı istemeyeceği şekilde çıkacağı aşağı yukarı tahmin ediliyordu. O kadar ki, Uluslararası Finans Enstitüsü, sonuçların yayımlamasının piyasalarda kaygıyı şiddetlendirebileceğini, yayınlanmaması gerektiğini söylüyordu. Stres testine 25 banka ile İspanya, 13 banka ile Almanya, 6 banka ile de Yunanistan katıldı. Test sonuçlarına göre 90 bankadan, 8’i testte başarısız olurken, 16 banka sınırı zor geçti. Başarısız olan 8 bankadan 5’i İspanya, 2’si Yunanistan ve biri Avusturya bankası oldu.  Ancak test halen eleştirilmeye devam ediyor. Eleştirenler haksız da sayılmaz aslında, zira 2010 yılında yapılan ve aynı özellikleri taşıyan stres testinde İrlanda bankaları, testten geçer not almış, ama daha üzerinden  birkaç ay geçmeden Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından kurtarılmak durumunda kalmıştı.

Avrupanın belalılarından biri de artık kredi derecelendirme kuruluşları. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının ardarda Avrupa ülkelerinin kredi notlarını, hem de birkaç kademe düşürünce Avrupa bu işten pek hoşlanmadı ve bir anda bu kuruluşların varlıklarını sorgulamaya başladı. Yıllar yılı ülkemize ve diğer gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparken -ya da yapmazken- başucu eseri olan kredi derecelendirme kuruluşları bir anda ve hızlıca tu kaka mertebesine düştüler. Bu kuruluşların derecelendirme yaparken alfabenin harflerini tüketip artık “değersiz”, “çöp” gibi nitelendirmeler kullanmaları Avrupa’nın pek hoşuna gitmemiş olacak haliyle.  Avrupa Komisyonu başkanı Manuel Barosso bu konuda sert tepki gösterenlerin başında geliyor. Yunanistan ve Portekiz ekonomi yetkilileri ise bu kuruluşları “kerameti kendinden menkul” diye değerlendiriyor. Neticede güvenilir olsun olmasın, ortada çok net bir kaç gerçek var. Birincisi Avrupa ekonomisinin baş aşağı gidişini görmek için kredi derecelendirme kurumu olmaya gerek olmadığı, ikincisi ise yıllarca bu kuruluşların raporlarını bahane ederek Türkiye ekonomisini eleştirenlerin şimdi aynı kıstaslarla beğenilmediklerindeki saldırgan tavırları. Ne demişler, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.           

Wall Street Journal yazarı Irwin Stelzer, adı geçen Avrupa ülkeleriyle ilgili olarak yaşananların ismi ne kadar yumuşatılırsa yumuşatılsın bir iflas olduğunu söylüyor. Avrupalıların bu kelimeyi duymaya tahammülünün olmadığını ancak gerçekçi olmak gerektiğini belirten Wall Street Journal yazarı,  sırf Euro projenizi korumak için bu ülkelere gereğinden fazla destek vermeyin, yani bir anlamda, dikkat edin, elinizi verip kolunuzu kaptırmayın diyor.

İsmine ister yeniden yapılanma deyin, isterseniz ısınma ortada bir gerçek var ki o da Avrupa ekonomisinin daha uzunca bir süre eski gücüne kavuşamayacak olması. Meşhur Euro projesi yerle bir olabilir, bazı az gelişmekte olan bazı ülkelerin(!) nedense hala girmeye çalıştığı AB tümüyle yok olabilir. Ama ekonomide özellikle de yükselmekte olan doğu kültürlerinin öğrettiği bir gerçek var. Yeni düzende tembele ekmek yok! Bu da yaşlı Avrupa’nın çalışma kültürü de dahil olmak üzere köklü değişikliklere gitmesi gerektiğini, artık en zengin de dahil olmak üzere siesta yapmaya kimsenin ama kimsenin tahammülü olmadığını gösteriyor.     

27 Haziran 2012 Çarşamba


Efsanevi  Steve Jobs’ın ölümüyle birlikte daha da popülerleşen Apple şirketinin fikir aşamasından kurulumuna, büyümesinden ortaklık yapısına kadar tüm detayları daha fazla merak edilmeye ve bir bir ortaya serilmeye başladı. Tüm bu başarı hikayesi içinde öyle şaşırtıcı bir başka hikaye var ki, diğerlerinden bir hayli farklı ve ilginç. Apple’ın üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne’den bahsediyorum.   

1976 yılının 1 Nisan’ında Steve Jobs ve  Steve Wozniak yüzyılın en efsanevi markalarından birisi olacak Apple Computer’i  kurduklarında yanlarında bir kişi daha vardı. Bu kişi yaşca onlardan bir hayli büyük, tecrübe ve olgunluğuyla şirkete ciddi katkısı olması beklenen Ronald Gerald Wayne’di. İki Steve’in 25’lerinde maceracı tipler olmasına rağmen Wayne, 42 yaşında tecrübeli, prosedürleri ve “kağıt işlerini” çok iyi bilen oturaklı bir iş adamıydı. Şirketin kurulumunda kuruluş sözleşmeleri de dahil olmak üzere tüm bürokratik işlemleri çözmüş, bilgisayarların kullanım kılavuzlarını yazmış, üstüne bir de Apple’ın ilk logosunu tasarlamış ve çizmişti. Hatırlarsınız, ilk Apple logosu, ağacın altında oturan ve başına elmanın düşmesini bekleyen Newton’u sembolize eden logoydu. Logodakinin aksine, Wayne elmanın başına düşmesini bekleyecek kadar sabır gösterememişti oysa ki.



Steve’lerin toplam %90 oranındaki hissesinin yanında Wayne ’in de bu genç girişimde %10 hissesi bulunuyordu. Steve Jobs’ın kurguladığı muhteşem iş bölümünde sınırlar belliydi: Wozniak üretir, Jobs pazarlar, Wayne ise hukuki ve bürokratik işleri halleder. Kurgu gayet başarılıydı ancak bir sorun vardı. Şirket kurulur kurulmaz Jobs büyük bir hızla işleri büyütmek istedi. Bunun için de büyük yatırımlar yapmak ve bankalara ciddi meblağlarda borçlanmak gerekiyordu. Jobs kafasına koyduğu yolda cesur ama pek de hesaplı olmayan adımlarla ilerlerken, maddi sorumluluklar yaşı ve tecrübesi dolayısıyla sürekli olarak Wayne’e kalıyordu. Kendi ifadesiyle Wayne o günleri IB Times’da şöyle anlatıyor: “Jobs, daha şirketi kurar kurmaz yatırım yapmak, büyütmek için bankalara borçlanmaya başladı. Ama ortaklarım çok genç ve parasızdı. Ben o tarihte 42 yaşında olduğum için, bankalar beni muhatap almak istiyor, Apple’ın borçlarına bütün mal varlığımla kefil olmamı istiyorlardı. Bu çok riskliydi, hissemi satıp çıktım.”

Bu kararının ardından, şirket kurulumunun üstünden sadece bir haftanın biraz üzerinde bir zaman geçmişken Wayne hemen %10 oranındaki hissesini 2300 dolara diğer ortaklarına devrederek Apple’ın ortaklığından ayrılıyor. Hisselerin şu anki bedelinin 2011 Ağustos hesaplamalarına göre 35 Milyar Amerikan Doları olduğunu hatırlatmak isterim. Bütün bü kayıp ve insana aklını kaybettirebilecek büyüklükteki yanlış seçim Wayne’e sorulduğunda, ne kadar inandırıcı bilmiyorum ama, hiçbir pişmanlığının olmadığını, o dönemdeki şartlar nedeniyle bu seçimi yapması gerektiğini belirtiyor ve seçimin doğru olduğunda ısrar ediyor. Hem yaşının diğer iki ortağı kadar genç olmaması, hem de geçmişte yaşadığı kötü yatırım tecrübeleri bu talihsiz kararı vermesinde etkili olmuş. Bu arada ölümünün ardından dehası kadar iş hayatındaki acımasızlığı da konuşulan Jobs’ın Wayne’e defalarca şirkete yeniden katılması için teklif götürmesi de ilginç bir ayrıntı. Wayne ise bu teklifleri ısrarla her seferinde geri çevirmiş.

Apple’ın pek bilinmeyen üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ’in isabetsiz kararları maalesef bununla da bitmiyor. Efsanevi şirketin ilk kuruluş sözleşmesini tasarlayıp yazan kişi olmasıyla da aslında dünya ekonomisinde önemli bir yer tutmuş bir kişi olan Wayne, kuruluş sözleşmesini 1990’larda bir kolleksiyonere birkaç bin dolar karşılığında satmış! Şimdi hazır olun, Wayne’in birkaç bin dolara elinden çıkardığı 3 sayfalık tarihi sözleşme, geçtiğimiz günlerde Sotheby's Müzayede Evi'nde yapılan bir açık artırmadan tam 1,594,500 Dolara satıldı! İşte Wayne’e bir pişmanlık daha!


Tüm bu olan bitene rağmen, kararlarının arkasında duran ve doğruluğunu sonuna kadar savunan Ronald Gerald Wayne şu an 77 yaşında,  eski para ve pul alıp satıyor. Herhangi bir pişmanlığı olmadığını her fırsatta belirtse de Apple’ın talihsiz üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ‘in halen pul ve eski para alım-satımı yaptığı dükkanının logosu aslında bir hayli anlamlı. Şirketin logosu elma ağacının altında kafasına elma düşmesini bekleyen Newton! 


Yani demek ki mesele, elmanın düşüp düşmemesi değil, esas mesele elma düşerken kimin ağacın altında  olduğu..      

   

ELMANIN ŞANSSIZ KURDU


Efsanevi  Steve Jobs’ın ölümüyle birlikte daha da popülerleşen Apple şirketinin fikir aşamasından kurulumuna, büyümesinden ortaklık yapısına kadar tüm detayları daha fazla merak edilmeye ve bir bir ortaya serilmeye başladı. Tüm bu başarı hikayesi içinde öyle şaşırtıcı bir başka hikaye var ki, diğerlerinden bir hayli farklı ve ilginç. Apple’ın üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne’den bahsediyorum.   

1976 yılının 1 Nisan’ında Steve Jobs ve  Steve Wozniak yüzyılın en efsanevi markalarından birisi olacak Apple Computer’i  kurduklarında yanlarında bir kişi daha vardı. Bu kişi yaşca onlardan bir hayli büyük, tecrübe ve olgunluğuyla şirkete ciddi katkısı olması beklenen Ronald Gerald Wayne’di. İki Steve’in 25’lerinde maceracı tipler olmasına rağmen Wayne, 42 yaşında tecrübeli, prosedürleri ve “kağıt işlerini” çok iyi bilen oturaklı bir iş adamıydı. Şirketin kurulumunda kuruluş sözleşmeleri de dahil olmak üzere tüm bürokratik işlemleri çözmüş, bilgisayarların kullanım kılavuzlarını yazmış, üstüne bir de Apple’ın ilk logosunu tasarlamış ve çizmişti. Hatırlarsınız, ilk Apple logosu, ağacın altında oturan ve başına elmanın düşmesini bekleyen Newton’u sembolize eden logoydu. Logodakinin aksine, Wayne elmanın başına düşmesini bekleyecek kadar sabır gösterememişti oysa ki.



Steve’lerin toplam %90 oranındaki hissesinin yanında Wayne ’in de bu genç girişimde %10 hissesi bulunuyordu. Steve Jobs’ın kurguladığı muhteşem iş bölümünde sınırlar belliydi: Wozniak üretir, Jobs pazarlar, Wayne ise hukuki ve bürokratik işleri halleder. Kurgu gayet başarılıydı ancak bir sorun vardı. Şirket kurulur kurulmaz Jobs büyük bir hızla işleri büyütmek istedi. Bunun için de büyük yatırımlar yapmak ve bankalara ciddi meblağlarda borçlanmak gerekiyordu. Jobs kafasına koyduğu yolda cesur ama pek de hesaplı olmayan adımlarla ilerlerken, maddi sorumluluklar yaşı ve tecrübesi dolayısıyla sürekli olarak Wayne’e kalıyordu. Kendi ifadesiyle Wayne o günleri IB Times’da şöyle anlatıyor: “Jobs, daha şirketi kurar kurmaz yatırım yapmak, büyütmek için bankalara borçlanmaya başladı. Ama ortaklarım çok genç ve parasızdı. Ben o tarihte 42 yaşında olduğum için, bankalar beni muhatap almak istiyor, Apple’ın borçlarına bütün mal varlığımla kefil olmamı istiyorlardı. Bu çok riskliydi, hissemi satıp çıktım.”

Bu kararının ardından, şirket kurulumunun üstünden sadece bir haftanın biraz üzerinde bir zaman geçmişken Wayne hemen %10 oranındaki hissesini 2300 dolara diğer ortaklarına devrederek Apple’ın ortaklığından ayrılıyor. Hisselerin şu anki bedelinin 2011 Ağustos hesaplamalarına göre 35 Milyar Amerikan Doları olduğunu hatırlatmak isterim. Bütün bü kayıp ve insana aklını kaybettirebilecek büyüklükteki yanlış seçim Wayne’e sorulduğunda, ne kadar inandırıcı bilmiyorum ama, hiçbir pişmanlığının olmadığını, o dönemdeki şartlar nedeniyle bu seçimi yapması gerektiğini belirtiyor ve seçimin doğru olduğunda ısrar ediyor. Hem yaşının diğer iki ortağı kadar genç olmaması, hem de geçmişte yaşadığı kötü yatırım tecrübeleri bu talihsiz kararı vermesinde etkili olmuş. Bu arada ölümünün ardından dehası kadar iş hayatındaki acımasızlığı da konuşulan Jobs’ın Wayne’e defalarca şirkete yeniden katılması için teklif götürmesi de ilginç bir ayrıntı. Wayne ise bu teklifleri ısrarla her seferinde geri çevirmiş.

Apple’ın pek bilinmeyen üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ’in isabetsiz kararları maalesef bununla da bitmiyor. Efsanevi şirketin ilk kuruluş sözleşmesini tasarlayıp yazan kişi olmasıyla da aslında dünya ekonomisinde önemli bir yer tutmuş bir kişi olan Wayne, kuruluş sözleşmesini 1990’larda bir kolleksiyonere birkaç bin dolar karşılığında satmış! Şimdi hazır olun, Wayne’in birkaç bin dolara elinden çıkardığı 3 sayfalık tarihi sözleşme, geçtiğimiz günlerde Sotheby's Müzayede Evi'nde yapılan bir açık artırmadan tam 1,594,500 Dolara satıldı! İşte Wayne’e bir pişmanlık daha!


Tüm bu olan bitene rağmen, kararlarının arkasında duran ve doğruluğunu sonuna kadar savunan Ronald Gerald Wayne şu an 77 yaşında,  eski para ve pul alıp satıyor. Herhangi bir pişmanlığı olmadığını her fırsatta belirtse de Apple’ın talihsiz üçüncü ortağı Ronald Gerald Wayne ‘in halen pul ve eski para alım-satımı yaptığı dükkanının logosu aslında bir hayli anlamlı. Şirketin logosu elma ağacının altında kafasına elma düşmesini bekleyen Newton! 


Yani demek ki mesele, elmanın düşüp düşmemesi değil, esas mesele elma düşerken kimin ağacın altında  olduğu..      

   

4 Mayıs 2012 Cuma


İzmir’in Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor! 

Artık gerisini AB düşünsün! 



YAZ YORGO'YA Bİ DAHA..


İzmir’in Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor! 

Artık gerisini AB düşünsün! 



26 Mart 2012 Pazartesi

Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu 
durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor. 
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!” 
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)

EN "SAĞLAM" YATIRIM BULUNDU!

Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu 
durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor. 
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!” 
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)

13 Şubat 2012 Pazartesi

İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.

PARANIN KOKUSU, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ..

İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.

Düğünü -nedense- tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından nefesler tutularak izlenen Prens William’ın hanımı, global gelin Kate Middleton, Volkswagen Golf marka arabasını E-bay’de satılığa çıkarmış. Buraya kadar herşey normal, koskoca düşes, sarayın tüm araçları emrine amadeyken hepimizin satın alabileceği dünyevi bir arabaya binecek değil ya.. Ancak ilginç olan ilanda dikkat çeken minik bir detay. Detay bilgilerinde aracın, içinde bulunan bir çift gümüş kol düğmesiyle satılık olduğu belirtiliyor. Medya şimdiden kol düğmelerinin Prense ait olduğu haberini geçti bile. Bu da aracın normal değerinin birkaç katına satılığa çıkmasını haklı çıkarıyor. Bayan Middleton’ın nasıl bir prenses oalcağı tartışıladursun, harika bir pazarlamacı olduğu kesin..

DÜŞESTEN - AZ KULLANILMIŞ


Düğünü -nedense- tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından nefesler tutularak izlenen Prens William’ın hanımı, global gelin Kate Middleton, Volkswagen Golf marka arabasını E-bay’de satılığa çıkarmış. Buraya kadar herşey normal, koskoca düşes, sarayın tüm araçları emrine amadeyken hepimizin satın alabileceği dünyevi bir arabaya binecek değil ya.. Ancak ilginç olan ilanda dikkat çeken minik bir detay. Detay bilgilerinde aracın, içinde bulunan bir çift gümüş kol düğmesiyle satılık olduğu belirtiliyor. Medya şimdiden kol düğmelerinin Prense ait olduğu haberini geçti bile. Bu da aracın normal değerinin birkaç katına satılığa çıkmasını haklı çıkarıyor. Bayan Middleton’ın nasıl bir prenses oalcağı tartışıladursun, harika bir pazarlamacı olduğu kesin..

8 Şubat 2012 Çarşamba

Vergi vermek hepimizin malumu olduğu üzere, kutsal bir görev. Ama tarihte öyle vergiler var ki, kutsallığı kadar anlamı da tartışılır.. Mesela;

İkinci koca vergisi: İspanya’da 14. yüzyılda ikinci evliliğini yapan kadınlardan vergi alındı. 
Peruk vergisi:  Venedik’te 15. yüzyılda kayıtlara geçen bu olay en ilginç vergiler arasında yer aldı. Kafaya takılan her peruktan vergi alındı. 
Vaftiz vergisi: Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklarından da vergi alınıyordu.
Teker izi vergisi:  Avrupalılar o dönemde de o kadar buşcuydular ki öküz arabalarının teker izinden bile vergi alınmış.
Çizme vergisi: 18. yüzyılda Prusya kralı 2. Frederick, çizmelerden vergi alınmasını emretti ve çizme vergisi toplattı.
Sakal vergisi: Rus Çarları ise sakallılardan özel vergi tahsil ettirdi. Köselerin zengin olduğu yıllar…
Baca vergisi: Aynı dönemlerde Polonyalılar da baca vergisi ile uğraşıyordu. Halk vergi ödememek ıçin bacalarını yıktı.
Bıyık vergisi: Uruguay’ın Durazno kent meclisi 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koydu. Bıyığın her santimi ıçin 2 peso alındı. Ancak sert tepkilerle karşılaşınca verginin ömrü kısa sürdü.

ÇİÇEKLER SEVGİ İLE, ÜLKELER VERGİ İLE..

Vergi vermek hepimizin malumu olduğu üzere, kutsal bir görev. Ama tarihte öyle vergiler var ki, kutsallığı kadar anlamı da tartışılır.. Mesela;

İkinci koca vergisi: İspanya’da 14. yüzyılda ikinci evliliğini yapan kadınlardan vergi alındı. 
Peruk vergisi:  Venedik’te 15. yüzyılda kayıtlara geçen bu olay en ilginç vergiler arasında yer aldı. Kafaya takılan her peruktan vergi alındı. 
Vaftiz vergisi: Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklarından da vergi alınıyordu.
Teker izi vergisi:  Avrupalılar o dönemde de o kadar buşcuydular ki öküz arabalarının teker izinden bile vergi alınmış.
Çizme vergisi: 18. yüzyılda Prusya kralı 2. Frederick, çizmelerden vergi alınmasını emretti ve çizme vergisi toplattı.
Sakal vergisi: Rus Çarları ise sakallılardan özel vergi tahsil ettirdi. Köselerin zengin olduğu yıllar…
Baca vergisi: Aynı dönemlerde Polonyalılar da baca vergisi ile uğraşıyordu. Halk vergi ödememek ıçin bacalarını yıktı.
Bıyık vergisi: Uruguay’ın Durazno kent meclisi 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koydu. Bıyığın her santimi ıçin 2 peso alındı. Ancak sert tepkilerle karşılaşınca verginin ömrü kısa sürdü.

22 Ocak 2012 Pazar

Bu satırların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçtiğimiz yıl içerisinde komşu Yunanistan’ın ekonomisini enine boyuna incelemiş, sonuçta ülke ekonomisi bu şekilde gitmeye devam ederse ülkenin adalarından başlayarak bazı tabiat güzelliklerini elden çıkarma yoluna gidebileceğini söylemiştik. Hatta yazının sonunda yakında para birleştirip 12 adalara girebiliriz demiştik. Şaka gerçek oldu. Sevinsek mi üzülsek mi bilemediğimiz bir gelişme yaşanıyor. Geçtiğimiz ay içerisinde CNR EXPO’da düzenlenen fuarda Yunanistan Adaları’nda ciddi emlak fırsatları potansiyel alıcılarla buluştu. Özellikle Santorini gibi turistik adalarda ciddi emlak satışları yaşanıyor. Para birleştirip adaya grime kavramı gerçek oluyor...
  

PARA BİRLEŞTİRİP ADAYA GİRMEK?

Bu satırların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçtiğimiz yıl içerisinde komşu Yunanistan’ın ekonomisini enine boyuna incelemiş, sonuçta ülke ekonomisi bu şekilde gitmeye devam ederse ülkenin adalarından başlayarak bazı tabiat güzelliklerini elden çıkarma yoluna gidebileceğini söylemiştik. Hatta yazının sonunda yakında para birleştirip 12 adalara girebiliriz demiştik. Şaka gerçek oldu. Sevinsek mi üzülsek mi bilemediğimiz bir gelişme yaşanıyor. Geçtiğimiz ay içerisinde CNR EXPO’da düzenlenen fuarda Yunanistan Adaları’nda ciddi emlak fırsatları potansiyel alıcılarla buluştu. Özellikle Santorini gibi turistik adalarda ciddi emlak satışları yaşanıyor. Para birleştirip adaya grime kavramı gerçek oluyor...
  
Dünyada tüm ülkeler vatandaşlarının sağlık koşullarını iyileştirmeye çalışadursun Rusya’dan ekonomik durgunluk için inanılmaz bir reçete geldi! Rusya Maliye Bakanı Aleksey Kudrin vatandaşlarından ekonomiyi canlandırmak için daha fazla alkol tüketmelerini ve sigara içmelerini istedi! Bakan, sosyal ihtiyaçların daha rahat karşılanabilmesi için vergi gelirlerinin artması gerektiğine dikkat çekerken, bunu  da tabii ki ülkenin en favori kalemleri arasında gelen alkol ve sigaraya dayandırıyor. "İnsanlar anlamalı; daha fazla alkol almak, daha fazla sigara içmek devlete daha fazla yardım anlamına geliyor" diyen Bakan Kudrin sözlerini "Eğer bir paket sigara içerseniz, sosyal problemlerin çözümüne daha fazla katkı sağlıyorsunuz demektir.” şeklinde sürdürmüş. 

Saçma ekonomik paketler deyince çok iddialı olabilecek bir memleketin çocuklarıyız ama bu kadar saçmasını biz bile duymamıştık! Bu arada Rusya, dünyada en çok alkol ve sigara tüketen ülke. Erkeklerin yüzde 65'i sigara kullanıyor. Ayrıca resmi rakamlara göre  Ruslar büyük çoğunluğu vodka olmak üzere kişi başı yıllık ortalama 18 litre alkol tüketiyor. Daha acısı bu zihni sinir projenin uygulanılmak istendiği ülkede yılda tam 500.000 kişi alkol ve sigaranın neden olduğu hastalıkalrdan dolayı yaşamını yitiriyor.

1 NİSAN ŞAKASI DEĞİL, EKONOMİK REÇETE !

Dünyada tüm ülkeler vatandaşlarının sağlık koşullarını iyileştirmeye çalışadursun Rusya’dan ekonomik durgunluk için inanılmaz bir reçete geldi! Rusya Maliye Bakanı Aleksey Kudrin vatandaşlarından ekonomiyi canlandırmak için daha fazla alkol tüketmelerini ve sigara içmelerini istedi! Bakan, sosyal ihtiyaçların daha rahat karşılanabilmesi için vergi gelirlerinin artması gerektiğine dikkat çekerken, bunu  da tabii ki ülkenin en favori kalemleri arasında gelen alkol ve sigaraya dayandırıyor. "İnsanlar anlamalı; daha fazla alkol almak, daha fazla sigara içmek devlete daha fazla yardım anlamına geliyor" diyen Bakan Kudrin sözlerini "Eğer bir paket sigara içerseniz, sosyal problemlerin çözümüne daha fazla katkı sağlıyorsunuz demektir.” şeklinde sürdürmüş. 

Saçma ekonomik paketler deyince çok iddialı olabilecek bir memleketin çocuklarıyız ama bu kadar saçmasını biz bile duymamıştık! Bu arada Rusya, dünyada en çok alkol ve sigara tüketen ülke. Erkeklerin yüzde 65'i sigara kullanıyor. Ayrıca resmi rakamlara göre  Ruslar büyük çoğunluğu vodka olmak üzere kişi başı yıllık ortalama 18 litre alkol tüketiyor. Daha acısı bu zihni sinir projenin uygulanılmak istendiği ülkede yılda tam 500.000 kişi alkol ve sigaranın neden olduğu hastalıkalrdan dolayı yaşamını yitiriyor.

Gördüğünüz bu arabalardan birisi 1978 model  Peugeot 504, diğeri ise 2011 model bir Ferrari California. Yapmanızı istediğim bu arabalardan hangisinin daha pahalı olduğunu tahmin etmeniz. Ne kadar kolay değil mi? Aslında değil.. 


Nefes kesen Ferrari California 250.000 Euro civarında bir satış fiyatına sahipken  33 yıllık emektar Peugeot tam 1 milyon dolar ediyor! Peki nedir bu hurdayı bu kadar değerli yapan? 


Gördüğünüz Peuogeot İran Devlet başkanı Ahmedinejad’ın aracı. Gençler için yaptırılacak bir konut projesine kaynak sağlamak için aracını açık artırmaya çıkaran Ahmedinejad’ın arabasına verilen teklif “şimdilik” 1 milyon dolar! 
Bu fiyatla bu araç yanında duran sıfır kilometre Ferrari’den 2 adet alabiliyor!  

BU ARABALARDAN HANGİSİ DAHA PAHALI?

Gördüğünüz bu arabalardan birisi 1978 model  Peugeot 504, diğeri ise 2011 model bir Ferrari California. Yapmanızı istediğim bu arabalardan hangisinin daha pahalı olduğunu tahmin etmeniz. Ne kadar kolay değil mi? Aslında değil.. 


Nefes kesen Ferrari California 250.000 Euro civarında bir satış fiyatına sahipken  33 yıllık emektar Peugeot tam 1 milyon dolar ediyor! Peki nedir bu hurdayı bu kadar değerli yapan? 


Gördüğünüz Peuogeot İran Devlet başkanı Ahmedinejad’ın aracı. Gençler için yaptırılacak bir konut projesine kaynak sağlamak için aracını açık artırmaya çıkaran Ahmedinejad’ın arabasına verilen teklif “şimdilik” 1 milyon dolar! 
Bu fiyatla bu araç yanında duran sıfır kilometre Ferrari’den 2 adet alabiliyor!