1 Mayıs 2014 Perşembe

Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani İtalyanların dünyaca ünlü  tatlısını icat eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan 1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye  ettikten sonra geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı anlatılabilir, ne dersiniz?   

(ÇEKEMEDİ!)

Kelime anlamı “Beni Yukarı Çek” olan 'Tiramisu'yu, yani İtalyanların dünyaca ünlü  tatlısını icat eden restoran maalesef kendini daha fazla yukarı çekemedi! Treviso kentinde bulunan 1939 doğumlu Le Beccherie restoran dünyaya tiramisuyu hediye  ettikten sonra geçtiğimiz ay içerisinde iflas etti. Bu olay, bir yandan başta İtalya olmak üzere Euro bölgesinin ekonomik durumunu göstermesinin yanısıra, inovasyon ve girişimciliğin temelde birbirine benzeyen, ama birbirinden ne kadar ayrı kavramlar olduğunu da gösteriyor. Sadece tiramisu olayından hareketle bile okullarda şahane bir fikrin ekonomik başarı için yeterli olmadığı anlatılabilir, ne dersiniz?   

24 Mart 2014 Pazartesi


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?


ESKİ KÖYE YENİ ADET: BITCOIN


Bu aralar dünya ekonomisinde en flaş konulardan biri, yepyeni bir para birimi. Hiçbir ülkeye, hiçbir merkez bankasına ve hiç bir merkezi otoriteye bağlı olmadan kendi kendine doğup büyüyen hatta şimdilerde abilerine kafa tutmaya bile başlayan, mahallenin yeni çocuğu: Bitcoin!

(GQ Türkiye-Mart 2014) Ekonomiyle ilgili olun ya da olmayın, eminim bir süredir kulağınıza gelmeye başlayan ve bilgi sahibi olunması şart olan bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. “Sanal” kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil, çünkü sanal değil son derece somut bir sonuç var karşımızda, yeni global bir para birimi!


Aslında her şey 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine “Acaba yeni küresel para birimi ne olacak?” tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da Euro, yeni yıldızlardan Yen adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse henüz ortalarda olmayan, hem de birçokları tarafından –çok yanlış bir şekilde- “sanal” olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu elbette. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin’di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile.



Bitcoin ‘i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren bazı özellikleri var. İlk olarak hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme olmazsa bir  herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz, ki bu özelliği esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği, zira bir takım kanun dışı işlemlerin de geçmeye başladığı iddialar arasında.

Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird’leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville’de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da bazı FRP (Fantasy Role Playing) oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri yüzbinlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden ve oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya “sanal” demek büyük haksızlık olur. Bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler.

Bitcoin 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010'da Florida'lı bir programcı olan Laszlo Hanyecz ‘in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10,000 Bitcoin  harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC ‘in tedavüle girmesi planı açıklandı, şu an 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin ile işlem yapmak milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. 

Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi biz son kullanıcıları internetten kolay alışveriş, kolay ve masrafsız bir sistem olması gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanları olan yazılımcılar için bu havuçlar yeterli değil tabii ki. Sistem, onlara da “Sistemin güvenilirliği konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın” şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da birkaç kez kötüye kullanıldığı da oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood’lar tarafından etrafa paralar saçıldı, ancak sistem çok hızlı bir şekilde açığı kapatıp dağıtılan paraları sistemden sildi. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmaları ile Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200-1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da merkezi otoriteler hala ufak kardeşe buzdolabı soğukluğunda. Çin’de ve Rusya’da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular tahmin ediyorum bizim BDDK ’nın sayfasındaki “Cıs olursa karışmayız” mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. 
Ona göre yani..

Tüm dünyada mevcut düzenlerin sorgulandığı, sınırların tartışıldığı bir ortamda alternatif çözümlere ihtiyaç duyulması ve bu alternatiflerin de her ne kadar henüz biraz marjinal kalsa da yeni neslin yeni ekonomisinden gelmesine şaşmamak lazım. Ama kendisini “Web, klasik yayıncılığa ne yaptıysa aynısını klasik para birimlerine yapacağız” gibi bence sorarsanız yanlış bir söylemle lanse etmemiş olsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne de olsa; para için aynı şeyi düşünmesem de yayıncılıkta hala kağıdın kokusu pek çoğumuz için vazgeçilmez. Bu durumda en iyisi eskiyle yeniyi birleştirmek ve  #kagidimadokunma demek mi olacak ne dersiniz?


4 Ekim 2013 Cuma

Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon. Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!

MÜZİK PİYASASI ÖLÜYOR MU?

Biz müzik piyasası ölüyor diye yas tutalım, rakamlar pek de bunu göstermiyor! Albüm satışları geçen sene 2005 yılından bu yana ilk kez %1.3 yükseldi. Bu rakamın %66’sını CD satışları oluşturuyor. İşin daha ilginci eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen orta yaşlılardan geliyor; dünyada fiziksel olarak satılan tüm CD satışlarının %40’ını 45 yaş üstü müzik dinleyicisi satın alıyor. Geçen sene Amerika’da satılan albüm adedi 249 milyon. Ama yeni medyanın bir faydası da yok değil; fiziksel CD satışlarının %25’internet üzerinden yapılmış!

10 Eylül 2013 Salı

Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:

Ayrıca aynı konuyu konuştuğumuz Ekospor programını ise aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

OLİMPİYATI İSTEMEMEK..

Tüm ülke için artık son derece travmatik hale gelen olimpiyat ev sahipliği adaylığı sürecinin tam tamına beşincisini geride bıraktık. Bıraktık ama tantana bitmedi. Olimpiyatı istemeyenlerin "vatan haini" ilan edilmesinden tutun da, ünlülerin evlerindeki japon balıklarına kadar geniş bir yelpazede tepki vermeyi bildik bu duruma! Hepsini bir kenara bırakıp meseleyi doğru değerlendirebilmek için isteyenin neden istediğini, istemeyenin neden istemediğini Bloomberg için yazdım. Buyursunlar:

Ayrıca aynı konuyu konuştuğumuz Ekospor programını ise aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan  geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim. 
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya.. 



OTURDUĞUMUZ YERDEN.

Bugün size, oturduğumuz yerden, belki de oturduğu yerden kalkma şansı olmayanlar için yapabileceğimiz çok basit bir şeyden bahsedeceğim. Çocuklu hayata geçişimizle birlikte ve başlı başına ayrı bir ekonomi yazısının konusu olabilecek "puset"in hayatımıza girmesiyle birlikte tekerleklerle yaşam bizim için başlamış oldu. İnsan ne kadar etrafına karşı ilgili ya da duyarlı olmaya çalışsın, empatiye açık olsun, içinde olmayınca bazı şeylerden maalesef bihaber olduğumuz aşikar..
Tekerlekli hayata geçişle birlikte çevreye bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.. "Buradan  geçer miyim"ler "tekerlekler buradan geçer mi"ye, "bebek arabası buraya çıkar mı"lara dönüşüyor.. Bundan önce bu konudaki eksikleri bu kadar farkedememiş olmanın utancını bir yana bırakıp bu konuda neler yapabileceğimizden bahsedelim..
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği konuyla ilgili Belediyeleri engelleri ve bu konudaki yanlış yapılaşmaları düzeltmeye teşvik edebilmek için sosyal medya kanallarından hepimizin desteğini bekliyor.
Yapılacak şey son derece basit; tekerleklerin önündeki engeller kalksın diye Türkiye genelindeki tüm engelleri fotoğrafla ve lokasyon bilgisiyle özellikle Twitterdan #buradaengellendim ve #engeleruhsatverme etiketleriyle paylaşıyoruz. Unutmayalım ki; bu bir muhalefet ya da yönetimleri şikayet yöntemi değil. Bu hem bu konudan musdarip olanlara, hem de yönetimlere aynı anda yardımı olacak bir sosyal sorumluluk.. Ben şahsen geçtiğim her yere artık bu gözle bakar oldum, paylaşımlarımı da twitterdan gerçekleştirdim. 
Haydi bakalım, -oturduğumuz yerde- hayatı kolaylaştırmaya.. 



6 Ağustos 2013 Salı

Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!



Küresel ekonomide iki sene sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği  bir dönemde dünya enerji devi Shell’in önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios” isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070 yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak. Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.

Uzun vadede daha sürdürülebilir olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor. Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.


Klasik Senaryo (Dağlar)

Bu senaryoya göre dünya artık çok keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.

Dünyanın diğer önemli güçleriyle ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.

Şehirleşme artıyor. Kümelenme ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor. Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor. 2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor. Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol, abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..         

Alternatif Senaryo (Okyanuslar)

Okyanuslar ismi verilen bu senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal alternatiflerden biri olmuş.


Sizi bilmiyorum ama ben raporu bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun, müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim.. 

Artık petrol üstüne değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de, ne dersiniz?


AMAN PETROL!

Dünyanın enerji devi Shell’in 2100 yılına kadar dünya üzerinde enerji piyasalarının nasıl değişeceğine dair senaryolarını paylaştığı raporu piyasalarla paylaşıldı. Raporda pek çok farklı senaryodan bahsedilmesine rağmen iki ana yönelim ağır basıyor. Ancak bu iki ana yönelimin de ortak bir noktası var; o da piyasalarda artık petrolün tahtının eskiden olduğu kadar sağlam olmadığı ve yeni enerji kaynaklarının petrolü tahtından etmek üzere olduğu!



Küresel ekonomide iki sene sonrasını bile tahmin etmenin imkansızlığının acı tecrübelerle öğrenildiği  bir dönemde dünya enerji devi Shell’in önümüzdeki yüz yılın enerji yönelimlerini ön gördüğü “New Lens Scenarios” isimli cesur raporu piyasalarda ciddi anlamda ses getirdi. Rapora göre petrolün tahtını en ciddi anlamda sallayacak olan enerji kaynağı güneş. İçinde bulunduğumuz dönemde enerji kaynakları arasında 13. sırada bulunan güneş, 2070 yılında ilk sırada olacak. 2100 senesi geldiğinde dünyadaki tüm enerji ihtiyacının %37’si güneşten sağlanacak ve uğruna savaşlar, sebepsiz “bahar”lar yaşanan, geçtiğimiz yüzyılın taçsız kralı petrolün payı ancak %10 ‘da kalacak. Anlaşılan bu durumda savaşlar “Sende petrol var bende yok” yerine, “Sen güneşe daha yakınsın, ben daha uzağım”dan dolayı çıkacak.

Uzun vadede daha sürdürülebilir olan ve henüz küstürmediğimiz güneş, alternatif enerji kaynaklarından en ciddisi olarak öne çıkarken, daha kısa vadede doğalgaz önemini artırıyor. Rapora göre, 2030 yılına kadar dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynağı doğalgaz olacak. Raporda yeni enerji senaryoları iki ana yönelimde toplanmış ve bu iki farklı senaryoya “Dağlar” ve “Okyanuslar” adı verilmiş. Daha klasik varsayımların toplandığı senaryo dağlar diye adlandırılırken, alternatif senaryo okyanuslar olarak adlandırılıyor.


Klasik Senaryo (Dağlar)

Bu senaryoya göre dünya artık çok keskin iki kutbu olan ve bu iki net kutup, yani ABD ve Çin tarafından yönlendirilen bir ekonomik G-2 yapısına sahip. Bu ikili, soğuk savaş yapıp birbirini yemek yerine, başbaşa verip dünyanın başını yiyecek. Özellikle bu ikiliden ABD ‘nin 2030 yılına kadar enerjide kendine yeterli hale geleceği iddiası dünya barışı açısından ziyadesiyle umut vermekte.

Dünyanın diğer önemli güçleriyle ilgili varsayım, duymaya alıştığımız şekilde. Yani Hindistan, Türkiye, Güney Afrika ve Brezilya gibi ikincil güçlerin daha da güçlenerek bölgelerini şekillendirdikleri daha çok sayıda oyuncusu olan bir yapıdan bahsediliyor. Bu yeni süper güçler, hızlı büyüyen ekonomileri nedeniyle ciddi enerji ihtiyacı içindeyken, politik olarak da güçlerini koruyabilmek için enerji bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar.

Şehirleşme artıyor. Kümelenme ihtiyacı hem enerji tüketiminde, hem ekonomide, hem sosyal yaşamda belirleyici oluyor. Küçük kasaba ve yerleşim birimleri yok olup yerini şehirlere bırakıyor. Bu da enerji tüketimi açısından kontrol edilebilir bir seyir sağlıyor. Şehir nüfuslarındaki en büyük artışlar Çin, Hindistan, Nijerya ve ABD ‘de yaşanıyor. 2080 yılına kadar arabalarda artık benzin kullanılmıyor. Elektrik enerjisi bu aşamada belirleyici olacak. Teknolojideki gelişmeler ve yeni yöntemler dünya üzerinde belki tüketimden bile daha çok petrol üretmeyi mümkün hale getiriyor. Dünya barışı adına umut veren bir gelişme daha. Ne de olsa daha fazla petrol, abilerden daha az “demokratikleşme müdahalesi” demek..         

Alternatif Senaryo (Okyanuslar)

Okyanuslar ismi verilen bu senaryoda önceki senaryonun aksine doğalgaz ve petrol fiyatları yüksek. Bu nedenle de güneş enerjisi ciddi anlamda ön plana çıkıyor. Enerji talebi bu senaryoda da batıdan doğuya kaymış ve şimdiki “gelişmekte olan ülkeler”de yoğunlaşmış. Hatta 2065 yılı geldiğinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi Hindistan olmuş. Şu anda enerji kaynakları sıralamasında 13. Sırada yer alan güneş 2070 yılı geldiğinde birinci sıraya oturmuş. OECD ülkelerinin toplam enerji talebindeki payı üçte bire düşmüş. Nükleer enerjinin payı gitgite düşerken, rüzgar enerjisi de güneş enerjisi gibi payı artan doğal alternatiflerden biri olmuş.


Sizi bilmiyorum ama ben raporu bir enerji raporu gibi değil de bir dünya barışı projesi gibi okumaktan kendimi alamadım. Ne de olsa son yüzyılda yaşadığımız her türlü savaşın, huzursuzluğun, müdahalenin ya da kavganın altından sevgili dostumuz petrol çıkıyor. Petrole daha az anlam atfedilen bir dünyayı ben şahsen pek sevdim.. 

Artık petrol üstüne değil, rüzgar üstüne şarkıların söyleneceği bir dünya uzak görünmüyor belki de, ne dersiniz?


2 Ağustos 2013 Cuma

Ağrı’lı kaporta ustası İsmail İlhan, hurdalıktan topladığı buzdolabı, çamaşır makinesi, masa, sandalye gibi malzemelerle Batman’in ünlü arabası Batmobil ‘den yaptı! Hem de Türk ustasının parça artırma sanatını kullanarak bir değil iki tane araba yaptı! Saatte 100 kilometre hız yapabilen araçların kanatlı olanın adı “Yarasa”, kanatsız olanın ismi ise “Fırtına” Araçların her birinin maliyetinin 5000 TL olduğunu belirten İsmail usta, talep gelirse araçlarını film ve dizi çekimleri için verebileceğini de belirtiyor. Yerli araba üretimine katkıda bulunmak istediğini özellikle belirten kaportacı İsmail İlhan’ın beklentisi destek! Girişimcilik Kulüplerine ve ilgili kuruluşlara önemle duyrulur.. 
Madem ülkemizden bir yarasa adam çıkmıyor, bari arabası bizden çıksın.. 

   

AĞRI'LI BATMAN!!!

Ağrı’lı kaporta ustası İsmail İlhan, hurdalıktan topladığı buzdolabı, çamaşır makinesi, masa, sandalye gibi malzemelerle Batman’in ünlü arabası Batmobil ‘den yaptı! Hem de Türk ustasının parça artırma sanatını kullanarak bir değil iki tane araba yaptı! Saatte 100 kilometre hız yapabilen araçların kanatlı olanın adı “Yarasa”, kanatsız olanın ismi ise “Fırtına” Araçların her birinin maliyetinin 5000 TL olduğunu belirten İsmail usta, talep gelirse araçlarını film ve dizi çekimleri için verebileceğini de belirtiyor. Yerli araba üretimine katkıda bulunmak istediğini özellikle belirten kaportacı İsmail İlhan’ın beklentisi destek! Girişimcilik Kulüplerine ve ilgili kuruluşlara önemle duyrulur.. 
Madem ülkemizden bir yarasa adam çıkmıyor, bari arabası bizden çıksın.. 

   

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Çok merak edilen ve ilginç gelişmelere gebe olan FB ve BJK 'ın önümüzdeki yıl Avrupa Kupalarında yer alıp alamayacağı konusu hakkında geçtiğimiz hafta Bloomberg Ana Haber Bülteni'nde sayın Ali Çağatay'ın konuğuydum.. Konu uzun ve önemli, açıkçası burada bitecek gibi değil. Türk sporunu ve Türkiye spor ekonomisini çok ilgilendiren bir konu. Biz özellikle hisse senetlerine olan etkisinden, haberlerin piyasada doğru algılanması gerekliliğinden ve anlık haberlerin spekülatif etkilerinden bahsettik. Gerçekten de tarafların bir hayli de riskli olan hızlı (olağanüstü) yargılama prosedürünü seçmiş olmaları, "FB ve BJK Avrupa'ya gidiyor!" şeklinde yorumlanırsa ve hisse işlemleri bu beklentiyle yapılırsa, yatırımcıların ciddi anlamda canını yakabilir. Yayının ilgili kısmını bu linkten izleyebilirsiniz:  
Bundan önce hafta başında ise öğlen haberlerine telefon bağlantısı ile katılıp haberin ilk yansımalarını yorumlamıştık. Bu yayına ise buradan ulaşabilirsiniz:



FB-BJK-CAS ÜÇGENİ VE HİSSELERE ETKİSİ

Çok merak edilen ve ilginç gelişmelere gebe olan FB ve BJK 'ın önümüzdeki yıl Avrupa Kupalarında yer alıp alamayacağı konusu hakkında geçtiğimiz hafta Bloomberg Ana Haber Bülteni'nde sayın Ali Çağatay'ın konuğuydum.. Konu uzun ve önemli, açıkçası burada bitecek gibi değil. Türk sporunu ve Türkiye spor ekonomisini çok ilgilendiren bir konu. Biz özellikle hisse senetlerine olan etkisinden, haberlerin piyasada doğru algılanması gerekliliğinden ve anlık haberlerin spekülatif etkilerinden bahsettik. Gerçekten de tarafların bir hayli de riskli olan hızlı (olağanüstü) yargılama prosedürünü seçmiş olmaları, "FB ve BJK Avrupa'ya gidiyor!" şeklinde yorumlanırsa ve hisse işlemleri bu beklentiyle yapılırsa, yatırımcıların ciddi anlamda canını yakabilir. Yayının ilgili kısmını bu linkten izleyebilirsiniz:  
Bundan önce hafta başında ise öğlen haberlerine telefon bağlantısı ile katılıp haberin ilk yansımalarını yorumlamıştık. Bu yayına ise buradan ulaşabilirsiniz:



13 Temmuz 2013 Cumartesi

Moda dünyasının efsane isimlerinden Coco Chanel’in “Moda geçer, stil kalır.” lafını, herhalde duymayan kalmamıştır. Modanın; yerinde durmayan, belirli ellerde oluşturulan ve zamanı geldiğinde değiştirilen bir suni kavram olduğunu ama tarzın kalıcı olduğunu söylüyor,Coco. Tabii aynı zamanda, stil olmadığı takdirde modanın da anlamsızlığına işaret ediyor... Ben bir ekonomi yazarı olmanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, işi bir adım daha öteye götürüyor ve diyorum ki; para olmazsa hiç biri olmaz!


Tüm dünyada trendleri belirleyen, üstümüzdeki ceketin kesiminden, gömleğimizin rengine kadar karar verdiğimizi sandığımız tüm seçimlerimizi sezonlar öncesinden toplantı masalarında belirleyen ışıltılı bir sektör, moda. Bu noktada, yani tüketim trendlerini de etkilemesi; hatta doğrudan belirlemesi nedeniyle, moda sektörü, finans dünyasında bildiğimiz hiç bir sektöre benzemiyor. Trend olarak belirlenen renklerde üretim yapan fabrikalar net avantaj elde ediyor, ülkelerin ihracat ve ithalatçı olma durumları moda belirleme yeteneklerine göre şekilleniyor; hatta ülkelerin moda haftalarının takvimleri, politik takvimleri üzerinde bile belirleyici oluyor.

Modanın ışıltılı yönü bu kadar gözler önünde ve vitrini bu kadar albeniliyken, acaba işin mutfağında neler oluyor? İşin mutfağında, ekonomik düzenin tüm aşamalarında ve tüm sektörlerde olduğu gibi, doğal olarak; herkes susuyor, para konuşuyor. Ekonomik olarak çıktısı bu kadar cazipken ve göz önündeyken, tüketimi bu kadar hızlı ve bu kadar popülerken; moda sektörü, doğal olarak, yatırımcıların da ciddi anlamda dikkatini çekiyor. Moda konusunda faaliyet gösteren irili ufaklı markalar ise, hem maliyetleri düşürebilmek hem sektördeki etkilerini artırabilmek için bir araya gelip, daha büyük gruplar oluşturmaya çalışıyor. Örneğin senelik cirosu 20 milyar avronun üstünde olan Louis Vuitton 'un başını çektiği LVMH Louis Vuitton lüks tüketim grubu, bu konudaki en önemli örneklerden birisi. Avrupa ekonomisinin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak, 20 milyar avroluk bir yıllık cironun ne anlama geldiğini daha doğru değerlendirebiliriz. O 20 milyarın en az %10'u-15'i kâr olsa gibi Türkçe hesaplamaları ise, sizlere bırakıyorum.
Dünyadaki tüketim trendleri belirleyebilmek, tüm dünyada ekonomileri değiştirebilecek ciddi bir güçtür. Ancak, ilginç bir kısır döngü olarak, bu duruma gelebilmek de ciddi ve sağlam bir mali yapı gerektiriyor. İşte, bu kısır döngüyü kıran çok önemli gölge aktörler var, moda dünyasında: Moda yatırımcıları. Ülkemizde henüz ciddi örnekleri bulunmasa da, dünyada moda yatırımcılığı diye bir meslek var. Bu yatırımcılar, aynen hisse senedi seçer gibi, dünyadaki moda tasarımcılarını; ürün, popülarite, etki alanı, pazarlama ve mali yapı gibi açılardan analiz ediyor. Analizin ardından, portföy çeşitlendirmeleri oluşturarak ve seçtikleri tasarımcılara belli oranlarda yatırımlar yaparak portföylerini oluşturuyorlar. Bu noktadan sonra işin klasik girişim sermayesi modelinden tek farkı, daha eğlenceli olması. Fonlar, seçilen tasarımcılara ya da markalara, yapılan anlaşmada; yönetimde yer alma, almama gibi şartları da belirleyerek ortak oluyor. Bu ortaklıkla, sermaye grupları, potansiyeli ve kâr yüzdesi bir hayli yüksek olan bir sektörde yatırım yapmış oluyor. Ayrıca, ortaklık yapılan sermaye grubunun dünya çapında ilişkileri ile moda markasını alıp bambaşka noktalara taşıması da yaşanmış örneklerden. Bu konudaki örnekler, sadece ufak markalarla ya da ihtiyaç halindeki tasarımcılarla sınırlı değil. Jean Paul Gaultier, Donna Karan ve Phillip Lim gibi dünyanın önde gelen markaları da moda yatırımcıları ile bir araya gelip markalarını bambaşka noktalara taşımak konusunda önde geliyor. Marka büyük de küçük de olsa, biraz para enjekte etmeye kimse hayır demez herhalde? Yani bu iş aslında doğru yapıldığında, "alan memnun satan memnun" ya da "kazan-kazan" durumundan başka bir şey değil.

Sadece giyim-kuşamla ilgili olarak değil, Avrupa
aristokrasisinin sembol isimlerinden olan pek çok otomotiv markası; özellikle, Hindistan ve körfez sermayeli şirketlere satılmış durumda. Bu sayfalardan da sıklıkla belirtmiş olduğumuz gibi ekonomide ışık doğudan yükselmeye devam ediyor. Doğu'nun sıcak parası, Batı'nın yüzlerce yıllık ışıltılı markalarını birer birer satın alıyor. Bu da bir kez daha bize marka değeri ne kadar yüksek olursa olsun; finansal gücün, bir markanın hâlâ ve her zaman en önemli değeri olduğunu gösteriyor. Batı'nın büyük moda markaları da diğer sektörlerde olduğu gibi, Doğu'nun büyük sermaye grupları tarafından satın alınırsa; aşina olduğumuz markalarda bazı değişiklikler olur mu acaba? 
Altın düğmeli, sırma desenli ceketler ya da Zemzem by Calvin Klein, beklememiz gerekenler arasında mı ne dersiniz?

MODA GEÇER, PARA KALIR..

Moda dünyasının efsane isimlerinden Coco Chanel’in “Moda geçer, stil kalır.” lafını, herhalde duymayan kalmamıştır. Modanın; yerinde durmayan, belirli ellerde oluşturulan ve zamanı geldiğinde değiştirilen bir suni kavram olduğunu ama tarzın kalıcı olduğunu söylüyor,Coco. Tabii aynı zamanda, stil olmadığı takdirde modanın da anlamsızlığına işaret ediyor... Ben bir ekonomi yazarı olmanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, işi bir adım daha öteye götürüyor ve diyorum ki; para olmazsa hiç biri olmaz!


Tüm dünyada trendleri belirleyen, üstümüzdeki ceketin kesiminden, gömleğimizin rengine kadar karar verdiğimizi sandığımız tüm seçimlerimizi sezonlar öncesinden toplantı masalarında belirleyen ışıltılı bir sektör, moda. Bu noktada, yani tüketim trendlerini de etkilemesi; hatta doğrudan belirlemesi nedeniyle, moda sektörü, finans dünyasında bildiğimiz hiç bir sektöre benzemiyor. Trend olarak belirlenen renklerde üretim yapan fabrikalar net avantaj elde ediyor, ülkelerin ihracat ve ithalatçı olma durumları moda belirleme yeteneklerine göre şekilleniyor; hatta ülkelerin moda haftalarının takvimleri, politik takvimleri üzerinde bile belirleyici oluyor.

Modanın ışıltılı yönü bu kadar gözler önünde ve vitrini bu kadar albeniliyken, acaba işin mutfağında neler oluyor? İşin mutfağında, ekonomik düzenin tüm aşamalarında ve tüm sektörlerde olduğu gibi, doğal olarak; herkes susuyor, para konuşuyor. Ekonomik olarak çıktısı bu kadar cazipken ve göz önündeyken, tüketimi bu kadar hızlı ve bu kadar popülerken; moda sektörü, doğal olarak, yatırımcıların da ciddi anlamda dikkatini çekiyor. Moda konusunda faaliyet gösteren irili ufaklı markalar ise, hem maliyetleri düşürebilmek hem sektördeki etkilerini artırabilmek için bir araya gelip, daha büyük gruplar oluşturmaya çalışıyor. Örneğin senelik cirosu 20 milyar avronun üstünde olan Louis Vuitton 'un başını çektiği LVMH Louis Vuitton lüks tüketim grubu, bu konudaki en önemli örneklerden birisi. Avrupa ekonomisinin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak, 20 milyar avroluk bir yıllık cironun ne anlama geldiğini daha doğru değerlendirebiliriz. O 20 milyarın en az %10'u-15'i kâr olsa gibi Türkçe hesaplamaları ise, sizlere bırakıyorum.
Dünyadaki tüketim trendleri belirleyebilmek, tüm dünyada ekonomileri değiştirebilecek ciddi bir güçtür. Ancak, ilginç bir kısır döngü olarak, bu duruma gelebilmek de ciddi ve sağlam bir mali yapı gerektiriyor. İşte, bu kısır döngüyü kıran çok önemli gölge aktörler var, moda dünyasında: Moda yatırımcıları. Ülkemizde henüz ciddi örnekleri bulunmasa da, dünyada moda yatırımcılığı diye bir meslek var. Bu yatırımcılar, aynen hisse senedi seçer gibi, dünyadaki moda tasarımcılarını; ürün, popülarite, etki alanı, pazarlama ve mali yapı gibi açılardan analiz ediyor. Analizin ardından, portföy çeşitlendirmeleri oluşturarak ve seçtikleri tasarımcılara belli oranlarda yatırımlar yaparak portföylerini oluşturuyorlar. Bu noktadan sonra işin klasik girişim sermayesi modelinden tek farkı, daha eğlenceli olması. Fonlar, seçilen tasarımcılara ya da markalara, yapılan anlaşmada; yönetimde yer alma, almama gibi şartları da belirleyerek ortak oluyor. Bu ortaklıkla, sermaye grupları, potansiyeli ve kâr yüzdesi bir hayli yüksek olan bir sektörde yatırım yapmış oluyor. Ayrıca, ortaklık yapılan sermaye grubunun dünya çapında ilişkileri ile moda markasını alıp bambaşka noktalara taşıması da yaşanmış örneklerden. Bu konudaki örnekler, sadece ufak markalarla ya da ihtiyaç halindeki tasarımcılarla sınırlı değil. Jean Paul Gaultier, Donna Karan ve Phillip Lim gibi dünyanın önde gelen markaları da moda yatırımcıları ile bir araya gelip markalarını bambaşka noktalara taşımak konusunda önde geliyor. Marka büyük de küçük de olsa, biraz para enjekte etmeye kimse hayır demez herhalde? Yani bu iş aslında doğru yapıldığında, "alan memnun satan memnun" ya da "kazan-kazan" durumundan başka bir şey değil.

Sadece giyim-kuşamla ilgili olarak değil, Avrupa
aristokrasisinin sembol isimlerinden olan pek çok otomotiv markası; özellikle, Hindistan ve körfez sermayeli şirketlere satılmış durumda. Bu sayfalardan da sıklıkla belirtmiş olduğumuz gibi ekonomide ışık doğudan yükselmeye devam ediyor. Doğu'nun sıcak parası, Batı'nın yüzlerce yıllık ışıltılı markalarını birer birer satın alıyor. Bu da bir kez daha bize marka değeri ne kadar yüksek olursa olsun; finansal gücün, bir markanın hâlâ ve her zaman en önemli değeri olduğunu gösteriyor. Batı'nın büyük moda markaları da diğer sektörlerde olduğu gibi, Doğu'nun büyük sermaye grupları tarafından satın alınırsa; aşina olduğumuz markalarda bazı değişiklikler olur mu acaba? 
Altın düğmeli, sırma desenli ceketler ya da Zemzem by Calvin Klein, beklememiz gerekenler arasında mı ne dersiniz?

5 Temmuz 2013 Cuma

Geçtiğimiz ay tüm dünya bir efsanenin buralardan gidişini konuştu, İngiltere’nin “Demir Leydi”si Margaret Thatcher ‘ın. Bir yandan Avam Kamarasına heykeli dikilecek kadar önemsenen, diğer yandan da öldü diye tüm ülkede sabahlara kadar partiler düzenlenen bir ilginç karakterdi Thatcher. Dünyanın en önemli ekonomistleri ve siyasetcileri halen yaptıklarını ciddiyetle tartışadursun, o kendisiyle dalga geçmek için takılan “Demir Leydi” lakabını gururla sahiplenmiş ilginç bir kişiydi. Bence karakteriyle ilgili en büyük ipucu, kendi bronz heykelinin açılışında heykeli gördüğü andaki yaptığı yorumda gizli: “Keşke gerçekten demir olsaydı!”


İngiltere’nin küçük bir şehrinde, bir bakkalın kızı olarak dünyaya geldi Maggie. Aslında bu 'bakkalın kızı dünyayı yönetti' hikayesi işin İngiliz’lerin anlatmayı pek sevdiği şekli. Gerçekte durum bundan biraz daha farklı çünkü. Evet, İngiltere’nin minik bir şehrinde bir bakkalın çalışkan ve azimli kızı olarak doğuyor Thatcher ama hikayenin gidişatı esas milyoner iş adamı Denis Thatcher ‘la evlendikten sonra değişiyor. Zira enişte, leydinin tüm okul masraflarını karşılayıp çok iyi bir eğitim almasını sağladığı gibi, sonrasında da gelecekteki siyasi kariyerini oluşturabilmesi için kendisini İngiltere’nin zengin ve siyaseten itibarlı çevrelerine sokuyor. Yani Thatcher’ın çizdiği tüm o duygusuz tablo içinde “Liderlik tek başına yapılan bir iştir, ama biz hep iki kişi yaptık” demesi boşuna değil. Denis Thatcher, leydinin en büyük destekçisi, bu derece geride kalmayı asla dert etmeyecek kadar da kendinden emin bir figür.


Thatcher’ın inandığı ekonomik anlayış liberalizm, yani devletin bu işlerden mümkün olduğunca elini eteğini çekmesi, ortalığı özel sektöre ve mümkünse halka bırakması. Yaşı yetenler hatırlayacaktır, aynı dönemde yani 80’ler ve 90’ların başında tüm dünyada esen rüzgar da zaten buydu. Amerika’da Thatcher’ın çok iyi bir müteffiki, hatta emeklilik döneminde sıkı bir dostu olan Ronald Reagan’ın “Reaganomics” olarak anılan ekonomik liberalizm hamleleri, İngiltere’de halen “Thatcherizm” olarak anılan hareketler, bizim topraklarda da Turgut Özal’ın savunduğu serbest piyasa ekonomisi rüzgarları eş zamanlı olarak tüm dünyada esiyordu.

İngiltere’yi, devaldığı dönemdeki Avrupa’nın büyümeyen tek ekonomisi olma özelliğinden hızla kurtardı demir leydi. Ama ne pahasına? Hızla yaptığı özelleştirmeler, özellikle o dönem sosyal hayatta önemli yer tutan kömür işçilerinin kökünü kazıdı. Sadece kömür işçileri değil, o döneme kadar oraların patronu olan sendikaların da kolunu kanadını kırdı. Devletin ellerini ekonomiden mümkün olduğunca çekmeye çalışırken, kar etmeyen işletme ve sektörlere de tahammülü yoktu leydinin. Nispeten karsız tüm sektörlere makası vururken, işin sosyal yönünü pek de umursamıyordu aslında. Tarihin en büyük ve en kanlı işçi eylemleri bu dönemde yapıldı. İşsizlik yüzde onların üstüne çıktı. Üstüe önce işsizlik maaşı almayı zorlaştırdı, sonra da sadece işsizlik yardımı alanların işsiz sayılmasını sağlayarak işsizlik rakamlarını düşük tuttu. Bu “düzenlemeler” sayesinde o dönemdeki işsizlik oranları gerçek rakamların yarısının bile altında kaldığı söylenir. Yine o dönemleri yaşayanların Türkiye’den de hatırlayabileceği gibi enflasyon , dönemin dertlerinden en büyüğüydü ve demir leydinin bir başka önemli saplantısıydı. Kafasına koyduğu yolda önüne gelen her şeyi yıkmayı düstur edinen Maggie, enflasyonla mücadelede faizleri kullandı. Yükselen faizler önceki özelleştirme dalgasına atlayan ve konut alanları adeta kılıçtan geçirdi. Bedeli kredilerini ödeyemeyeler, evinden atılanlar ve sokakta kalanlardı. Ama olsun, enflasyon kontrol altındaydı.       


İngiltere’yi ve özellikle Londra’yı dünyanın önemli finans merkezi yapmak istiyordu leydi. Bunun için özellikle finans kurumlarına ciddi avantajlar getirdi. Başarıldı mı, evet . Ama çoğu iktisatçılar tüm dünyayı sallayan 2008 finans krizinin temellerinin bu kontrolsüz ve fazlaca serbestleştirilmiş finans piyasasından kaynalandığını söylüyor bugün ve hiç de haksız değiller.


Yani İngiltereli bakkalın fakir ama çalışkan kızı demir yumruğunu hiç silinmeyecek bir şekilde dünya tarihine vurdu. Beğenelim beğenmeyelim, Margaret Thatcher kendisine nefret sunan yüzlerce punk-rock şarkısıyla, dünyanın en önemli siyasetçisi ödülleriyle, heykelleriyle ve protestolarla buralardan gitti. Unutulmayacak önemde ikonik bir karakter olduğu kesin. Ama arkasından şunu söylemekten ben şahsen kendimi alamıyorum; 

Keşke gerçekten demir olsaydı..           

   

“KEŞKE GERÇEKTEN DEMİR OLSAYDI..”

Geçtiğimiz ay tüm dünya bir efsanenin buralardan gidişini konuştu, İngiltere’nin “Demir Leydi”si Margaret Thatcher ‘ın. Bir yandan Avam Kamarasına heykeli dikilecek kadar önemsenen, diğer yandan da öldü diye tüm ülkede sabahlara kadar partiler düzenlenen bir ilginç karakterdi Thatcher. Dünyanın en önemli ekonomistleri ve siyasetcileri halen yaptıklarını ciddiyetle tartışadursun, o kendisiyle dalga geçmek için takılan “Demir Leydi” lakabını gururla sahiplenmiş ilginç bir kişiydi. Bence karakteriyle ilgili en büyük ipucu, kendi bronz heykelinin açılışında heykeli gördüğü andaki yaptığı yorumda gizli: “Keşke gerçekten demir olsaydı!”


İngiltere’nin küçük bir şehrinde, bir bakkalın kızı olarak dünyaya geldi Maggie. Aslında bu 'bakkalın kızı dünyayı yönetti' hikayesi işin İngiliz’lerin anlatmayı pek sevdiği şekli. Gerçekte durum bundan biraz daha farklı çünkü. Evet, İngiltere’nin minik bir şehrinde bir bakkalın çalışkan ve azimli kızı olarak doğuyor Thatcher ama hikayenin gidişatı esas milyoner iş adamı Denis Thatcher ‘la evlendikten sonra değişiyor. Zira enişte, leydinin tüm okul masraflarını karşılayıp çok iyi bir eğitim almasını sağladığı gibi, sonrasında da gelecekteki siyasi kariyerini oluşturabilmesi için kendisini İngiltere’nin zengin ve siyaseten itibarlı çevrelerine sokuyor. Yani Thatcher’ın çizdiği tüm o duygusuz tablo içinde “Liderlik tek başına yapılan bir iştir, ama biz hep iki kişi yaptık” demesi boşuna değil. Denis Thatcher, leydinin en büyük destekçisi, bu derece geride kalmayı asla dert etmeyecek kadar da kendinden emin bir figür.


Thatcher’ın inandığı ekonomik anlayış liberalizm, yani devletin bu işlerden mümkün olduğunca elini eteğini çekmesi, ortalığı özel sektöre ve mümkünse halka bırakması. Yaşı yetenler hatırlayacaktır, aynı dönemde yani 80’ler ve 90’ların başında tüm dünyada esen rüzgar da zaten buydu. Amerika’da Thatcher’ın çok iyi bir müteffiki, hatta emeklilik döneminde sıkı bir dostu olan Ronald Reagan’ın “Reaganomics” olarak anılan ekonomik liberalizm hamleleri, İngiltere’de halen “Thatcherizm” olarak anılan hareketler, bizim topraklarda da Turgut Özal’ın savunduğu serbest piyasa ekonomisi rüzgarları eş zamanlı olarak tüm dünyada esiyordu.

İngiltere’yi, devaldığı dönemdeki Avrupa’nın büyümeyen tek ekonomisi olma özelliğinden hızla kurtardı demir leydi. Ama ne pahasına? Hızla yaptığı özelleştirmeler, özellikle o dönem sosyal hayatta önemli yer tutan kömür işçilerinin kökünü kazıdı. Sadece kömür işçileri değil, o döneme kadar oraların patronu olan sendikaların da kolunu kanadını kırdı. Devletin ellerini ekonomiden mümkün olduğunca çekmeye çalışırken, kar etmeyen işletme ve sektörlere de tahammülü yoktu leydinin. Nispeten karsız tüm sektörlere makası vururken, işin sosyal yönünü pek de umursamıyordu aslında. Tarihin en büyük ve en kanlı işçi eylemleri bu dönemde yapıldı. İşsizlik yüzde onların üstüne çıktı. Üstüe önce işsizlik maaşı almayı zorlaştırdı, sonra da sadece işsizlik yardımı alanların işsiz sayılmasını sağlayarak işsizlik rakamlarını düşük tuttu. Bu “düzenlemeler” sayesinde o dönemdeki işsizlik oranları gerçek rakamların yarısının bile altında kaldığı söylenir. Yine o dönemleri yaşayanların Türkiye’den de hatırlayabileceği gibi enflasyon , dönemin dertlerinden en büyüğüydü ve demir leydinin bir başka önemli saplantısıydı. Kafasına koyduğu yolda önüne gelen her şeyi yıkmayı düstur edinen Maggie, enflasyonla mücadelede faizleri kullandı. Yükselen faizler önceki özelleştirme dalgasına atlayan ve konut alanları adeta kılıçtan geçirdi. Bedeli kredilerini ödeyemeyeler, evinden atılanlar ve sokakta kalanlardı. Ama olsun, enflasyon kontrol altındaydı.       


İngiltere’yi ve özellikle Londra’yı dünyanın önemli finans merkezi yapmak istiyordu leydi. Bunun için özellikle finans kurumlarına ciddi avantajlar getirdi. Başarıldı mı, evet . Ama çoğu iktisatçılar tüm dünyayı sallayan 2008 finans krizinin temellerinin bu kontrolsüz ve fazlaca serbestleştirilmiş finans piyasasından kaynalandığını söylüyor bugün ve hiç de haksız değiller.


Yani İngiltereli bakkalın fakir ama çalışkan kızı demir yumruğunu hiç silinmeyecek bir şekilde dünya tarihine vurdu. Beğenelim beğenmeyelim, Margaret Thatcher kendisine nefret sunan yüzlerce punk-rock şarkısıyla, dünyanın en önemli siyasetçisi ödülleriyle, heykelleriyle ve protestolarla buralardan gitti. Unutulmayacak önemde ikonik bir karakter olduğu kesin. Ama arkasından şunu söylemekten ben şahsen kendimi alamıyorum; 

Keşke gerçekten demir olsaydı..           

   

4 Temmuz 2013 Perşembe

Gezi Parkı olayları ile ortaya çıkan hayali bir takım, "Istanbul United". Bir kaç ay öncesine kadar birbirine neredeyse düşman gibi algılanan üç büyüklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir güç birliği.. Peki gerçekten "İstanbul United" diye bir futbol takımı var olsaydı ne büyüklükte olurdu? Marka değeri olarak dünyanın kaçıncı büyük takımı olurdu merak ettik, araştırıp sevgili Alper Kotaman'la Bloomberg HT'deki Ekospor programında konuştuk. 
Buyrunuz, bu linkten izleyebilirsiniz:



İSTANBUL UNITED!

Gezi Parkı olayları ile ortaya çıkan hayali bir takım, "Istanbul United". Bir kaç ay öncesine kadar birbirine neredeyse düşman gibi algılanan üç büyüklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir güç birliği.. Peki gerçekten "İstanbul United" diye bir futbol takımı var olsaydı ne büyüklükte olurdu? Marka değeri olarak dünyanın kaçıncı büyük takımı olurdu merak ettik, araştırıp sevgili Alper Kotaman'la Bloomberg HT'deki Ekospor programında konuştuk. 
Buyrunuz, bu linkten izleyebilirsiniz:



22 Haziran 2013 Cumartesi

26 Haziran Çarşamba günü Zonguldak 'dayız. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı'nın organizasyonuyla "Aile İşletmelerinde Kurumsallaşma" Seminerinde konuşmacı olacağım. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı Konferans Salonu'nda gerçekleşecek organizasyonda Batı Karadeniz Bölgesinin önde gelen iş adamlarından Sezai Çanakçı, Metin Çakır ve İsmail Çakır ve Marmara Üniversitesi 'nden Prof. Dr. Şadi Can Saruhan 'la birlikte konuşacağız. Hem daha önce hiç görmediğim Zonguldak'ı görme imkanı, hem de başta değerli dostum Onur Çağlar olmak üzere oradaki dostlarımızı göreceğimiz güzel bir organizasyon olacağını ümit ediyorum.. 
O taraflarda olup konuyla ilgilenenlerle görüşmek ümidiyle..


26 HAZİRAN 2013 GÜNÜ ZONGULDAK 'DAYIZ..

26 Haziran Çarşamba günü Zonguldak 'dayız. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı'nın organizasyonuyla "Aile İşletmelerinde Kurumsallaşma" Seminerinde konuşmacı olacağım. Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı Konferans Salonu'nda gerçekleşecek organizasyonda Batı Karadeniz Bölgesinin önde gelen iş adamlarından Sezai Çanakçı, Metin Çakır ve İsmail Çakır ve Marmara Üniversitesi 'nden Prof. Dr. Şadi Can Saruhan 'la birlikte konuşacağız. Hem daha önce hiç görmediğim Zonguldak'ı görme imkanı, hem de başta değerli dostum Onur Çağlar olmak üzere oradaki dostlarımızı göreceğimiz güzel bir organizasyon olacağını ümit ediyorum.. 
O taraflarda olup konuyla ilgilenenlerle görüşmek ümidiyle..


16 Mayıs 2013 Perşembe

Bir ekonomi dergisini karıştırırken şu sayfalar dikkatimi çekti, merakımı cezbetti, biraz araştırayım dedim; 
"Acaba neden iş hayatında herkes aynı şekilde duruyor"? ;)


Neden?

Dikkat ediyor musunuz özellikle ekonomi ve finans piyasalarıyla, girişimcilik ve iş dünyasıyla ilgili yayınlarda, ilanlarda, afiş ve görsellerde genel olarak çok kullanılan "bir duruş" var! Kollar önde bağlı, kafa hafif yukarı bakar, vücut dik. Fotoğrafçıların da pek sevdiği ve dikte ettiği bu duruş buradaki görselde de görebileceğiniz gibi herhangi bir ekonomi dergisinin herhangi bir sayısında onlarca kere -hatta çektiğim fotoğraftaki gibi- sayısız defa karşınıza çıkabilir. İşin ilginci -pek de itibar etmediğim- vücut dili vs. kaynaklarına bir göz gezdireyim dedim, bakın neler buldum.. Meğer bu bizim iş dünyasında kendine güven, başarı, kendiyle barışıklık zannedilen duruş neler demekmiş:  

"Hoş olmayan bir durumdan ‘saklanma’ girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür." 




Beyler, hanımlar, iş hayatı yabancı bir yer mi, kendinizi güvensiz mi hissediyorsunuz burda? O zaman bu "Küçük dağları ben yarattım" havaları niye yahu Allah aşkına?


"Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur." 


demiş kaynaklar. Gördüğünüz gibi hep bir olumsuzluk, hep bir savunma, bir güvensizlik..



Dur yolcu! Raporlar, sunumlar bitti mi?!


Geleceğe "güvensizlik" ve "yabancılık"la bakan gençler, gençlerimiz..


Böyle birşey mi cidden iş hayatı?


Şu andan itibaren kariyer hedefim ömrüm boyunca böyle durduğum bir fotoğrafımın olmaması olacak! ;)





İŞ HAYATINDA NİYE "O DURUŞ" ?

Bir ekonomi dergisini karıştırırken şu sayfalar dikkatimi çekti, merakımı cezbetti, biraz araştırayım dedim; 
"Acaba neden iş hayatında herkes aynı şekilde duruyor"? ;)


Neden?

Dikkat ediyor musunuz özellikle ekonomi ve finans piyasalarıyla, girişimcilik ve iş dünyasıyla ilgili yayınlarda, ilanlarda, afiş ve görsellerde genel olarak çok kullanılan "bir duruş" var! Kollar önde bağlı, kafa hafif yukarı bakar, vücut dik. Fotoğrafçıların da pek sevdiği ve dikte ettiği bu duruş buradaki görselde de görebileceğiniz gibi herhangi bir ekonomi dergisinin herhangi bir sayısında onlarca kere -hatta çektiğim fotoğraftaki gibi- sayısız defa karşınıza çıkabilir. İşin ilginci -pek de itibar etmediğim- vücut dili vs. kaynaklarına bir göz gezdireyim dedim, bakın neler buldum.. Meğer bu bizim iş dünyasında kendine güven, başarı, kendiyle barışıklık zannedilen duruş neler demekmiş:  

"Hoş olmayan bir durumdan ‘saklanma’ girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür." 




Beyler, hanımlar, iş hayatı yabancı bir yer mi, kendinizi güvensiz mi hissediyorsunuz burda? O zaman bu "Küçük dağları ben yarattım" havaları niye yahu Allah aşkına?


"Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur." 


demiş kaynaklar. Gördüğünüz gibi hep bir olumsuzluk, hep bir savunma, bir güvensizlik..



Dur yolcu! Raporlar, sunumlar bitti mi?!


Geleceğe "güvensizlik" ve "yabancılık"la bakan gençler, gençlerimiz..


Böyle birşey mi cidden iş hayatı?


Şu andan itibaren kariyer hedefim ömrüm boyunca böyle durduğum bir fotoğrafımın olmaması olacak! ;)





9 Mayıs 2013 Perşembe

Oğlum vesile oldu, 1983 yılındaki 5 yaşındaki benden 2013'deki bana mesajlar geldi..

Minik oğlumuzun bize katılmasıyla birlikte ailecek yaşadığımız duygu seli-nostalji kuşaklarından birinde annem, bir gün oğlum olursa kullanmamız için 30 küsür senedir sakladığı ve bebeklik hatıralarımın bulunduğu kutsal sandığı açtı! Beni travmalardan travmalara gark eden pek çok parçayla birlikte -ki bir tanesi çok komik, mutlaka ayrıca yazmam lazım uzun uzun- o dönemde en çok sevdiğim şey olan çizimlerimin de önemli bir kısmını 30 sene sonra ilk kez yeniden gördüm...

Bunlardan bir kısmını parça parça hatırlıyorum ama önemli bir kısmını cidden hiç hatırlamıyorum. Dikkatimi çeken şey bol bol font ve logo benzeri birşeyler çizmiş olmam. Örneğin şu 23 Nisan tipografisi bana çok ilginç geldi. Şimdi reklamcı olsam ve 23 Nisan için birşeyler çalış deseler böyle birşeye giderdi elim herhalde.. :)
  


Ama kutsal sandıktan çıkanlar içinde pek politik bir tanesi var ki "Ağaç yaşken eğilir" lafını haklı çıkarıyor galiba. 5 yaşımdayken çizdiğim bu "karikatürümsü"de Türkiye haritası ve zam yağdıran bir Özal bulutu var! :)) Daha ilginç olanı babamın görevi dolayısıyla (kaderin cilvesi, Özal'ların danışmanı olmak için)  bir kaç sene sonra Ankara'ya taşınmış olmamız ve politikanın evimize bir daha çıkmayacak şekilde girmesinden de önce çizilmiş olması.. Karikatürümsüde, Özal KDV ve ZAM yazan bulutları Türkiye'ye yağdırıyor.. Kıbrıs'ın üzerinde de birşey yazıyor ama tam okunmuyor, ki bence Lefkoşe'nin kısaltması olabilir! :)

"Ülkeye KDV ve Zam yağdıran Turgut Özal" Burak Ünaldı, 1983, Saman Kağıt üzerine keçeli kalem :)

Bu Ziya Paşa, artık her kimse:)
"Hey, bayrakları dikin!"diyor haliyle..

Bu İbrahim Tatlıses'e benzeyen figür de babam :)

O kadar anlamlı ve iyi bir zamanda geldi ki çocukluğumdan mesajlar bana. Tam da okullarda öğrenci arkadaşlara "Sevmediğiniz işlerle vakit kaybetmeyin, içinizdekini çıkarın, bunu nasıl bulacağım diyorsanız çocukluğunuza sorun" diye ahkamlar kestiğimiz bir dönemde, çocukluğumdan öyle güzel bir ayar yedim ki. Bana senin içinde bunlar var, istesen de istemesen de, 5 yaşında da, 35, 45 yaşında da, sen bastırsan da çıkacak dedi yeniden çocukluğum.



Ben anladım çiko, mesaj alındı, tamamdır. ;)

İmza: 2013 yılındaki sen.

NOT: Uçan arabalar falan yok arkadaş, hele o düşündüğünden, hiç yok!


He bi de, ikimiz aynı kareye girince de şöyle birşey oluyoruz, bence fena diil ne diyosun?!? O resimdeki afacan bakış perdeyi yakmadan hemen önceki mi, yüzümüzdeki dikişten önce mi, çiftliğin kapısını düşürüp kaşımızı yarmamızdan mı yoksa, onu bilemedim!

Neyse ki şimdi yaramaz demiyolar bizim gibilere girişken diyolar! ;) 


    

KENDİ ÇOCUKLUĞUMLA MEKTUPLAŞMA...

Oğlum vesile oldu, 1983 yılındaki 5 yaşındaki benden 2013'deki bana mesajlar geldi..

Minik oğlumuzun bize katılmasıyla birlikte ailecek yaşadığımız duygu seli-nostalji kuşaklarından birinde annem, bir gün oğlum olursa kullanmamız için 30 küsür senedir sakladığı ve bebeklik hatıralarımın bulunduğu kutsal sandığı açtı! Beni travmalardan travmalara gark eden pek çok parçayla birlikte -ki bir tanesi çok komik, mutlaka ayrıca yazmam lazım uzun uzun- o dönemde en çok sevdiğim şey olan çizimlerimin de önemli bir kısmını 30 sene sonra ilk kez yeniden gördüm...

Bunlardan bir kısmını parça parça hatırlıyorum ama önemli bir kısmını cidden hiç hatırlamıyorum. Dikkatimi çeken şey bol bol font ve logo benzeri birşeyler çizmiş olmam. Örneğin şu 23 Nisan tipografisi bana çok ilginç geldi. Şimdi reklamcı olsam ve 23 Nisan için birşeyler çalış deseler böyle birşeye giderdi elim herhalde.. :)
  


Ama kutsal sandıktan çıkanlar içinde pek politik bir tanesi var ki "Ağaç yaşken eğilir" lafını haklı çıkarıyor galiba. 5 yaşımdayken çizdiğim bu "karikatürümsü"de Türkiye haritası ve zam yağdıran bir Özal bulutu var! :)) Daha ilginç olanı babamın görevi dolayısıyla (kaderin cilvesi, Özal'ların danışmanı olmak için)  bir kaç sene sonra Ankara'ya taşınmış olmamız ve politikanın evimize bir daha çıkmayacak şekilde girmesinden de önce çizilmiş olması.. Karikatürümsüde, Özal KDV ve ZAM yazan bulutları Türkiye'ye yağdırıyor.. Kıbrıs'ın üzerinde de birşey yazıyor ama tam okunmuyor, ki bence Lefkoşe'nin kısaltması olabilir! :)

"Ülkeye KDV ve Zam yağdıran Turgut Özal" Burak Ünaldı, 1983, Saman Kağıt üzerine keçeli kalem :)

Bu Ziya Paşa, artık her kimse:)
"Hey, bayrakları dikin!"diyor haliyle..

Bu İbrahim Tatlıses'e benzeyen figür de babam :)

O kadar anlamlı ve iyi bir zamanda geldi ki çocukluğumdan mesajlar bana. Tam da okullarda öğrenci arkadaşlara "Sevmediğiniz işlerle vakit kaybetmeyin, içinizdekini çıkarın, bunu nasıl bulacağım diyorsanız çocukluğunuza sorun" diye ahkamlar kestiğimiz bir dönemde, çocukluğumdan öyle güzel bir ayar yedim ki. Bana senin içinde bunlar var, istesen de istemesen de, 5 yaşında da, 35, 45 yaşında da, sen bastırsan da çıkacak dedi yeniden çocukluğum.



Ben anladım çiko, mesaj alındı, tamamdır. ;)

İmza: 2013 yılındaki sen.

NOT: Uçan arabalar falan yok arkadaş, hele o düşündüğünden, hiç yok!


He bi de, ikimiz aynı kareye girince de şöyle birşey oluyoruz, bence fena diil ne diyosun?!? O resimdeki afacan bakış perdeyi yakmadan hemen önceki mi, yüzümüzdeki dikişten önce mi, çiftliğin kapısını düşürüp kaşımızı yarmamızdan mı yoksa, onu bilemedim!

Neyse ki şimdi yaramaz demiyolar bizim gibilere girişken diyolar! ;) 


    

7 Mayıs 2013 Salı

Üniversitelerde dönemin sonuna yaklaşılırken okul söyleşileri hız kesmiyor değerli izleyenler.. Yarın, yani 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Konferans Salonu 'nda öğrenci arkadaşlarla buluşacağız ve hikayelerimizi anlatacağız.. Üstelik İstanbul 'da en sevdiğim mekan olan, kaçış yerim Atatürk Arboretumu 'na da kaçma fırsatı bulurum belki oradan. Bilmeyenler, duymamış olanlar için bu cennet köşesi işte böyle bir yer:   http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/ataturkarboretumu.asp 



 

YARIN İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ORMAN FAKÜLTESİ'NDEYİZ..

Üniversitelerde dönemin sonuna yaklaşılırken okul söyleşileri hız kesmiyor değerli izleyenler.. Yarın, yani 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Konferans Salonu 'nda öğrenci arkadaşlarla buluşacağız ve hikayelerimizi anlatacağız.. Üstelik İstanbul 'da en sevdiğim mekan olan, kaçış yerim Atatürk Arboretumu 'na da kaçma fırsatı bulurum belki oradan. Bilmeyenler, duymamış olanlar için bu cennet köşesi işte böyle bir yer:   http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/ataturkarboretumu.asp