1 Ocak 2012 Pazar

Son dönemlerde Dünya Ekonomisi ile bizim Futbol Ligi arasındaki parelelliğin farkında mısınız? Dünya Ekonomisi’nde de “Üç Büyük” kalmadı, her hafta yeni bir lider çıkıyor ama yarışı sürükleyen yok. Bizim ligi olduğu gibi Global ekonomiyi de izlemek hiç ama hiç keyif vermiyor! Her ikisinde de kadrolar göz doldurmuyor, yıldız kavramı kalmadı, favoriler yarıştan düştü, beklenmedik takımlar sürpriz peşinde, efsane olmuş hocaların, teorisyenlerin işi ne kadar bildiği sorgulanır oldu. Her ikisini de izleyenlerde bir “Bitse de gitsek” havası hakim... 

Bu toz duman içerisinde hem futbol, hem ekonomi otoritelerinin kabul ettiği bir gerçek var. O da artık işin kurallarını eskisi gibi batının koymadığı. “Easternization” yani doğululaşma, son dönemde küresel ekonomiyi, bununla birlikte tabii ki göbekten bağlı olduğu kardeşleri sosyal hayat ve popüler kültürü de derinden etkileyen trendlerin en önemlisi olarak kabul ediliyor. 

Çin ve Hindistan’ın, mahallenin koltuğu sallantıdan kurtulmayan muhtarı Sam Amca’nın yerine göz dikmesi, bununla birlikte 80’lerde Rocky serisi dahil tüm Amerikan filmlerinin kötü adamlarının memleketi Rusya’nın yeniden güçlenmeye başlaması, tüketim alışkanlıkları değişmeye başlayan uzakdoğu ülkeleri... Hepsi birlikte muhtar Sam amcanın korkulu rüyası olmaya ciddi anlamda başladılar bile. 

Pazarlama dünyasının gurusu olarak kabul edilen Hint asıllı Prof. Jagdish Sheth “Chindia Rising” yani “Çindistan Yükseliyor” kitabında bu konuyu detaylı olarak ele alıyor. Dr. Sheth dünyanın en büyük 2 pazarının takvimler daha 2020’yi göstermeden hiç süphesiz Hindistan ve Çin olacağını söylüyor. Bunun da tüm dünyanın tüketim alışkanlıklarını kökünden ve radikal olarak değiştireceğini ekliyor. Tüm dünya genelinde başarı göstermek isteyen markaların büyüme felsefelerini belirlerken Hint ve uzakdoğu kültürünü çok yakından incelemesinin artık zorunlu olduğunu ifade ediyor Dr.Sheth ve şu enteresan çıkarımı yapıyor. Bu kültürleri inceleyip araştırdıkça batılıların doğu kültürüne olan hayranlıkları da artıyor ve “Easternization” yani doğululaşma da bu noktada başlıyor. Gitgide doğu kültürüne ilgi artıyor, doğu markaları batı markalarıyla yarışır duruma geliyor hatta bir Hint filmi Oscar’ları silip süpürüyor! 

Gerçekten de dünya ekonomisi üzerinde etkili olan dominant toplumların yaşam tarzlarının zamanla diğer toplumlar tarafından da taklit edilmesi sosyo-ekonominin en önemli kurallarından birisi. Son yüzyıla damgasını vuran Amerika ve Amerikan yaşam tarzının özellikle son 30 yılda nasıl büyük bir hızla yayıldığı malum. Yerküre üzerinde istisnasız tüm coğrafyalarda dinlenilen müzikten, yenilen yemeklerden içilen içeceklere (sadece Coca-Cola demek yeterli olur herhalde), giyilen kıyafetlerden izlenilen filmlere kadar Amerikan Endüstrisi’nin etkisi neredeyse silinemeyecek kadar derinlere işledi. Bunun Amerikan yaşam tarzının diğerlerine üstünlüğünden ziyade tarih boyunca ekonomik olarak egemen olmuş tüm toplulukların yaşadığı ve dünyaya yaşattığı doğal bir süreç olduğunu belirtmek gerekiyor. Her ne kadar biz yetişememiş olsak da 600 sene süren imparatorluk döneminde ecdadlarımızın dünya üzerinde ne kadar özenilen ve taklit edilen bir imparatorluk olduğu tarihçiler tarafından anlatılmakta. Dolayısıyla bu kaçınılmaz bir süreç. Dün Osmanlı, bugün Amerika, yarın kimbilir kim? 

Dünya ekonomisinde yarınki liderin kim olacağını tahmin edebilmek için mevcut oyuncuların durumlarına bir göz atmakta fayda var. Ligin en üst sırasında Amerika var, hala ve herşeye rağmen! ABD, geçtiğimiz sezon talihsiz hoca seçiminin kurbanı oldu ve büyük puanlar kaybetti. Bush’un ne olduğu tam olarak kestirilemeyen ekonomi politikaları, oyuncuların yıldız olma hevesleri ve Lehman , Meryll gibi dünya starlarının şahsi oyunlarıyla birleşip yıldızlar takımının sonunu getirdi. Düşme çizgisine kadar gerileyen takım hoca değişikliğine gitti. Göreve geldiği günden bu yana gerek oyuncuların, gerek basının sevgisini kazanan yeni hoca Obama radikal değişikliklere gitti, takımın tek patronu olduğunu belirtse de gerek FED, gerekse IMF gibi yardımcı hocalarla da arasını iyi tutmayı bildi. İlk iş olarak takımın havasını ve moralini hızla düzelten Obama, bu işlerin % 90’ının moral ve motivasyon olduğunu bilen oturmuş bir görüntü çizmekte. 

Ligin 2. Sırasında AB ekonomisi var. Takımda tam bir çok başlılık hakim. Sarkozy bir ucundan, Berlusconi bir ucundan çekiştiriyor, Merkel sürekli muhalefet, teknik ekipte bütünlük yok. Teknik ekip bile tekbaşlı değilken takım gayet tabii ki tel tel dökülüyor. Bu çokbaşlı ve kararsız ekonomi yönetimi yüzünden adeta liderliği kendi elleriyle ikram eden ABD’ye ciddi bir alternatif olamıyor. ABD Ekonomisinin kaybettiği puanlarla birlikte Euro’nun alternatif olabileceği düşüncesiyle parası bir miktar değerlendi, Euro/Dolar paritesi bir süre yükselse de, bu hareket kısa sürdü. ABD’nin bu güçsüz durumunda bile dünyaya liderlik edemeyeceği anlaşılan AB’nin varlığı ve gerekliliği sorgulanır hale geldi. Gerçi üye ülkelerin bazıları AB’nin gereksizliğine vurgu yapıp çıkmayı isteseler de AB, ülkemiz gibi kenarda oturan ve hala oyuna girmek konusunda hevesli olan yedek oyuncuları varken bir süre daha gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor. 

Bu koşullarda Batılı Ekonomilerin hovardaca kaybettiği puanların Doğu Ekonomilerinin hanesine artı olarak yazıldığını söylemek hiç yanlış olmaz. Yeniden toplanan ve hammadde piyasasının en büyük aktörü olmaya niyetli Rusya, yazılım alanındaki zekasını nihayet üretime de kaydırabilmeyi başaran Hindistan, nüfus avantajını disiplinli bir üretim modeline dönüştürebilen Çin, petrol kuyularının üzerinden tüm dünyayı kesen Arap Ülkeleri. Zirve adayları çok sayıda ve güçlü. 

Dünya ekonomisindeki oyuncuların ekonomi stratejileri aslında toplumsal yaşam tarzlarının, felsefelerinin de bir aynası gibi. Örneğin on yıllardır “Amerikan Kültürü” denildiğinde anladığımız ne varsa , büyük kuyruklu kocaman arabalar, devasa evler, koca porsiyonlar, iri insanlar... Aslında bunların tümü ABD’nin tüketen bir toplum olduğunun en güzel göstergeleriydi. Amerika durmadan yiyor, tüketiyor ve tüm dünyaya da tüketmeye öneriyordu. Dev şirketleriyle, Chevrolet Cadillac’larıyla, Big Mac’iyle Amerika’yı ve Amerikan Kültürü’nü anlatan ne varsa “büyük”tü! Tıpkı ABD’nin kendisi gibi. Amerika durmadan yiyor ve tüm dünyaya da “Hadi siz de benim gibi yeyin!” diyordu. Ta ki sistem tıkanıp üretmeden tüketmek popülaritesini kaybedene ve büyük bir tehlike olmaya başlayana kadar. Amerikan Kültürü ilk kez kaynakların sınırlı, mevcut sistemin şişirilmiş ve suni olduğunu farketti. Önce dev şirketler birer birer ya battı,el değiştirdi ya da en iyi ihtimalle küçüldü. Evler, arabalar ufaldı, Chevrolet tarihinin ilk dizel arabasını üretti, tüketim hızla azaldı hatta Amerika’nın dünyaya armağanı olan dev porsiyonlar bile küçülmeye başladı. Amerika daha az tüketmeye başlamıştı... 

Buna karşılık tüm felsefesi tevazu, gerektiği kadar harcamak, abartısız yaşamak üzerine kurulu olan Hindistan ve Çin gibi ülkeler tam tersine ilk defa, “Üreten bizsek tüketen neden biz olmayalım?” sorusunu kendilerine sordular ve tüketmeye başladılar. Harcama, giyinme, iş yapma hatta yemek yeme alışkanlıkları bile değişmeye başladı. Buna çok net bir örnek olarak yüzyıllar boyunca pirince talim etmiş Çin’de protein tüketiminin artmaya başlaması gösterilebilir. Bu radikal değişimin bir kaç on yıl içinde geleneksel Çinli vücut formunu ve görüntüsünü de değiştirtireceği söyleniyor. Demek oluyor ki, 2030 yılında uzun ve yapılı Çinliler ve zayıf, zinde Amerikalılar görürsek şaşırmayacağız. 

Doğuyla Batı arasındaki ekonomik ve siyasi güç dengelerinin değişmesi konusunda ilginç bir yorum da geçtiğimiz aylarda Türkiye’de de bir konferans vermiş olan George Friedman’dan geldi. Dünyanın ekonomik olarak bir dönüm noktasından geçtiğini belirten Friedman, yeni dünya düzeninde lider ülkesini ilan etti bile: Türkiye! George Friedman, Türkiye Ekonomisinin şimdiden dünyanın en büyük 17. Ekonomisi olduğunu, doğu ve batı kültürleri ve ekonomileri arasındaki geçiş olması nedeniyle her ikisine de yakınlık avantajının olduğunu belirterek “Bana soranlara 2030’a kadar mutlaka Türkçe öğrenmiş olun diyorum” diyebilecek kadar da kesin konuşuyor. Yalnız Friedman’ın bir eklemesi de var: “Anlamıyorum, Türkiye’nin dünyanın lideri olacağını söylediğimde bana sadece bir yerde gülüyorlar, Türkiye’de!” İnanmak başarmanın yarısıdır diye atasözü olan güzel ülkeme bakın siz! 

Üç büyüklerin saltanatı biter mi? Bir Anadolu takımı şampiyon olur mu? ABD, Avrupa gibi büyük ekonomilerin koltuğu sallanır mı? Türkiye dünyanın süper gücü olur mu? 

Bu soruların en azından bir kısmına birkaç hafta içerisinde cevap bulabileceğiz gibi görünüyor. Diğerlerinin cevabını almamıza ise korkarım bir çoğumuzun ömrü yetmeyecek.

(Esquire- Haziran 2009 'da yayınlanan yazımdan..)

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR (Mİ)?

Son dönemlerde Dünya Ekonomisi ile bizim Futbol Ligi arasındaki parelelliğin farkında mısınız? Dünya Ekonomisi’nde de “Üç Büyük” kalmadı, her hafta yeni bir lider çıkıyor ama yarışı sürükleyen yok. Bizim ligi olduğu gibi Global ekonomiyi de izlemek hiç ama hiç keyif vermiyor! Her ikisinde de kadrolar göz doldurmuyor, yıldız kavramı kalmadı, favoriler yarıştan düştü, beklenmedik takımlar sürpriz peşinde, efsane olmuş hocaların, teorisyenlerin işi ne kadar bildiği sorgulanır oldu. Her ikisini de izleyenlerde bir “Bitse de gitsek” havası hakim... 

Bu toz duman içerisinde hem futbol, hem ekonomi otoritelerinin kabul ettiği bir gerçek var. O da artık işin kurallarını eskisi gibi batının koymadığı. “Easternization” yani doğululaşma, son dönemde küresel ekonomiyi, bununla birlikte tabii ki göbekten bağlı olduğu kardeşleri sosyal hayat ve popüler kültürü de derinden etkileyen trendlerin en önemlisi olarak kabul ediliyor. 

Çin ve Hindistan’ın, mahallenin koltuğu sallantıdan kurtulmayan muhtarı Sam Amca’nın yerine göz dikmesi, bununla birlikte 80’lerde Rocky serisi dahil tüm Amerikan filmlerinin kötü adamlarının memleketi Rusya’nın yeniden güçlenmeye başlaması, tüketim alışkanlıkları değişmeye başlayan uzakdoğu ülkeleri... Hepsi birlikte muhtar Sam amcanın korkulu rüyası olmaya ciddi anlamda başladılar bile. 

Pazarlama dünyasının gurusu olarak kabul edilen Hint asıllı Prof. Jagdish Sheth “Chindia Rising” yani “Çindistan Yükseliyor” kitabında bu konuyu detaylı olarak ele alıyor. Dr. Sheth dünyanın en büyük 2 pazarının takvimler daha 2020’yi göstermeden hiç süphesiz Hindistan ve Çin olacağını söylüyor. Bunun da tüm dünyanın tüketim alışkanlıklarını kökünden ve radikal olarak değiştireceğini ekliyor. Tüm dünya genelinde başarı göstermek isteyen markaların büyüme felsefelerini belirlerken Hint ve uzakdoğu kültürünü çok yakından incelemesinin artık zorunlu olduğunu ifade ediyor Dr.Sheth ve şu enteresan çıkarımı yapıyor. Bu kültürleri inceleyip araştırdıkça batılıların doğu kültürüne olan hayranlıkları da artıyor ve “Easternization” yani doğululaşma da bu noktada başlıyor. Gitgide doğu kültürüne ilgi artıyor, doğu markaları batı markalarıyla yarışır duruma geliyor hatta bir Hint filmi Oscar’ları silip süpürüyor! 

Gerçekten de dünya ekonomisi üzerinde etkili olan dominant toplumların yaşam tarzlarının zamanla diğer toplumlar tarafından da taklit edilmesi sosyo-ekonominin en önemli kurallarından birisi. Son yüzyıla damgasını vuran Amerika ve Amerikan yaşam tarzının özellikle son 30 yılda nasıl büyük bir hızla yayıldığı malum. Yerküre üzerinde istisnasız tüm coğrafyalarda dinlenilen müzikten, yenilen yemeklerden içilen içeceklere (sadece Coca-Cola demek yeterli olur herhalde), giyilen kıyafetlerden izlenilen filmlere kadar Amerikan Endüstrisi’nin etkisi neredeyse silinemeyecek kadar derinlere işledi. Bunun Amerikan yaşam tarzının diğerlerine üstünlüğünden ziyade tarih boyunca ekonomik olarak egemen olmuş tüm toplulukların yaşadığı ve dünyaya yaşattığı doğal bir süreç olduğunu belirtmek gerekiyor. Her ne kadar biz yetişememiş olsak da 600 sene süren imparatorluk döneminde ecdadlarımızın dünya üzerinde ne kadar özenilen ve taklit edilen bir imparatorluk olduğu tarihçiler tarafından anlatılmakta. Dolayısıyla bu kaçınılmaz bir süreç. Dün Osmanlı, bugün Amerika, yarın kimbilir kim? 

Dünya ekonomisinde yarınki liderin kim olacağını tahmin edebilmek için mevcut oyuncuların durumlarına bir göz atmakta fayda var. Ligin en üst sırasında Amerika var, hala ve herşeye rağmen! ABD, geçtiğimiz sezon talihsiz hoca seçiminin kurbanı oldu ve büyük puanlar kaybetti. Bush’un ne olduğu tam olarak kestirilemeyen ekonomi politikaları, oyuncuların yıldız olma hevesleri ve Lehman , Meryll gibi dünya starlarının şahsi oyunlarıyla birleşip yıldızlar takımının sonunu getirdi. Düşme çizgisine kadar gerileyen takım hoca değişikliğine gitti. Göreve geldiği günden bu yana gerek oyuncuların, gerek basının sevgisini kazanan yeni hoca Obama radikal değişikliklere gitti, takımın tek patronu olduğunu belirtse de gerek FED, gerekse IMF gibi yardımcı hocalarla da arasını iyi tutmayı bildi. İlk iş olarak takımın havasını ve moralini hızla düzelten Obama, bu işlerin % 90’ının moral ve motivasyon olduğunu bilen oturmuş bir görüntü çizmekte. 

Ligin 2. Sırasında AB ekonomisi var. Takımda tam bir çok başlılık hakim. Sarkozy bir ucundan, Berlusconi bir ucundan çekiştiriyor, Merkel sürekli muhalefet, teknik ekipte bütünlük yok. Teknik ekip bile tekbaşlı değilken takım gayet tabii ki tel tel dökülüyor. Bu çokbaşlı ve kararsız ekonomi yönetimi yüzünden adeta liderliği kendi elleriyle ikram eden ABD’ye ciddi bir alternatif olamıyor. ABD Ekonomisinin kaybettiği puanlarla birlikte Euro’nun alternatif olabileceği düşüncesiyle parası bir miktar değerlendi, Euro/Dolar paritesi bir süre yükselse de, bu hareket kısa sürdü. ABD’nin bu güçsüz durumunda bile dünyaya liderlik edemeyeceği anlaşılan AB’nin varlığı ve gerekliliği sorgulanır hale geldi. Gerçi üye ülkelerin bazıları AB’nin gereksizliğine vurgu yapıp çıkmayı isteseler de AB, ülkemiz gibi kenarda oturan ve hala oyuna girmek konusunda hevesli olan yedek oyuncuları varken bir süre daha gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor. 

Bu koşullarda Batılı Ekonomilerin hovardaca kaybettiği puanların Doğu Ekonomilerinin hanesine artı olarak yazıldığını söylemek hiç yanlış olmaz. Yeniden toplanan ve hammadde piyasasının en büyük aktörü olmaya niyetli Rusya, yazılım alanındaki zekasını nihayet üretime de kaydırabilmeyi başaran Hindistan, nüfus avantajını disiplinli bir üretim modeline dönüştürebilen Çin, petrol kuyularının üzerinden tüm dünyayı kesen Arap Ülkeleri. Zirve adayları çok sayıda ve güçlü. 

Dünya ekonomisindeki oyuncuların ekonomi stratejileri aslında toplumsal yaşam tarzlarının, felsefelerinin de bir aynası gibi. Örneğin on yıllardır “Amerikan Kültürü” denildiğinde anladığımız ne varsa , büyük kuyruklu kocaman arabalar, devasa evler, koca porsiyonlar, iri insanlar... Aslında bunların tümü ABD’nin tüketen bir toplum olduğunun en güzel göstergeleriydi. Amerika durmadan yiyor, tüketiyor ve tüm dünyaya da tüketmeye öneriyordu. Dev şirketleriyle, Chevrolet Cadillac’larıyla, Big Mac’iyle Amerika’yı ve Amerikan Kültürü’nü anlatan ne varsa “büyük”tü! Tıpkı ABD’nin kendisi gibi. Amerika durmadan yiyor ve tüm dünyaya da “Hadi siz de benim gibi yeyin!” diyordu. Ta ki sistem tıkanıp üretmeden tüketmek popülaritesini kaybedene ve büyük bir tehlike olmaya başlayana kadar. Amerikan Kültürü ilk kez kaynakların sınırlı, mevcut sistemin şişirilmiş ve suni olduğunu farketti. Önce dev şirketler birer birer ya battı,el değiştirdi ya da en iyi ihtimalle küçüldü. Evler, arabalar ufaldı, Chevrolet tarihinin ilk dizel arabasını üretti, tüketim hızla azaldı hatta Amerika’nın dünyaya armağanı olan dev porsiyonlar bile küçülmeye başladı. Amerika daha az tüketmeye başlamıştı... 

Buna karşılık tüm felsefesi tevazu, gerektiği kadar harcamak, abartısız yaşamak üzerine kurulu olan Hindistan ve Çin gibi ülkeler tam tersine ilk defa, “Üreten bizsek tüketen neden biz olmayalım?” sorusunu kendilerine sordular ve tüketmeye başladılar. Harcama, giyinme, iş yapma hatta yemek yeme alışkanlıkları bile değişmeye başladı. Buna çok net bir örnek olarak yüzyıllar boyunca pirince talim etmiş Çin’de protein tüketiminin artmaya başlaması gösterilebilir. Bu radikal değişimin bir kaç on yıl içinde geleneksel Çinli vücut formunu ve görüntüsünü de değiştirtireceği söyleniyor. Demek oluyor ki, 2030 yılında uzun ve yapılı Çinliler ve zayıf, zinde Amerikalılar görürsek şaşırmayacağız. 

Doğuyla Batı arasındaki ekonomik ve siyasi güç dengelerinin değişmesi konusunda ilginç bir yorum da geçtiğimiz aylarda Türkiye’de de bir konferans vermiş olan George Friedman’dan geldi. Dünyanın ekonomik olarak bir dönüm noktasından geçtiğini belirten Friedman, yeni dünya düzeninde lider ülkesini ilan etti bile: Türkiye! George Friedman, Türkiye Ekonomisinin şimdiden dünyanın en büyük 17. Ekonomisi olduğunu, doğu ve batı kültürleri ve ekonomileri arasındaki geçiş olması nedeniyle her ikisine de yakınlık avantajının olduğunu belirterek “Bana soranlara 2030’a kadar mutlaka Türkçe öğrenmiş olun diyorum” diyebilecek kadar da kesin konuşuyor. Yalnız Friedman’ın bir eklemesi de var: “Anlamıyorum, Türkiye’nin dünyanın lideri olacağını söylediğimde bana sadece bir yerde gülüyorlar, Türkiye’de!” İnanmak başarmanın yarısıdır diye atasözü olan güzel ülkeme bakın siz! 

Üç büyüklerin saltanatı biter mi? Bir Anadolu takımı şampiyon olur mu? ABD, Avrupa gibi büyük ekonomilerin koltuğu sallanır mı? Türkiye dünyanın süper gücü olur mu? 

Bu soruların en azından bir kısmına birkaç hafta içerisinde cevap bulabileceğiz gibi görünüyor. Diğerlerinin cevabını almamıza ise korkarım bir çoğumuzun ömrü yetmeyecek.

(Esquire- Haziran 2009 'da yayınlanan yazımdan..)
[Esquire Dergisi'nde Mayıs 2009'da yayınlanan yazımdan...]

Güneşli, nefis bir bahar sabahı... yataktan keyifle ve dinç bir şekilde uyandınız. İş yerinize vardığınızda müthiş keyiflisiniz. Gazeteleri açıyorsunuz herşey güllük gülistanlık! Neşenizi bozacak hiçbirşey olmuyor veya olsa da, o kadar keyiflisiniz ki gülüp geçiyorsunuz. Aynanın önünden geçerken kendinizi uzun zamandır olmadığı kadar beğeniyorsunuz, biraz göbek var, saçlar da tepeden gitmeye başlamış ama olsun, karizma yerli yerinde. Bugün önünüze kimse çıkamaz! Moral tepede, kendine güven zirve yapmış, hayat harika. İşte böyle bir günde sakın ama sakın yatırım yapmayın!


Global ekonomide bilinen kurallar hızla değişirken ekonomi dünyası şu ana kadar pek de gözönünde bulundurmadığı bir değişkenin önemini yeni yeni anlamaya başladı: İnsan Psikolojisi! Binlerce hatta milyonlarca değişkenin bulunduğu finans piyasalarında rasyonel yöntemlerle yapılan yatırımların ve atılan adımların her zaman olumlu sonuçlanmadığını farketti finans piyasaları. Bir değişken, sadece bir faktör bilinen tüm gerçeklerin, şu ana kadar kabul edilmiş tüm kuramların işlememesini sağlıyordu: İnsan Beyni.
Sıkıcı ders kitaplarında Arz-Talep dengesinde talep konusu anlatılırken “Satınalma gücüyle desteklenmiş alım isteği” der. Yani talebin bir istek sonucu oluştuğu kabul edilir. İstediğimiz birşeyi talep etmek ve bunun sonucu olarak da hemen tüketmek için sabırsız bir istek duyarız, peki bir dilim pastayı yerken neden en sevdiğimiz kısmını sona bırakırız? İşte psikoloji ve ekonomi bu gibi noktalarda kesişiyor ve işbirliği yapıyor.

Son yıllarda yıldızı parlayan bir kabul olan Davranışsal Ekonomi, ekonomik düzen içerisindeki alınan kararların her zaman rasyonel veri ve bilgilerle alınmadığını, psikolojik faktörlerin de verilen kararlar üzerinde göz ardı edilemez etkisi olduğunu savunuyor. Örneğin güneşli bir havada borsada işlem yapanların alım yönünde işlem yapma ihtimalinin diğer günlere kıyasla %50 daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Yani Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahfetti!” şiiri, finans piyasası için artık çok daha anlamlı hale geliyor. 

2002 yılında Nobel Ekonomi ödülünü Prof. Daniel Kahneman kazandı. Ancak profesörün önemli bir özelliği vardı, kendisi Ekonomist değildi. Ekonomi Nobelinin ekonomist olmayan bir bilim adamına verilmesi tartışılsa da bilim dallarının ne kadar içiçe geçtiğini göstermesi açısından önemliydi. Piyasanın temel kabulu olan insanın “homo economicus” olduğuydu. Homo Economicus, kendi ekonomik faydası için en akılcı kararları alacak böylece önce kendi refah düzeyini, buna bağlı olarak da tüm toplumun refah düzeyini yükseltecek, kalıcı kalkınma ve refahı sağlayacaktı. Bu temel varsayım, insanı “ekonomik homo” olarak ifade etmiş olması yetmiyormuş gibi bir de robot yerine koyan bir düşünceydi. Ancak zaman gösterdi ki, insan ekonomik hayatta sadece çıkar ve maddi fayda güdüsüyle hareket etmiyor, duygusal dünya ve insan psikolojisi de ekonomik kararları, hem de çok yüksek ölçülerde etkiliyor. 

Finans piyasalarında, özellikle de borsada alım-satım yapanlar arasında yapılmış incelemelere dayandırılan araştırmalar psikolojik unsurlar içerisinde “aşırı güven” duygusunun yatırımlarda büyük hataların yapılmasında en önemli faktör olduğunu ortaya koyuyor. Hızlı ve ölçülebilir sonuçlar alınabilmesi açısından öncelikle borsa yatırımcıları üzerinden değerlendirilse de tüm yatırım kararlarında ve iş yaşamında “aşırı güven” olgusunun hata yaptırıcı etkisi gözler önüne seriliyor. Daha önceki başarılı ve kar ettiren işlemlerinden dolayı yatırımcılar bir sonraki hamlelerinde daha gözü kara, daha yüksek riskler alabilen ancak çoğunlukla daha fazla hata içeren kararlar alıyorlar. 

Davranışsal ekonominin risk alabilme konusunda cinsiyet ayrımını içeren bir yönü de var. Terrance Odean ve Brad Barber adlı bilim adamları 35,000 denek üzerinde yaptıkları çalışmada yatırımcıları kadın ve erkek olarak ayırmış ve performans karşılaştırması yapmış. Araştırmanın sonucuna göre erkek yatırımcılar kadınlardan %45 daha fazla işlem yapıyorlar. Ancak performans karşılaştırmasına bakıldığında hiç işlem yapmasalar elde edecekleri getiriden yıllık %2,65 oranında daha az kazanıyorlar. Yani “Macho Economicus” olmanın pek de bir faydası yok! Kadın yatırımcılar ise daha az işlem yaptıkları için zararlarını daha küçük oranlarda tutabiliyorlar, %1,72. “Less is More” yani “Az daha çoktur” felsefesi piyasalarda kesinlikle işe yarayan bir strateji. Yatırımcılar daha sık işlem yapmaya başladıklarında hem işlem maliyetleri arttığından, hem de çoğunlukla yatırım stratejilerine sadık kalamadıkları için getirileri mutlak şekilde düşüyor. İlginç olan erkek yatırımcıların işlem yapma oranının her zaman ve her piyasada kadınlardan daha fazla olması. Yani alışverişe bayılan hanımlar gerçek yaşamlarında bu stratejiyi asla uygulamasalar da, borsalarda daha az alış-satış işlemi yaparak daha karlı çıkabiliyorlar. 

Risk algısı, girişimcilik için gereken cesaret, para kullanımı ve değerlendirmesi ile ilgili kararların tümü kişinin geçmişinde, psikolojik kodlarında bulunuyor. Piyasa koşulları, veri akışı, teknik ve temel analizler ve hatta hava durumu gibi etkenler de kararları etkileyen dışsal faktörlerin bazıları. İnsan beyni tüm bu veri bombardımanını aynı anda değerlendirerek uygun sonuçları çıkarmaya çalışıyor. Bu karar sürecinde duygu ve mantığın mücadelesi yaşanıyor. Davranışsal Ekonomi işte bizlerin bu şekilde algılayıp özetlediği süreçleri laboratuar ortamında inceliyor. Beynin kar ederken ne şekilde çalıştığını, hangi loblarının aktif olduğunu ve kararları ne şekilde etkilediği, zarar ederken beynin hangi loblarının devreye girdiğini ve kar-zarar sonucunda ne gibi tepkiler verdiği gibi konular şu anda davranışsal ekonomi uzmanları tarafından incelenip cevapları bulunmak üzere olan konular. 

1992 yılında İngiltere’de büyüklüğü ve gücü vurgulanmak için “Kraliçe’nin Bankası” da denilen 200 senelik köklü Barings bankasının senelik karının %10’u tek bir trader tarafından yapıldı. Bu trader, sihirbaz çocuk da denilen 26 yaşındaki Nick Leeson’dı. Bu başarısı üzerine hızla yükselen Leeson, Uzakdoğu Piyasalarından sorumlu oldu. Kendisine aşırı güvenen harika çocuk, beklenmeyen Kobe depremine çok yüklü bir ters pozisyonda yakalandı ve inanılmaz büyüklükte zarar etti. Sihirbaz Çocuk lakabından asla vazgeçemeyecek olan Leeson’ın kendine aşırı güveni ve egosu, kaldıraçlı finans ürünleriyle de birleşince zarar sadece birkaç gün içinde kartopu etkisiyle katlanarak büyüdü. Zararı hala kara çevirebileceğini düşünen minik sihirbaz derhal kendine daha sonraları finans literatürüne de girecek olan 88888 isimli bir hata hesabı açarak tüm zararı hasır altı etti. Ta ki zarar milyar dolarlık olup bankanın da boyunu aşıncaya kadar... Zarar ortaya çıktı, İngiltere Kraliçesinin bile parasının bulunduğu ülkenin en köklü bankası battı. Barings, 1995 yılında genç bir trader’ın ego ve hırsı sonucu Hollandalı ING Bank’a 1 sterlin karşılığında satıldı.

Daha sonra filmi de çekilen bu olay aslında “Neden ve Nasıl Batarız?” sorularının örnekli bir açıklaması gibi. Leeson, dizginleyemediği hırsının ve kendisini aşan egosunun kurbanı oluyor. Davranışsal Ekonominin de açıklamaya çalıştığı yönüyle aşırı güven duygusu ön plana çıkıyor. En temel piyasa öğretilerinden olan “Zararın neresinden dönülürse kardır” bilgisi, duygusal dünyayla ve karmaşık hislerle çarpışıyor ve yeniliyor. Ego devreye giriyor, kişiyi zararın telafi edilebilir olduğuna ikna ediyor. Geçmiş başarı hikayeleri yeni başarısızlığın zeminini hazırlıyor. Sonucu 200 yıllık kurumsal bir bankanın bir tek kişi nedeniyle batışı, genç ve ümit vaadeden bir borsacının hapishanede biten kariyeri oluyor. Gerçi hikayenin bu trajik yönlerinin yanında, egosu bu kadar yüksek olan esas oğlan Nick Leeson’ı tatmin ettiğini düşündüğüm yönleri de yok değil. Örneğin Time dergisine kapak olmak, hayat hikayesinin film yapılması ve başrolü Evan McGregor’un oynaması, yazdığı kitapların yok satması ve imza günlerindeki müthiş ilgi Leeson’ı bir hayli tatmin ediyor olsa gerek. Ayrıca kendisi halen bilimin hizmetinde. Davranışsal Ekonomi uzmanları bu olayın her aşamasını incelerken, Nick Leeson “Stresin insan bedeni üzerindeki etkileri” konulu bir araştırma içinde de yer alıyor. 

Her ne kadar tüm yanlış kararlarımızdan ekonomik krizleri, tüm zararlarımızdan piyasaları sorumlu tutmayı sevsek de davranışsal ekonominin “Yatırımcının en büyük düşmanı kendisidir” tezi aslında herşeyi açıklar nitelikte. Bizler ne kadar okursak okuyalım, teknik analizi yalayıp yutmuş olsak da, temel analizi çok iyi bilsek de, tüm piyasa verilerini anlık ve doğru takip edip yatırım kararlarımızı en doğru şekliyle vermeye çalışsak da, karar aşamasına gelindiğinde beynimizin içindeki o müthiş mücadeleden kimin galip çıkacağı tüm yatırım kararlarımızın belirleyicisi oluyor. Sezgileri de göz ardı etmeden mantıklı bir stratejiye sadık kalarak yatırım yapabilmek en doğrusu gibi görünüyor. Sonuçta güneşli bir günde ofise gitmemek biraz abartılı bir yatırım önerisi olsa da mesela en azından hisse senedi yatırımı için “Borsa Oynamak” demesek doğru bir yatırım stratejisi için iyi bir başlangıç olmaz mı ne dersiniz?

NEDEN BATARIZ?

[Esquire Dergisi'nde Mayıs 2009'da yayınlanan yazımdan...]

Güneşli, nefis bir bahar sabahı... yataktan keyifle ve dinç bir şekilde uyandınız. İş yerinize vardığınızda müthiş keyiflisiniz. Gazeteleri açıyorsunuz herşey güllük gülistanlık! Neşenizi bozacak hiçbirşey olmuyor veya olsa da, o kadar keyiflisiniz ki gülüp geçiyorsunuz. Aynanın önünden geçerken kendinizi uzun zamandır olmadığı kadar beğeniyorsunuz, biraz göbek var, saçlar da tepeden gitmeye başlamış ama olsun, karizma yerli yerinde. Bugün önünüze kimse çıkamaz! Moral tepede, kendine güven zirve yapmış, hayat harika. İşte böyle bir günde sakın ama sakın yatırım yapmayın!


Global ekonomide bilinen kurallar hızla değişirken ekonomi dünyası şu ana kadar pek de gözönünde bulundurmadığı bir değişkenin önemini yeni yeni anlamaya başladı: İnsan Psikolojisi! Binlerce hatta milyonlarca değişkenin bulunduğu finans piyasalarında rasyonel yöntemlerle yapılan yatırımların ve atılan adımların her zaman olumlu sonuçlanmadığını farketti finans piyasaları. Bir değişken, sadece bir faktör bilinen tüm gerçeklerin, şu ana kadar kabul edilmiş tüm kuramların işlememesini sağlıyordu: İnsan Beyni.
Sıkıcı ders kitaplarında Arz-Talep dengesinde talep konusu anlatılırken “Satınalma gücüyle desteklenmiş alım isteği” der. Yani talebin bir istek sonucu oluştuğu kabul edilir. İstediğimiz birşeyi talep etmek ve bunun sonucu olarak da hemen tüketmek için sabırsız bir istek duyarız, peki bir dilim pastayı yerken neden en sevdiğimiz kısmını sona bırakırız? İşte psikoloji ve ekonomi bu gibi noktalarda kesişiyor ve işbirliği yapıyor.

Son yıllarda yıldızı parlayan bir kabul olan Davranışsal Ekonomi, ekonomik düzen içerisindeki alınan kararların her zaman rasyonel veri ve bilgilerle alınmadığını, psikolojik faktörlerin de verilen kararlar üzerinde göz ardı edilemez etkisi olduğunu savunuyor. Örneğin güneşli bir havada borsada işlem yapanların alım yönünde işlem yapma ihtimalinin diğer günlere kıyasla %50 daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Yani Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahfetti!” şiiri, finans piyasası için artık çok daha anlamlı hale geliyor. 

2002 yılında Nobel Ekonomi ödülünü Prof. Daniel Kahneman kazandı. Ancak profesörün önemli bir özelliği vardı, kendisi Ekonomist değildi. Ekonomi Nobelinin ekonomist olmayan bir bilim adamına verilmesi tartışılsa da bilim dallarının ne kadar içiçe geçtiğini göstermesi açısından önemliydi. Piyasanın temel kabulu olan insanın “homo economicus” olduğuydu. Homo Economicus, kendi ekonomik faydası için en akılcı kararları alacak böylece önce kendi refah düzeyini, buna bağlı olarak da tüm toplumun refah düzeyini yükseltecek, kalıcı kalkınma ve refahı sağlayacaktı. Bu temel varsayım, insanı “ekonomik homo” olarak ifade etmiş olması yetmiyormuş gibi bir de robot yerine koyan bir düşünceydi. Ancak zaman gösterdi ki, insan ekonomik hayatta sadece çıkar ve maddi fayda güdüsüyle hareket etmiyor, duygusal dünya ve insan psikolojisi de ekonomik kararları, hem de çok yüksek ölçülerde etkiliyor. 

Finans piyasalarında, özellikle de borsada alım-satım yapanlar arasında yapılmış incelemelere dayandırılan araştırmalar psikolojik unsurlar içerisinde “aşırı güven” duygusunun yatırımlarda büyük hataların yapılmasında en önemli faktör olduğunu ortaya koyuyor. Hızlı ve ölçülebilir sonuçlar alınabilmesi açısından öncelikle borsa yatırımcıları üzerinden değerlendirilse de tüm yatırım kararlarında ve iş yaşamında “aşırı güven” olgusunun hata yaptırıcı etkisi gözler önüne seriliyor. Daha önceki başarılı ve kar ettiren işlemlerinden dolayı yatırımcılar bir sonraki hamlelerinde daha gözü kara, daha yüksek riskler alabilen ancak çoğunlukla daha fazla hata içeren kararlar alıyorlar. 

Davranışsal ekonominin risk alabilme konusunda cinsiyet ayrımını içeren bir yönü de var. Terrance Odean ve Brad Barber adlı bilim adamları 35,000 denek üzerinde yaptıkları çalışmada yatırımcıları kadın ve erkek olarak ayırmış ve performans karşılaştırması yapmış. Araştırmanın sonucuna göre erkek yatırımcılar kadınlardan %45 daha fazla işlem yapıyorlar. Ancak performans karşılaştırmasına bakıldığında hiç işlem yapmasalar elde edecekleri getiriden yıllık %2,65 oranında daha az kazanıyorlar. Yani “Macho Economicus” olmanın pek de bir faydası yok! Kadın yatırımcılar ise daha az işlem yaptıkları için zararlarını daha küçük oranlarda tutabiliyorlar, %1,72. “Less is More” yani “Az daha çoktur” felsefesi piyasalarda kesinlikle işe yarayan bir strateji. Yatırımcılar daha sık işlem yapmaya başladıklarında hem işlem maliyetleri arttığından, hem de çoğunlukla yatırım stratejilerine sadık kalamadıkları için getirileri mutlak şekilde düşüyor. İlginç olan erkek yatırımcıların işlem yapma oranının her zaman ve her piyasada kadınlardan daha fazla olması. Yani alışverişe bayılan hanımlar gerçek yaşamlarında bu stratejiyi asla uygulamasalar da, borsalarda daha az alış-satış işlemi yaparak daha karlı çıkabiliyorlar. 

Risk algısı, girişimcilik için gereken cesaret, para kullanımı ve değerlendirmesi ile ilgili kararların tümü kişinin geçmişinde, psikolojik kodlarında bulunuyor. Piyasa koşulları, veri akışı, teknik ve temel analizler ve hatta hava durumu gibi etkenler de kararları etkileyen dışsal faktörlerin bazıları. İnsan beyni tüm bu veri bombardımanını aynı anda değerlendirerek uygun sonuçları çıkarmaya çalışıyor. Bu karar sürecinde duygu ve mantığın mücadelesi yaşanıyor. Davranışsal Ekonomi işte bizlerin bu şekilde algılayıp özetlediği süreçleri laboratuar ortamında inceliyor. Beynin kar ederken ne şekilde çalıştığını, hangi loblarının aktif olduğunu ve kararları ne şekilde etkilediği, zarar ederken beynin hangi loblarının devreye girdiğini ve kar-zarar sonucunda ne gibi tepkiler verdiği gibi konular şu anda davranışsal ekonomi uzmanları tarafından incelenip cevapları bulunmak üzere olan konular. 

1992 yılında İngiltere’de büyüklüğü ve gücü vurgulanmak için “Kraliçe’nin Bankası” da denilen 200 senelik köklü Barings bankasının senelik karının %10’u tek bir trader tarafından yapıldı. Bu trader, sihirbaz çocuk da denilen 26 yaşındaki Nick Leeson’dı. Bu başarısı üzerine hızla yükselen Leeson, Uzakdoğu Piyasalarından sorumlu oldu. Kendisine aşırı güvenen harika çocuk, beklenmeyen Kobe depremine çok yüklü bir ters pozisyonda yakalandı ve inanılmaz büyüklükte zarar etti. Sihirbaz Çocuk lakabından asla vazgeçemeyecek olan Leeson’ın kendine aşırı güveni ve egosu, kaldıraçlı finans ürünleriyle de birleşince zarar sadece birkaç gün içinde kartopu etkisiyle katlanarak büyüdü. Zararı hala kara çevirebileceğini düşünen minik sihirbaz derhal kendine daha sonraları finans literatürüne de girecek olan 88888 isimli bir hata hesabı açarak tüm zararı hasır altı etti. Ta ki zarar milyar dolarlık olup bankanın da boyunu aşıncaya kadar... Zarar ortaya çıktı, İngiltere Kraliçesinin bile parasının bulunduğu ülkenin en köklü bankası battı. Barings, 1995 yılında genç bir trader’ın ego ve hırsı sonucu Hollandalı ING Bank’a 1 sterlin karşılığında satıldı.

Daha sonra filmi de çekilen bu olay aslında “Neden ve Nasıl Batarız?” sorularının örnekli bir açıklaması gibi. Leeson, dizginleyemediği hırsının ve kendisini aşan egosunun kurbanı oluyor. Davranışsal Ekonominin de açıklamaya çalıştığı yönüyle aşırı güven duygusu ön plana çıkıyor. En temel piyasa öğretilerinden olan “Zararın neresinden dönülürse kardır” bilgisi, duygusal dünyayla ve karmaşık hislerle çarpışıyor ve yeniliyor. Ego devreye giriyor, kişiyi zararın telafi edilebilir olduğuna ikna ediyor. Geçmiş başarı hikayeleri yeni başarısızlığın zeminini hazırlıyor. Sonucu 200 yıllık kurumsal bir bankanın bir tek kişi nedeniyle batışı, genç ve ümit vaadeden bir borsacının hapishanede biten kariyeri oluyor. Gerçi hikayenin bu trajik yönlerinin yanında, egosu bu kadar yüksek olan esas oğlan Nick Leeson’ı tatmin ettiğini düşündüğüm yönleri de yok değil. Örneğin Time dergisine kapak olmak, hayat hikayesinin film yapılması ve başrolü Evan McGregor’un oynaması, yazdığı kitapların yok satması ve imza günlerindeki müthiş ilgi Leeson’ı bir hayli tatmin ediyor olsa gerek. Ayrıca kendisi halen bilimin hizmetinde. Davranışsal Ekonomi uzmanları bu olayın her aşamasını incelerken, Nick Leeson “Stresin insan bedeni üzerindeki etkileri” konulu bir araştırma içinde de yer alıyor. 

Her ne kadar tüm yanlış kararlarımızdan ekonomik krizleri, tüm zararlarımızdan piyasaları sorumlu tutmayı sevsek de davranışsal ekonominin “Yatırımcının en büyük düşmanı kendisidir” tezi aslında herşeyi açıklar nitelikte. Bizler ne kadar okursak okuyalım, teknik analizi yalayıp yutmuş olsak da, temel analizi çok iyi bilsek de, tüm piyasa verilerini anlık ve doğru takip edip yatırım kararlarımızı en doğru şekliyle vermeye çalışsak da, karar aşamasına gelindiğinde beynimizin içindeki o müthiş mücadeleden kimin galip çıkacağı tüm yatırım kararlarımızın belirleyicisi oluyor. Sezgileri de göz ardı etmeden mantıklı bir stratejiye sadık kalarak yatırım yapabilmek en doğrusu gibi görünüyor. Sonuçta güneşli bir günde ofise gitmemek biraz abartılı bir yatırım önerisi olsa da mesela en azından hisse senedi yatırımı için “Borsa Oynamak” demesek doğru bir yatırım stratejisi için iyi bir başlangıç olmaz mı ne dersiniz?
[Esquire Dergisi Nisan 2009 sayısında yayınlanan yazımdan... ]

Paha Biçilemeyen Yatırım : Sanat ! 


Artık “Kriz” kelimesini duymaktan hepimize sıkıntı geldi. Ekonomiden bahsedip de bu kelimeyi kullanmadan cümle kurmak neredeyse imkansız oldu. Bu keyifsiz ekonomik ortamda, bu sıkıcı piyasalarda, bu henüz ucu bile görünmeyen küresel krizin tam ortasında ille de ekonomi yazmamız gerekiyorsa bari tüm bu tatsızlıkları unutturacak bir konudan bahsedeyim: Sanattan. 


Bugünlerde finans dünyasında yer yerinden oynarken, bilinen tüm kurallar bitmiş, tüm ezberler bozulmuş, kabul edilmiş tüm yatırım enstrümanları cazibesini yitirmişken size çok enteresan bir yatırım aracından bahsetmek istiyorum. Sanat Yatırımı. Uzun zaman boyunca sanat ve para kelimeleri yanyana getirilmemişken sanattan para kazanmak neredeyse ayıp kabul edilirken sanatçılar için fakir ölmek adeta bir itibar kaynağı olmuş, para için sanat yapmayı geçin, sanattan para kazanmak ahlaksızlıkların en büyüğü ve bilinen en eski meslek(!)le bir tutulmuş sanat çevrelerince. Gerçi bilinen en eski meslek demişken, onun için de “sanat” kelimesinin kullanılması güzel bir tesadüf olmuş ama konumuz o değil. 




Andy Warhol 1962’de kendi ismi kadar meşhur ettiği Campbell çorba kutularını tasarladığında kimilerine göre müthiş yenilikçi bir akımının önderliğini yapıyordu, kimisine göre ise sadece para kazanmaya çalışıyordu. Amaç ne olursa olsun “su yolunu buldu” ve Pop-Art dünyanın en popüler sanat akımlarından birisi, Andy Warhol ise işleri en çok taklit edilen sanatçılarından biri oldu. 






Ravelin Bolero’su...Kimisine göre tek bir melodinin dakikalara boyunca rutin tekrarı, kimisine göre sadeliğin inanılmaz gücü. En keskin ve acımasız tanımsa bizzat Ravel’in kendisinden geliyor. Şöyle söylüyor Ravel müthiş klasiği Bolero için: “Tek başyapıtım, yazık ki içinde müzik yok!” Eserin doğuşu ardındaki gerçek hikaye ise tüm bunlardan daha da enteresan. Çok yaygın bir inanışa göre Ravel’in Bolerosu sipariş üzerine yazılmış ilk klasik eserdir ve durmadan aynı ezgiyi tekrarlamasının nedeni “tamamen duygusal” dır! Bu yaygın inanışa göre Ravel tam 18 kere aynı melodiyi tekrarlamıştır çünkü anlaşma bunu gerektirmektedir, eser belli bir koreografi üzerine bestelenmiş sipariş bir bestedir ve belli bir süre boyunca sürekli çalınması gerekmektedir. Ravel de bizim yerli dizi yapımcılarını kıskandıracak bir ticari zekayla, aynı melodiyi çevirip durmuş ve Türk televizyonlarının temel taşlarından olan “tekrardan para kazanma” kavramının bir anlamda atası olmuştur. 


Sanattan para kazananlar çok nadiren sanatçılar olmuştur. Sanattan para kazanan kesim daha ziyade bu işin riskini alan, eserleri sanat değerinin yanısıra finansal varlıklar ve yatırım olarak düşünen koleksiyonerler, aracılar ve simsarlar olmuştur. Her ne kadar sanattan sanatçıların dışındaki bir çevrenin daha büyük paralar kazanıyor olması çoğumuza duygusal olarak yanlış gelse de, yatırımın bir numaralı kuralı işte tam burda bir kez daha devreye giriyor: “Ne kadar risk, o kadar getiri!” 


Risk, doğası gereği tüm yatırım araçlarında (şu dönem biraz daha fazlaca) bulunsa da aslında sanat yatırımı çok da riskli bir yatırım aracı sayılmıyor, hatta bir çok yatırımdan daha risksiz görünüyor. Zaten bu denli güvenli bir yatırım olarak görülmeseydi, değerli sanat eserlerini büyük banka ve hatta sigorta şirketlerinin varlıkları arasında görmezdik. Yani tuhaf bir finans mantığıyla sigorta şirketleri bir yandan değerli sanat eserlerini yüksek paralara sigortalarken, kendilerini de sanat eserleriyle sigortalıyorlar! 


Özellikle bankaların portföyleri hem dünyada hem ülkemizde; yüksek sanat ve antika değeri taşıyan birçok eserini barındırmakta, çok değerli koleksiyonlara ev sahipliği yapmaktadır. Bu eserler bir yandan bu finans kuruluşlarının büyük gökdelenlerin en üst katlarında bulunan süper şık üst düzey yönetim ofislerinin duvarlarını süslemekte, bir yandan da portföyleri içinde değerlenmekte ve onlara para kazandırmaya devam etmekte. Hatta ülkemizde özel bankaların yanında Merkez Bankamızın da değerli bir resim kolleksiyonu bulunmakta. Aman bu size kendilerinden önemli müdahaleler beklenen kriz dönemlerinde Merkez Bankası yetkililerinin trilyonluk sanat eserlerinin karşısında çay içip simit yediklerini düşündürtmesin! 



Genelde gerek finans hayatında, gerekse özel hayatlarımızdaki tecrübelerimiz göze hoş görünenin cüzdana hoş görünmediğini gösterse de, sanat konusunda durum her zaman böyle değil, hatta çoğunlukla tam tersi sözkonusu. Tipik bir yatırım aracı ile karşılaştırıldığında ve değerlemesi de aynı normlarda yapıldığında görülen kazanç oranları hiç de azımsanacak oranlar değil. Yaklaşık 3 yıllık, bir sanat eseri için kısa sayılabilecek bir vade sonunda ortalama getiri % 500 - %600 lerde oluşuyor. Burda tabii ki alınan eserin niteliği (aynı diğer tüm yatırımlarda olduğu gibi) önem kazanıyor ancak % 500’lük bu ortalama oran, hele ki içinde bulunulan dönemde herhangi bir başka yatırım aracına kıyasla inanılmaz büyük cazibe taşıyan bir kazanç oranı. 


Henüz büyük yatırım bankalarında olmasa da, sanat çevrelerinde çoktan “Sanat Piyasası Analist”leri oluşmuş durumda. Bu analistler aynen büyük yatırım bankalarındaki sektör analistleri gibi sanat piyasasını anlık takip edip analizler yapıyor, raporlar yayınlıyor, düşen ve yükselen fiyatlar hakkında bilgiler verip “al-sat” önerilerini piyasa ile paylaşıyorlar. Sanat Analistliği; son küresel kriz sonrasında global ölçekte sayıları yüzbinlerle ifade edilen “işsiz broker ve yatırım danışmanları” için ilginç bir iş alternatifi olabilir, ne dersiniz? Temelde uzak oldukları bu piyasaya hemen ayak uyduracaklarına eminim, ne de olsa hakkında pek de fikirleri olmayan enstrümanları pazarlamakta tüm dünyadaki finanscılar son derece uzmanlaştı şu geçtiğimiz yıllarda... 


Uzmanlara göre, son 25 yıl boyunca yaşanan onca savaş, küresel kriz ve iniş-çıkışa rağman Sanat Piyasasında fiyatlar sürekli olarak yukarı yönlü bir trend içerisinde seyretmiş. Ülke riski, seçilen yatırım enstrümanına özel riskler, hatta coğrafik risklere karşı bile sanat eserleri ve antika yatırımcılığı ön plana çıkıyor. Ayrıca, yatırımcı jargonunda “Pimpirikli Yatırımcı” tabir edilen ve güvenlikten ödün vermeyen yatırımcılar için de bu yöntem birebir. Zira 30 milyon doları çalışma odanızın duvarına asıp gözünüzün önünden ayırmamanın daha estetik bir yolu şimdilik yok! 


Her gerçek antika zamanla daha da değerlenir diyebiliyoruz, ancak zamanla eskiyen herşey gayet tabii ki antika olmuyor. Bu konuyla ilgili olarak yapılan “nitelikli antika” tanımı gözardı edilmemesi gereken önemli bir özelliği vurguluyor. Bulunduğumuz coğrafya itibariyle belki bir çoğumuzun evlerinde atalardan kalma yazılar, eşyalar bulunmakta. Ancak bunların hepsi antika sayılmıyor.Eski bir eserin antika değeri alabilmesi için uzmanlar tarafından incelenip yapıldığı dönem, o dönemin etkilerini taşıması, kondüsyonu (durumu) , biliniyorsa sanatçısı ve o sanatçının hangi dönem eseri olduğu gibi etkenlerin değerlendirilmesi gerekiyor. Yani dededen kalma Necefli Maşrapanın antika değeri taşıyabilmesi için konuyla ilgili uzmanların zorlu ekspertizine maruz kalıp sınıfı geçmesi gerekiyor. 


Sanat Borsası her ne kadar dünya üzerindeki global ve özerk bir piyasa olsa da, konu hem maddi hem manevi değer kazanmış eski eserler olunca, işin içine devletler, politikalar hatta siyasi krizler bile girebiliyor. Ülkelerin sınırlarından casus filmlerine konu olacak şekillerde çıkarılan eserler, hırsızlıklar ve dolandırıcılıklar...bu kadar paranın döndüğü bir ortamın olmazsa olmazları halini almış. 


Biz her ne kadar “Koskoca Artemis’imizi yürüttüler dostlar vay başımıza gelenler!” diye dövünüp duralım, aynı akibeti paylaşan, ancak boş durmayanlar da var. Dünya antika piyasası şu sıralar geçtiğimiz ay Paris’te düzenlenen müzayede olanlarla çalkalanıyor. Bu müzayedede ünlü Fransız modacı Yves Saint Laurent’in kişisel koleksiyonunda bulunan ve Çin’de imparatorluk döneminde saraydan batılı askerlerin çaldığı kabul edilen iki adet bronz heykel toplam 36 milyon dolara alıcı buluyor. Artırmayı filmlerde hep gördüğümüz gibi “Telefonun ucundaki gizemli zengin bir adam” kazanıyor. Buraya kadar herşey normal. Ancak sanat piyasasını ayağa kaldıran olaylar tam da bu noktadan sonra başlıyor... Müzayedeyi kazananın Çin Kayıp Tarihi Eserleri Kurtarma Programı (ki muhtemelen bu koca cümle Çincede 3 ya da 4 çizgiyle yazılıyordur) danışmanı Cai Mingchao olduğu ortaya çıkıyor. Mingchao, müzayedeye uyarı olsun diye girdiğini, bu eserin kendilerine ait olduğunu, parayı asla ödemeyeceğini, gerekirse tüm bedellerine razı olarak müzayedeye her seferinde gireceğini, yani Çincenin Türkçesi: “Eseri kimseye yar etmeyeceğini” söylüyor. Bu esnada bay YSL parasını bekliyor, Christie’s müthiş bir prestij kaybına uğruyor, eser ortada kalıyor. 


Tüm dünya yandık bittik, para yok pul yok diye inleyedursun, geçtiğimiz ay gerçekleştirilen tüm zamanların en büyük açık artırması sonucu Christie’s Müzayede Evi’nin kasasına toplam 373.5 milyon Euro para girdi. Bu piyasada hiç birimizin hayır demeyeceği bir meblağ. Bu paraya neler neler alınır başlıklı milli piyango klişesine girmek istemesem de, “Batan gemi ekonomisi” kurallarının geçerli olduğu günlerde bu fiyata mesela dünyaca ünlü ve birkaç yüzyıllık bir otomotiv firmasına ya da yine dünya çapında şöhrete sahip köklü bir bankaya ortak olabilmeniz sözkonusu. Demek ki ya halen bir yerlerde ve birilerinde bol para var, ya da sanat yatırımı bilinen tüm yatırım araçlarının tahtının sallandığı bir dönemin tartışmasız kralı oluyor. Bu durumda gözleri biraz hisse senetlerinden,bonolardan tablolara,heykellere çevirmekte fayda olabilir. Böylece belki hem gözler bayram eder, hem portföyler... 





ÜLKEMİZDE FİYATINI EN FAZLA ARTIRAN 5 TABLO 



Osman Hamdi Bey/Kaplumbağa Terbiyecisi 

Çıkış: 1.9 milyon YTL 
Satış: 5 milyon YTL 



İbrahim Çallı/Adada Sabah Geziye Çıkan Kadınlar 

Çıkış: 150 bin YTL 
Satış: 560 bin YTL 



Nazmi Ziya Güran/Sokak Manzaraları 

Çıkış: 150 bin YTL 
Satış: 560 bin YTL 



Nuri İyem/Anadolu Kadınları 

Çıkış: 60 bin YTL 
Satış: 160 bin YTL 



Ali Çelebi/Balıkçılar 

Çıkış: 90 bin YTL 
Satış: 330 bin YTL 



Cihat Burak/Kediler 

Çıkış: 15 bin YTL 
Satış 145 bin 

PAHA BİÇİLEMEYEN YATIRIM : SANAT!

[Esquire Dergisi Nisan 2009 sayısında yayınlanan yazımdan... ]

Paha Biçilemeyen Yatırım : Sanat ! 


Artık “Kriz” kelimesini duymaktan hepimize sıkıntı geldi. Ekonomiden bahsedip de bu kelimeyi kullanmadan cümle kurmak neredeyse imkansız oldu. Bu keyifsiz ekonomik ortamda, bu sıkıcı piyasalarda, bu henüz ucu bile görünmeyen küresel krizin tam ortasında ille de ekonomi yazmamız gerekiyorsa bari tüm bu tatsızlıkları unutturacak bir konudan bahsedeyim: Sanattan. 


Bugünlerde finans dünyasında yer yerinden oynarken, bilinen tüm kurallar bitmiş, tüm ezberler bozulmuş, kabul edilmiş tüm yatırım enstrümanları cazibesini yitirmişken size çok enteresan bir yatırım aracından bahsetmek istiyorum. Sanat Yatırımı. Uzun zaman boyunca sanat ve para kelimeleri yanyana getirilmemişken sanattan para kazanmak neredeyse ayıp kabul edilirken sanatçılar için fakir ölmek adeta bir itibar kaynağı olmuş, para için sanat yapmayı geçin, sanattan para kazanmak ahlaksızlıkların en büyüğü ve bilinen en eski meslek(!)le bir tutulmuş sanat çevrelerince. Gerçi bilinen en eski meslek demişken, onun için de “sanat” kelimesinin kullanılması güzel bir tesadüf olmuş ama konumuz o değil. 




Andy Warhol 1962’de kendi ismi kadar meşhur ettiği Campbell çorba kutularını tasarladığında kimilerine göre müthiş yenilikçi bir akımının önderliğini yapıyordu, kimisine göre ise sadece para kazanmaya çalışıyordu. Amaç ne olursa olsun “su yolunu buldu” ve Pop-Art dünyanın en popüler sanat akımlarından birisi, Andy Warhol ise işleri en çok taklit edilen sanatçılarından biri oldu. 






Ravelin Bolero’su...Kimisine göre tek bir melodinin dakikalara boyunca rutin tekrarı, kimisine göre sadeliğin inanılmaz gücü. En keskin ve acımasız tanımsa bizzat Ravel’in kendisinden geliyor. Şöyle söylüyor Ravel müthiş klasiği Bolero için: “Tek başyapıtım, yazık ki içinde müzik yok!” Eserin doğuşu ardındaki gerçek hikaye ise tüm bunlardan daha da enteresan. Çok yaygın bir inanışa göre Ravel’in Bolerosu sipariş üzerine yazılmış ilk klasik eserdir ve durmadan aynı ezgiyi tekrarlamasının nedeni “tamamen duygusal” dır! Bu yaygın inanışa göre Ravel tam 18 kere aynı melodiyi tekrarlamıştır çünkü anlaşma bunu gerektirmektedir, eser belli bir koreografi üzerine bestelenmiş sipariş bir bestedir ve belli bir süre boyunca sürekli çalınması gerekmektedir. Ravel de bizim yerli dizi yapımcılarını kıskandıracak bir ticari zekayla, aynı melodiyi çevirip durmuş ve Türk televizyonlarının temel taşlarından olan “tekrardan para kazanma” kavramının bir anlamda atası olmuştur. 


Sanattan para kazananlar çok nadiren sanatçılar olmuştur. Sanattan para kazanan kesim daha ziyade bu işin riskini alan, eserleri sanat değerinin yanısıra finansal varlıklar ve yatırım olarak düşünen koleksiyonerler, aracılar ve simsarlar olmuştur. Her ne kadar sanattan sanatçıların dışındaki bir çevrenin daha büyük paralar kazanıyor olması çoğumuza duygusal olarak yanlış gelse de, yatırımın bir numaralı kuralı işte tam burda bir kez daha devreye giriyor: “Ne kadar risk, o kadar getiri!” 


Risk, doğası gereği tüm yatırım araçlarında (şu dönem biraz daha fazlaca) bulunsa da aslında sanat yatırımı çok da riskli bir yatırım aracı sayılmıyor, hatta bir çok yatırımdan daha risksiz görünüyor. Zaten bu denli güvenli bir yatırım olarak görülmeseydi, değerli sanat eserlerini büyük banka ve hatta sigorta şirketlerinin varlıkları arasında görmezdik. Yani tuhaf bir finans mantığıyla sigorta şirketleri bir yandan değerli sanat eserlerini yüksek paralara sigortalarken, kendilerini de sanat eserleriyle sigortalıyorlar! 


Özellikle bankaların portföyleri hem dünyada hem ülkemizde; yüksek sanat ve antika değeri taşıyan birçok eserini barındırmakta, çok değerli koleksiyonlara ev sahipliği yapmaktadır. Bu eserler bir yandan bu finans kuruluşlarının büyük gökdelenlerin en üst katlarında bulunan süper şık üst düzey yönetim ofislerinin duvarlarını süslemekte, bir yandan da portföyleri içinde değerlenmekte ve onlara para kazandırmaya devam etmekte. Hatta ülkemizde özel bankaların yanında Merkez Bankamızın da değerli bir resim kolleksiyonu bulunmakta. Aman bu size kendilerinden önemli müdahaleler beklenen kriz dönemlerinde Merkez Bankası yetkililerinin trilyonluk sanat eserlerinin karşısında çay içip simit yediklerini düşündürtmesin! 



Genelde gerek finans hayatında, gerekse özel hayatlarımızdaki tecrübelerimiz göze hoş görünenin cüzdana hoş görünmediğini gösterse de, sanat konusunda durum her zaman böyle değil, hatta çoğunlukla tam tersi sözkonusu. Tipik bir yatırım aracı ile karşılaştırıldığında ve değerlemesi de aynı normlarda yapıldığında görülen kazanç oranları hiç de azımsanacak oranlar değil. Yaklaşık 3 yıllık, bir sanat eseri için kısa sayılabilecek bir vade sonunda ortalama getiri % 500 - %600 lerde oluşuyor. Burda tabii ki alınan eserin niteliği (aynı diğer tüm yatırımlarda olduğu gibi) önem kazanıyor ancak % 500’lük bu ortalama oran, hele ki içinde bulunulan dönemde herhangi bir başka yatırım aracına kıyasla inanılmaz büyük cazibe taşıyan bir kazanç oranı. 


Henüz büyük yatırım bankalarında olmasa da, sanat çevrelerinde çoktan “Sanat Piyasası Analist”leri oluşmuş durumda. Bu analistler aynen büyük yatırım bankalarındaki sektör analistleri gibi sanat piyasasını anlık takip edip analizler yapıyor, raporlar yayınlıyor, düşen ve yükselen fiyatlar hakkında bilgiler verip “al-sat” önerilerini piyasa ile paylaşıyorlar. Sanat Analistliği; son küresel kriz sonrasında global ölçekte sayıları yüzbinlerle ifade edilen “işsiz broker ve yatırım danışmanları” için ilginç bir iş alternatifi olabilir, ne dersiniz? Temelde uzak oldukları bu piyasaya hemen ayak uyduracaklarına eminim, ne de olsa hakkında pek de fikirleri olmayan enstrümanları pazarlamakta tüm dünyadaki finanscılar son derece uzmanlaştı şu geçtiğimiz yıllarda... 


Uzmanlara göre, son 25 yıl boyunca yaşanan onca savaş, küresel kriz ve iniş-çıkışa rağman Sanat Piyasasında fiyatlar sürekli olarak yukarı yönlü bir trend içerisinde seyretmiş. Ülke riski, seçilen yatırım enstrümanına özel riskler, hatta coğrafik risklere karşı bile sanat eserleri ve antika yatırımcılığı ön plana çıkıyor. Ayrıca, yatırımcı jargonunda “Pimpirikli Yatırımcı” tabir edilen ve güvenlikten ödün vermeyen yatırımcılar için de bu yöntem birebir. Zira 30 milyon doları çalışma odanızın duvarına asıp gözünüzün önünden ayırmamanın daha estetik bir yolu şimdilik yok! 


Her gerçek antika zamanla daha da değerlenir diyebiliyoruz, ancak zamanla eskiyen herşey gayet tabii ki antika olmuyor. Bu konuyla ilgili olarak yapılan “nitelikli antika” tanımı gözardı edilmemesi gereken önemli bir özelliği vurguluyor. Bulunduğumuz coğrafya itibariyle belki bir çoğumuzun evlerinde atalardan kalma yazılar, eşyalar bulunmakta. Ancak bunların hepsi antika sayılmıyor.Eski bir eserin antika değeri alabilmesi için uzmanlar tarafından incelenip yapıldığı dönem, o dönemin etkilerini taşıması, kondüsyonu (durumu) , biliniyorsa sanatçısı ve o sanatçının hangi dönem eseri olduğu gibi etkenlerin değerlendirilmesi gerekiyor. Yani dededen kalma Necefli Maşrapanın antika değeri taşıyabilmesi için konuyla ilgili uzmanların zorlu ekspertizine maruz kalıp sınıfı geçmesi gerekiyor. 


Sanat Borsası her ne kadar dünya üzerindeki global ve özerk bir piyasa olsa da, konu hem maddi hem manevi değer kazanmış eski eserler olunca, işin içine devletler, politikalar hatta siyasi krizler bile girebiliyor. Ülkelerin sınırlarından casus filmlerine konu olacak şekillerde çıkarılan eserler, hırsızlıklar ve dolandırıcılıklar...bu kadar paranın döndüğü bir ortamın olmazsa olmazları halini almış. 


Biz her ne kadar “Koskoca Artemis’imizi yürüttüler dostlar vay başımıza gelenler!” diye dövünüp duralım, aynı akibeti paylaşan, ancak boş durmayanlar da var. Dünya antika piyasası şu sıralar geçtiğimiz ay Paris’te düzenlenen müzayede olanlarla çalkalanıyor. Bu müzayedede ünlü Fransız modacı Yves Saint Laurent’in kişisel koleksiyonunda bulunan ve Çin’de imparatorluk döneminde saraydan batılı askerlerin çaldığı kabul edilen iki adet bronz heykel toplam 36 milyon dolara alıcı buluyor. Artırmayı filmlerde hep gördüğümüz gibi “Telefonun ucundaki gizemli zengin bir adam” kazanıyor. Buraya kadar herşey normal. Ancak sanat piyasasını ayağa kaldıran olaylar tam da bu noktadan sonra başlıyor... Müzayedeyi kazananın Çin Kayıp Tarihi Eserleri Kurtarma Programı (ki muhtemelen bu koca cümle Çincede 3 ya da 4 çizgiyle yazılıyordur) danışmanı Cai Mingchao olduğu ortaya çıkıyor. Mingchao, müzayedeye uyarı olsun diye girdiğini, bu eserin kendilerine ait olduğunu, parayı asla ödemeyeceğini, gerekirse tüm bedellerine razı olarak müzayedeye her seferinde gireceğini, yani Çincenin Türkçesi: “Eseri kimseye yar etmeyeceğini” söylüyor. Bu esnada bay YSL parasını bekliyor, Christie’s müthiş bir prestij kaybına uğruyor, eser ortada kalıyor. 


Tüm dünya yandık bittik, para yok pul yok diye inleyedursun, geçtiğimiz ay gerçekleştirilen tüm zamanların en büyük açık artırması sonucu Christie’s Müzayede Evi’nin kasasına toplam 373.5 milyon Euro para girdi. Bu piyasada hiç birimizin hayır demeyeceği bir meblağ. Bu paraya neler neler alınır başlıklı milli piyango klişesine girmek istemesem de, “Batan gemi ekonomisi” kurallarının geçerli olduğu günlerde bu fiyata mesela dünyaca ünlü ve birkaç yüzyıllık bir otomotiv firmasına ya da yine dünya çapında şöhrete sahip köklü bir bankaya ortak olabilmeniz sözkonusu. Demek ki ya halen bir yerlerde ve birilerinde bol para var, ya da sanat yatırımı bilinen tüm yatırım araçlarının tahtının sallandığı bir dönemin tartışmasız kralı oluyor. Bu durumda gözleri biraz hisse senetlerinden,bonolardan tablolara,heykellere çevirmekte fayda olabilir. Böylece belki hem gözler bayram eder, hem portföyler... 





ÜLKEMİZDE FİYATINI EN FAZLA ARTIRAN 5 TABLO 



Osman Hamdi Bey/Kaplumbağa Terbiyecisi 

Çıkış: 1.9 milyon YTL 
Satış: 5 milyon YTL 



İbrahim Çallı/Adada Sabah Geziye Çıkan Kadınlar 

Çıkış: 150 bin YTL 
Satış: 560 bin YTL 



Nazmi Ziya Güran/Sokak Manzaraları 

Çıkış: 150 bin YTL 
Satış: 560 bin YTL 



Nuri İyem/Anadolu Kadınları 

Çıkış: 60 bin YTL 
Satış: 160 bin YTL 



Ali Çelebi/Balıkçılar 

Çıkış: 90 bin YTL 
Satış: 330 bin YTL 



Cihat Burak/Kediler 

Çıkış: 15 bin YTL 
Satış 145 bin 
BİR SEÇİM KAÇA MALOLUR? 

Mart Ayı seçim Ayı.. 

Geçtiğimiz ay Amerika’da sonuçlanan Başkanlık Seçimleri tüm dünyada gündemin ilk sırasındaydı. Sadece Amerikan halkının değil tüm dünyanın yakından takip ettiği bu seçim; kampanya sürecinden, başkanlık kutlamalarına kadar hem sosyal etkileriyle, hem de ekonomik boyutlarıyla konuşuldu durdu. Üstüne Mart ayı sonunda ülkemizde gerçekleşecek olan yerel seçimler de gündemdeki yerini alınca “Bir Seçim Kaça Maloluyor?” sorusunun cevabını sizin için biraz araştıralım istedim. 


Gayet tabii ki ülkemizde gerçekleşecek yerel yönetim seçimiyle ABD başkanlık seçimi ekonomik boyut olarak birbirinden bir hayli farklı. Ancak irdeledikçe şaşırtıcı olan nokta, harcama kalemlerinin neredeyse birebir aynı olması. Bu araştırmamızın hazırlanmasında görüştüğümüz tüm uzman dostlarımızın hemfikir olduğu ortak nokta şu: İster muhtarlık seçimi olsun, ister klüp başkanlığı, ister bir devlet başkanlığı seçimi... Kitleler ve kitlelere hitap etme yöntemleri aynı. Her ne kadar bölgelerden bölgelere kampanyalar etnik yapılardan ve milletlerin karakterlerindeki farklılıklardan dolayı değişse de sonuçta temel hedef insan ve insan psikolojisi. 

Amerikan Başkanı Barack Obama'nın seçilmesinin "her nedense" tüm dünyayı abartılı derecede heyecanlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden bir de "kutlama" çılgınlığı baş gösterdi Amerika'da. Sokak aralarında, gettolarda Afrika Kökenli Amerikalıların kimisi rap yaparak, kimisi dua ederek Bay Başkanı kutlarken, resmi kutlama her dönemki düzeni ve ciddiyeti içerisinde planlanıyordu. Ancak hem katılımcıların niteliklerinden, hem de Siyahi Amerikalıların doğalarından gelen çoşku nedeniyle planlanandan belki biraz daha farklı ama çok daha ilgi çekici geçti resmi kutlamalar. Sonuç “Ezilen ırkların çığlığı” gibi abartılı tanımlarla nitelendirilse de bu işin sosyolojik boyutu. Biz gelelim ekonomik boyutuna...

Bir avuç oy uğruna... 

Ülkemizde seçim sürecindeki aşamalara teker teker bakarsak; bir aday adayının, aday olabilmesi için partilerin genel merkezi tarafından diğer aday adayları arasından seçilmesi gerekiyor. Belirlenen aday, derhal ekibini oluşturup kampanyasına başlıyor. Bu aşamada ilk durak fotoğrafçılar oluyor. Reklamcılar ve matbaacılarla birlikte seçim dönemlerine duacı olan bir meslek grubu da fotoğrafçılar. Burada adayın seçim bölgesine, partisine ve ideolojisine göre vermeyi tercih ettiği pozlarda fotoğrafları çekiliyor. Tüm seçim süreci boyunca öncelikle fotografik hafızalar hedeflendiği için fotoğraf konusu gerçekten önemli. Fotoğraf konusunun önemini en güzel gösteren örnek olaylardan birisi yakın geçmişte ülkemizde yaşanmış. 1991 Genel Seçimleri esnasında kamuoyu tarafından gülmediği ve pek sempatik görünmediği yönünde eleştiriler alan bir politikacımız dünyaca ünlü bir Fransız reklamcı ile anlaşır. Reklamcının ilk yaptığı iş politikacımızın binlerce poz fotoğrafını çektirip içlerinden sadece bir tanesini seçmek olur! Fotoğraf seçilir ve tüm kampanya boyunca tüm farklı ilanlarda ve tüm farklı mecralarda sadece tek bir fotoğrafın kullanılması kararı verilir. Aynı şekilde son ABD seçimlerinde, kampanya ekibi ve danışmanları Obama'nın ten rengini vurgulamaktan kaçındığı için tüm kampanya müddetince Obama'nın photoshopla deforme edilmiş ve Amerika’yı sembolize eden renkler olan mavi, beyaz ve kırmızıya dönüştürülmüş bir fotoğrafının kullanılmış olması dikkat çekicidir. Kısacası fotoğraf seçimi, adayı gösterilmek istendiği şekliyle gösteren en önemli silahlardan biridir kampanyalar için. 

Fotoğrafın sonrasında seçim broşürleri, afişler, bilboardlar, adayın isteğine göre eşantiyon ya da dağıtılacak başka malzemelerin üretilmesi geliyor. Seçim araçlarının satın alınması ya da kiralanması, müzik (genellikle adaylar kendilerine özel bir seçim şarkısı ya da akılda kalıcı bir jingle yaptırmayı tercih edebiliyor), seçilen yerlerde bilboardların kiralanması gibi harcama kalemleri üstüste geldiğinde maliyetler hiç de azımsanmayacak bir boyuta ulaşıyor. Bu da seçim sürecinden en çok reklam sektörünün karlı çıktığını bir kez daha gösteriyor. Örneğin, ABD'de 1996 seçimlerinde 75 medya şirketi toplam 4 milyar dolarlık bir pastayı paylaşmışlar. İngiltere'de ise 1997 seçimlerine katılan partiler toplam 90 milyon sterlinlik bir seçim harcaması yapmışlar. Peki bu kadar ciddi paraların akıyor olması, parası olanın seçimleri alacağı anlamına mı geliyor? Siyasal Reklamcılığın doğduğu ülke olan ABD'de yapılan bir araştırma şu bilgiyi veriyor; şu ana kadar senato seçimlerinde başarı kazanan adayların %88, kongre üyesi seçimlerinde başarılı olan adayların ise % 92'si yarıştıkları adaylardan daha çok seçim harcaması yapan adaylar olmuş. Bu rakamlar güvenilir rakamlar mıdır yoksa sektörün adayların daha fazla harcama yapmalarını teşvik etmekiçin azıcık şişirilmiş rakamlar mıdır bilinmez. Malum Amerikan sistemi, rakamlarla arasının pek de iyi olmadığını son dönemlerde sıkça ispatladı! 

Propaganda harcamalarının aday tarafından mı yoksa partilerin bütçelerinden mi yapıldığı konusu ise bir muamma. Görüştüğümüz adayların bir kısmı kampanya maliyetlerinin büyük kısmının ya da hepsinin partileri tarafından karşılandığını söylerken, kimi adaylar ise partilerinin desteğinin yetersiz ve çok sınırlı olduğundan şikayet edebiliyor. Bu konu, ülkemizde partinin mecliste grubunun bulunması, aldığı hazine yardımı ve seçimlerle ilgili olarak üst yönetimlerin çizdiği finansal strateji gibi konularla doğrudan ilgili. Ama görüştüğümüz adayların bir çoğunun bu konudan şikayetçi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak yine görüştüğümüz adaylardan aldığımız bilgiler doğrultusunda adaylar için seçim faturasının 50.000 TL den az olmamakla beraber ortalama 150.000 TL gibi bir büyüklükte olduğunu gördük. Bu ortalama fatura adayın yapacağı ekstra masraflar, seçim bölgesinin nitelikleri ve bölgede yarışılan diğer partilerin gücü gibi etkilerle çok daha yükselebiliyor. Örneğin seçim dosyamız için görüştüğümüz ve geçtiğimiz yerel seçimerde İstanbul'un en büyük ilçelerinden birinde yerel seçim için yarışmış bir adayın belirttiği seçim maliyetlerini alt alta koyduğumuzda çıkan rakam 2 milyon Türk Lirasını buluyordu! 

ABD Federal Seçim Komisyonu seçim maliyetleri ile ilgili olarak ilginç bir veri sunuyor. Komisyon, partilerin harcadıkları meblağları aldıkları oy sayısına bölerek her bir oyun kaç dolara mal olduğunun hesabını yapmış. Bu rakamlara göre Barack Obama ve Demokrat Partiye alınan her oy 7.39 Dolara malolurken, rakibi Cumhuriyetçi Parti, John McCain için oy başına 5.78 Dolar harcamış. ABD'deki seçim sisteminde partilerin seçimler için harcayabilecekleri fonların üst sınırı kanunlarca belirlenmiş, partiler bu sınırları asla aşamıyorlar. Ülkemizde ise sınır gökyüzü! Partilerin seçimler için resmi ve gayri resmi olarak yaptıkları harcamaları takip etmenin herhangi bir yolu yok. Bu yüzden konuyla ilgili olarak sağlıklı rakamlar elde edebilme şansımız da maalesef bulunmuyor. Zaten ülkemizde seçim için yapılan harcama kalemleri sağlıklı bir şekilde sıralansa herhalde plastik top, döner, çakmak, kömür, beyaz eşya, tornavida takımı gibi kalemler dünyanın herhangi başka bir coğrafyasında yaşayan bir politik kampanya uzmanına çok ilginç gelecektir. Ankara Ticaret Odası'nın bir araştırması şöyle söylüyor: "Seçim harcamalarının canlanma yaratacağı sektörler; Reklamcılar, davul zurnacılar, lokanta, pasta ve kahvehaneler, matbaacılar, kamuoyu yoklaması yapan şirketler, oteller, taşıma şirketleri, otobüs firmaları, kurye şirketleri, taksiciler, bayrakçılar, naylon baskıcılar, baloncular, çiçekçiler, ses tesisatçıları, telefon şirketleri, kumaşçılar, araba kiralama şirketleri, akaryakıt bayiileri, seyyar satıcılar." Rapor azımsanamayacak genişlikte bir yelpazedeki sektörlerin seçimlerin yaratacağı ekonomik canlanmadan faydalanacağını ortaya koyuyor. Bu özellikle içinde bulunduğumuz gibi ekonomik durgunluk dönemlerinde piyasayı canlandırıcı etkisi nedeniyle hatırı sayılır bir etki. Bu sektörlerden birinde çalışıyorsanız yüzünüz herkesten biraz fazla gülüyor olabilir şu dönemde. Aynı rapora göre vatandaşın kazancı ise şöyle özetlenmiş; "Yollar asfaltlanacak, kaldırımlar sökülüp yeniden yapılacak, gıda ve yakacak yardımları hızlanacak, cadde ve sokaklar seçim gününe kadar daha temiz olacak, yanmayan lambalar yanacak, olmayan yol çizgileri çekilecek, çukurlar kapanacak, yenileri açılacak, ağaçlar dikilecek, parklar yapılacak, çöpler zamanında toplanacak..." Burada cadde ve sokakların “seçim gününe kadar” daha temiz olacağı maddesi aslında tüm konunun traji-komik bir özeti gibi... 

Oyum oyum, selvi boyum! 

Seçimlerin finansal yönünü incelerken vatandaşın cüzdanını hedef alan vaadlerden de bahsetmeden geçmemek lazım. Bu araştırmayı yaparken ülkece oylarımızın diğer ülke vatandaşlarının oylarından ziyadesiyle pahalı olduğunu farketmenin haklı gururunu yaşamış olduk. Ne de olsa bir Coni’nin oyu 7.39 dolarken, Ahmet’in oyu için bir ev ve bir otomobilden oluşan “2 anahtar” paketi bile teklif edilmişti geçmiş yıllarda. Her ne kadar hiç bir zaman gerçek olamadıysa da Türk Siyasi hayatında iz bırakan namelerden birisi olmuştu bu vaad.. Üzerinden bir hayli zaman geçmiş olsa da hala her seçimde benzer şarkılar dinliyoruz. Ne de olsa dilin kemiği, vaadin son yok. Sonuçta, bir oyun gerçekten değerli olabilmesi için aslında hiç bir zaman “satın alınamayacak” olması gerekiyor. Bu ütopya için de daha bir hayli zamana ihtiyacımız var gibi görünüyor ne dersiniz? 

BİR SEÇİMİN MALİYETİ..

BİR SEÇİM KAÇA MALOLUR? 

Mart Ayı seçim Ayı.. 

Geçtiğimiz ay Amerika’da sonuçlanan Başkanlık Seçimleri tüm dünyada gündemin ilk sırasındaydı. Sadece Amerikan halkının değil tüm dünyanın yakından takip ettiği bu seçim; kampanya sürecinden, başkanlık kutlamalarına kadar hem sosyal etkileriyle, hem de ekonomik boyutlarıyla konuşuldu durdu. Üstüne Mart ayı sonunda ülkemizde gerçekleşecek olan yerel seçimler de gündemdeki yerini alınca “Bir Seçim Kaça Maloluyor?” sorusunun cevabını sizin için biraz araştıralım istedim. 


Gayet tabii ki ülkemizde gerçekleşecek yerel yönetim seçimiyle ABD başkanlık seçimi ekonomik boyut olarak birbirinden bir hayli farklı. Ancak irdeledikçe şaşırtıcı olan nokta, harcama kalemlerinin neredeyse birebir aynı olması. Bu araştırmamızın hazırlanmasında görüştüğümüz tüm uzman dostlarımızın hemfikir olduğu ortak nokta şu: İster muhtarlık seçimi olsun, ister klüp başkanlığı, ister bir devlet başkanlığı seçimi... Kitleler ve kitlelere hitap etme yöntemleri aynı. Her ne kadar bölgelerden bölgelere kampanyalar etnik yapılardan ve milletlerin karakterlerindeki farklılıklardan dolayı değişse de sonuçta temel hedef insan ve insan psikolojisi. 

Amerikan Başkanı Barack Obama'nın seçilmesinin "her nedense" tüm dünyayı abartılı derecede heyecanlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden bir de "kutlama" çılgınlığı baş gösterdi Amerika'da. Sokak aralarında, gettolarda Afrika Kökenli Amerikalıların kimisi rap yaparak, kimisi dua ederek Bay Başkanı kutlarken, resmi kutlama her dönemki düzeni ve ciddiyeti içerisinde planlanıyordu. Ancak hem katılımcıların niteliklerinden, hem de Siyahi Amerikalıların doğalarından gelen çoşku nedeniyle planlanandan belki biraz daha farklı ama çok daha ilgi çekici geçti resmi kutlamalar. Sonuç “Ezilen ırkların çığlığı” gibi abartılı tanımlarla nitelendirilse de bu işin sosyolojik boyutu. Biz gelelim ekonomik boyutuna...

Bir avuç oy uğruna... 

Ülkemizde seçim sürecindeki aşamalara teker teker bakarsak; bir aday adayının, aday olabilmesi için partilerin genel merkezi tarafından diğer aday adayları arasından seçilmesi gerekiyor. Belirlenen aday, derhal ekibini oluşturup kampanyasına başlıyor. Bu aşamada ilk durak fotoğrafçılar oluyor. Reklamcılar ve matbaacılarla birlikte seçim dönemlerine duacı olan bir meslek grubu da fotoğrafçılar. Burada adayın seçim bölgesine, partisine ve ideolojisine göre vermeyi tercih ettiği pozlarda fotoğrafları çekiliyor. Tüm seçim süreci boyunca öncelikle fotografik hafızalar hedeflendiği için fotoğraf konusu gerçekten önemli. Fotoğraf konusunun önemini en güzel gösteren örnek olaylardan birisi yakın geçmişte ülkemizde yaşanmış. 1991 Genel Seçimleri esnasında kamuoyu tarafından gülmediği ve pek sempatik görünmediği yönünde eleştiriler alan bir politikacımız dünyaca ünlü bir Fransız reklamcı ile anlaşır. Reklamcının ilk yaptığı iş politikacımızın binlerce poz fotoğrafını çektirip içlerinden sadece bir tanesini seçmek olur! Fotoğraf seçilir ve tüm kampanya boyunca tüm farklı ilanlarda ve tüm farklı mecralarda sadece tek bir fotoğrafın kullanılması kararı verilir. Aynı şekilde son ABD seçimlerinde, kampanya ekibi ve danışmanları Obama'nın ten rengini vurgulamaktan kaçındığı için tüm kampanya müddetince Obama'nın photoshopla deforme edilmiş ve Amerika’yı sembolize eden renkler olan mavi, beyaz ve kırmızıya dönüştürülmüş bir fotoğrafının kullanılmış olması dikkat çekicidir. Kısacası fotoğraf seçimi, adayı gösterilmek istendiği şekliyle gösteren en önemli silahlardan biridir kampanyalar için. 

Fotoğrafın sonrasında seçim broşürleri, afişler, bilboardlar, adayın isteğine göre eşantiyon ya da dağıtılacak başka malzemelerin üretilmesi geliyor. Seçim araçlarının satın alınması ya da kiralanması, müzik (genellikle adaylar kendilerine özel bir seçim şarkısı ya da akılda kalıcı bir jingle yaptırmayı tercih edebiliyor), seçilen yerlerde bilboardların kiralanması gibi harcama kalemleri üstüste geldiğinde maliyetler hiç de azımsanmayacak bir boyuta ulaşıyor. Bu da seçim sürecinden en çok reklam sektörünün karlı çıktığını bir kez daha gösteriyor. Örneğin, ABD'de 1996 seçimlerinde 75 medya şirketi toplam 4 milyar dolarlık bir pastayı paylaşmışlar. İngiltere'de ise 1997 seçimlerine katılan partiler toplam 90 milyon sterlinlik bir seçim harcaması yapmışlar. Peki bu kadar ciddi paraların akıyor olması, parası olanın seçimleri alacağı anlamına mı geliyor? Siyasal Reklamcılığın doğduğu ülke olan ABD'de yapılan bir araştırma şu bilgiyi veriyor; şu ana kadar senato seçimlerinde başarı kazanan adayların %88, kongre üyesi seçimlerinde başarılı olan adayların ise % 92'si yarıştıkları adaylardan daha çok seçim harcaması yapan adaylar olmuş. Bu rakamlar güvenilir rakamlar mıdır yoksa sektörün adayların daha fazla harcama yapmalarını teşvik etmekiçin azıcık şişirilmiş rakamlar mıdır bilinmez. Malum Amerikan sistemi, rakamlarla arasının pek de iyi olmadığını son dönemlerde sıkça ispatladı! 

Propaganda harcamalarının aday tarafından mı yoksa partilerin bütçelerinden mi yapıldığı konusu ise bir muamma. Görüştüğümüz adayların bir kısmı kampanya maliyetlerinin büyük kısmının ya da hepsinin partileri tarafından karşılandığını söylerken, kimi adaylar ise partilerinin desteğinin yetersiz ve çok sınırlı olduğundan şikayet edebiliyor. Bu konu, ülkemizde partinin mecliste grubunun bulunması, aldığı hazine yardımı ve seçimlerle ilgili olarak üst yönetimlerin çizdiği finansal strateji gibi konularla doğrudan ilgili. Ama görüştüğümüz adayların bir çoğunun bu konudan şikayetçi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak yine görüştüğümüz adaylardan aldığımız bilgiler doğrultusunda adaylar için seçim faturasının 50.000 TL den az olmamakla beraber ortalama 150.000 TL gibi bir büyüklükte olduğunu gördük. Bu ortalama fatura adayın yapacağı ekstra masraflar, seçim bölgesinin nitelikleri ve bölgede yarışılan diğer partilerin gücü gibi etkilerle çok daha yükselebiliyor. Örneğin seçim dosyamız için görüştüğümüz ve geçtiğimiz yerel seçimerde İstanbul'un en büyük ilçelerinden birinde yerel seçim için yarışmış bir adayın belirttiği seçim maliyetlerini alt alta koyduğumuzda çıkan rakam 2 milyon Türk Lirasını buluyordu! 

ABD Federal Seçim Komisyonu seçim maliyetleri ile ilgili olarak ilginç bir veri sunuyor. Komisyon, partilerin harcadıkları meblağları aldıkları oy sayısına bölerek her bir oyun kaç dolara mal olduğunun hesabını yapmış. Bu rakamlara göre Barack Obama ve Demokrat Partiye alınan her oy 7.39 Dolara malolurken, rakibi Cumhuriyetçi Parti, John McCain için oy başına 5.78 Dolar harcamış. ABD'deki seçim sisteminde partilerin seçimler için harcayabilecekleri fonların üst sınırı kanunlarca belirlenmiş, partiler bu sınırları asla aşamıyorlar. Ülkemizde ise sınır gökyüzü! Partilerin seçimler için resmi ve gayri resmi olarak yaptıkları harcamaları takip etmenin herhangi bir yolu yok. Bu yüzden konuyla ilgili olarak sağlıklı rakamlar elde edebilme şansımız da maalesef bulunmuyor. Zaten ülkemizde seçim için yapılan harcama kalemleri sağlıklı bir şekilde sıralansa herhalde plastik top, döner, çakmak, kömür, beyaz eşya, tornavida takımı gibi kalemler dünyanın herhangi başka bir coğrafyasında yaşayan bir politik kampanya uzmanına çok ilginç gelecektir. Ankara Ticaret Odası'nın bir araştırması şöyle söylüyor: "Seçim harcamalarının canlanma yaratacağı sektörler; Reklamcılar, davul zurnacılar, lokanta, pasta ve kahvehaneler, matbaacılar, kamuoyu yoklaması yapan şirketler, oteller, taşıma şirketleri, otobüs firmaları, kurye şirketleri, taksiciler, bayrakçılar, naylon baskıcılar, baloncular, çiçekçiler, ses tesisatçıları, telefon şirketleri, kumaşçılar, araba kiralama şirketleri, akaryakıt bayiileri, seyyar satıcılar." Rapor azımsanamayacak genişlikte bir yelpazedeki sektörlerin seçimlerin yaratacağı ekonomik canlanmadan faydalanacağını ortaya koyuyor. Bu özellikle içinde bulunduğumuz gibi ekonomik durgunluk dönemlerinde piyasayı canlandırıcı etkisi nedeniyle hatırı sayılır bir etki. Bu sektörlerden birinde çalışıyorsanız yüzünüz herkesten biraz fazla gülüyor olabilir şu dönemde. Aynı rapora göre vatandaşın kazancı ise şöyle özetlenmiş; "Yollar asfaltlanacak, kaldırımlar sökülüp yeniden yapılacak, gıda ve yakacak yardımları hızlanacak, cadde ve sokaklar seçim gününe kadar daha temiz olacak, yanmayan lambalar yanacak, olmayan yol çizgileri çekilecek, çukurlar kapanacak, yenileri açılacak, ağaçlar dikilecek, parklar yapılacak, çöpler zamanında toplanacak..." Burada cadde ve sokakların “seçim gününe kadar” daha temiz olacağı maddesi aslında tüm konunun traji-komik bir özeti gibi... 

Oyum oyum, selvi boyum! 

Seçimlerin finansal yönünü incelerken vatandaşın cüzdanını hedef alan vaadlerden de bahsetmeden geçmemek lazım. Bu araştırmayı yaparken ülkece oylarımızın diğer ülke vatandaşlarının oylarından ziyadesiyle pahalı olduğunu farketmenin haklı gururunu yaşamış olduk. Ne de olsa bir Coni’nin oyu 7.39 dolarken, Ahmet’in oyu için bir ev ve bir otomobilden oluşan “2 anahtar” paketi bile teklif edilmişti geçmiş yıllarda. Her ne kadar hiç bir zaman gerçek olamadıysa da Türk Siyasi hayatında iz bırakan namelerden birisi olmuştu bu vaad.. Üzerinden bir hayli zaman geçmiş olsa da hala her seçimde benzer şarkılar dinliyoruz. Ne de olsa dilin kemiği, vaadin son yok. Sonuçta, bir oyun gerçekten değerli olabilmesi için aslında hiç bir zaman “satın alınamayacak” olması gerekiyor. Bu ütopya için de daha bir hayli zamana ihtiyacımız var gibi görünüyor ne dersiniz? 

29 Aralık 2011 Perşembe

[ Ocak 2009 - Esquire ]

Tektaş Ekonomisi 

Siz hiç avcunuzda 5 milyon dolar tuttunuz mu? Ben tuttum. Bu parayla yapabileceklerim bir MTV programı formatında hızla gözlerimin önünden geçti birkaç saniye içinde. Ekonomist yanım sıkıcı hesap kitaplar yaparken, aynı anda içimdeki siyahi rapçi çoktan ortaya çıkmış, evler, arabalar almış hatta havuz partileri vermeye başlamıştı bile..Tüm bu söylediklerim birkaç saniyenin içinde oldu. Sonra ortalık aydınlandı, elimde sımsıkı sıkmış olduğum, terimle ıslattığım,hep anlatıldığı gibi gökkuşağının tüm renklerini olmasa da, hayatın tüm renklerini birkaç saniyede içinde gördüğüm 18.45 karatlık pırlantayı görevlilerin ikazları sonucu mecburen yanımdaki misafire geçirmek zorunda kaldım. Oysa saniyeler içinde aramızda ciddi bir elektriklenme olmuştu, en azından ben bayağı elektriklenmiştim kendisine... 


Geçtiğimiz günlerde De Beers’ in davetlisi olarak, Ortadoğu Sorumlusu Philippe McGarry’yi dinlemeye gittik. Davetiyede yer alan “Pırlantayı Yatırım Aracı olarak Kullanmanın incelikleri nelerdir?” ibaresi ben ve benim gibi 2-3 erkeğin daha dikkatini çekmeyi başarmıştı sanırım. Çünkü davetlilerin geri kalanı gözleri pırlantalardan kat kat fazla parlayan (ve nedense sürekli gülümseyen) bayanlardan oluşuyordu. Bu davet ve sunumun, pırlantanın yatırım aracı olarak kullanabilmesi konusundaki düşünceleri çok değiştirmemiş olsa da bayanların ve erkeklerin mücevherat tayfasına bakışını irdelemek açısından son derece faydalı olduğunu söyleyebilirim. 

Dağ gibi dağ, Taş gibi Taş... 

Bayanların tümünün, erkeklerin de çok şanslı bir azınlığı dışında neredeyse tümünün yolları bu pırlanta denilen çok değerli ve sert (ve pahalı) taşla kesişiyor. Şimdilerde mücevher firmalarını biz erkeklere acımasızca yüklenen reklamlarından dolayı eleştirsek de aslında pırlanta tarih boyunca “Gökten düşen yıldız parçaları”, “Tanrı’nın Gözyaşı” gibi abartılı tanımlamalarla ifade edilen bir değer olmuş. Her dönem gücü temsil ettiği için de ilk olarak biz erkekler tarafından kullanılmış üstelik. Eski çağlarda şövalyeler ve krallar gücü ve ölümsüzlüğü temsil eden bu taşı mutlaka giysilerinde ya da üstlerinde bulundururmuş. Yani ağlamanın, sızlanmanın, mücevher firmalarına söylenmenin hiç gereği yok. Bu belayı biz kendi başımıza sarmışız! Gel zaman git zaman çapkın sövalye ve krallar, yüzyıllar sonra kendileri kadar cesur ve zengin olamayan bizleri hiç düşünmeden, beğenilerinin işareti olarak seçtikleri hanımlara bu taşları takar olmuşlar. Gayet tabii ki akıllarında “Kredi kartına 12+3 taksit olur mu?” , “Daha ucuzunu nerden bulurum, bizim Kapalıçarşıda bi Atilla abi vardı” ,“Satsam da aynı paraya alır mısınız?” gibi soruları olmadığı için ağaçtan meyve toplar gibi pırlantaları çevrelerindeki hanımlara dağıtıp bunun bir gelenek olarak yayılmasına neden olmuşlar. 

Günümüzde, genlerden geçmiş olsa gerek, hepimiz şövalye ve kral soyundan geldiğimiz için(!), biz zavallı modern erkekler etimize budumuza bakmaksızın bu güzide ve son derece lüzumlu geleneği elimizden geldiğince, kanımızın son damlasına kadar koruyup sürdürmeye gayret ediyoruz! Hangi er kişi benim hayatta pırlantalarla işim olmaz, olmayacak diyorsa en hafif ifadeyle safdır, bu yazıyı okumasına da zerrece gerek yoktur, hangi bayan kişi ben pırlanta mırlanta istemem, mutlu olalım yeter diyorsa en hafif ifadeyle gerçeği saptırıyordur, ya da henüz evlilik müessesesinin o tozlu, zorlu, virajlı, şarampollü yollarına girmemiştir. O yüzden iyisi mi biz erkekler bu gerçeği baştan kabullenip karşılaşacağımız o talihsiz gün gelmeden muhatabımızı, rakibimizi, düşmanımızı (artık ne derseniz ismine) iyi tanıyalım... 

Elmas, yeryüzünde bilinen en sert madde ve aynı zamanda pırlantanın işlenmeden önceki hali. Kristalize olmuş karbon atomlarından oluşuyor. Dünya ekonomisinde kıymetli taşların, özellikle de pırlanta ticaretinin büyük bir payı var. Dünya pırlanta mücevher pazarının yüz milyarlarca dolar büyüklüğünde, ülkemizde ise kayıtlara göre 1 milyar dolar civarında. Dünya üzerinde elmas madeni olan ülkeler çok fazla sayıda değil. En büyük üretici Güney Afrika. Rusya, Avustralya, Kanada, Angola ve Kongo ise diğer üreticiler. Global ölçekte elmas satışı ve ticareti büyük ölçüde Londra’daki (DTC) Pırlanta Ticaret Şirketi tarafından yürütülüyor. Dünya ekonomisinde son yaşanan gelişmeler sonucunda başta altın olmak üzere tüm emtiaların ve madenlerin hızla değer kaybettiğini görsek de elmas, lüks ve beğeniye hitap eden bir “zevk tüketimi” olması nedeni ile ekonomik değer olarak diğer metal ve madenlerinden ayrılmayı başarıyor. Son gelişmler ışığında özellikle petrol ve altının hızlı değer kayıplarına şahit olsak da lüks tüketimde fiyatlar eski değerlerini korumakta, hatta artmakta. Pırlanta üreticileri, geçmiş değerleri de gözönüne alınca pırlantanın her dönemde yükselen trendini korumayı başardığını belirtiyor. Taşın değerinin zaman geçtikçe arttığı ve artacağını savunuyorlar. En değerli taşın en eski taş olduğunu belirtirken, çoğu elmasın en az 100 milyon yaşında olduğunu da bilmekte de fayda var. 

Taşa Güvenme, Allahına Güven! 

Taşın değerini sadece büyüklüğü ya da eskiliği vermiyor. Kıymetli bir taşı değerlendirirken meşhur 4C Kriterini gözetmek gerekiyor. Bunlar; renk (color), kesim (cut), berraklık (clearity) ve ağırlık (carat weight). Alınan taşın manevi değeri bir kenara koyulunca gerçekten “yatırım aracı olarak kullanılabilmesi” ya da en azından değer kaybetmemesi aslında bu kriterlere bağlı. Bu alışveriş illa ki yapılacaksa ve illa bulunmamız gerekecekse kriterleri bilerek gitmek en azından bu alışverişteki “etkisiz eleman-kurban” rolümüzü bir nebze de olsa kırmaya yarayabilir, hatta sıkı bir çalışmayla muhabbete dahil bile olabilirsiniz. 

Derginizden ve yazarınızdan sizlere birkaç çok kıymetli tüyo! Sevgili Esquire okuyucuları, değerli taş piyasası tamamıyla harfler üstüne kurulu..G,H,F, VS, VVS, VVS2... kendilerince bir dil geliştirmişler ve biz anlamayalım diye ellerinden geleni yapmışlar! Esas şaşılacak şey, hanımların bu dile korkunç aşina olmaları. Mücevher satıcıları ve hanımlar arasında adeta bir doktor-eczacı ilişkisi var. Biri söylüyor, diğeri şıp diye anlıyor, cevap veriyor arada biz erkekler bön bön bakmaya devam ediyoruz! Yahu hani biz şövalyeydik, kraldık? Hiç öyle görünmüyoruz şu an? Neticede, teorik ve pratik tüm mücevher eğitimlerimden sonra, ki buna pek talihli dostlarım için yapılan evlilik öncesi tektaş alışverişleri, sayısız esnaf sohbeti ve son olarak da De Beers sunumu dahil, bu harflerden sadece VS ve VVS harflerine bir anlam verebildim. Burda ödemeyi yapacak olan bizlerden bahsedildiğine eminim, VS= Very stupid, VVS = Very Very Stupid’in kısaltması, eminim buna. 

Bayanların olayın estetik, erkeklerin ise daha ziyade ekonomik tarafını merak ettiğini özellikle Philippe McGarry’nin sunumundan sonra çok daha net söyleyebilirim. McGarry’ye göre iyi bir taşın “Yatırım” değerini alabilmesi için milyon dolarlık bir taş olması gerekiyor. Yani bunun altındaki değerdeki taşların yatırım aracı olarak düşünülmesi finansör beylerin kendi içlerini rahatlatmasından başka birşey değil. O zaman zenginin malı-züğürdün çenesi teoremi gereğince bizlere şu anda susmak düşüyor... 

Son Umut: Kanlı Elmas 

Hanımların bu anlaşılmaz pahalı zevkleri konusundaki ısrarlarını değil çürütmemiz, hafifletmemizin bile imkansız olduğunu anladığımız ümitsiz bir anda bir film çıkageldi:Kanlı Elmas! İzlememiş olabilecekler için; film bir Afrika ülkesi olan Sierra Leone’de geçiyor. Bu ülkenin birkaç özelliği var, verilere göre dünyanın en fakir ve en yaşanmak istenmeyen ülkesi ama aynı zamanda dünyanın en büyük elmas madenlerinin bulunduğu bir ülke... Elmas kaçakcılığı ve çevresinde gelişen insanlık suçlarını çok etkileyici dille anlatmış bir filmdi. Filmin, pırlanta tüketicisi olan hanımların hızını keseceğini düşünmek iyimserlikmiş meğerse. Filmden çıktıktan sonra kız arkadaşına dönüp “Bak sevgilim insanlar ölüyor sizin bu taş merakınızdan dolayı” diyen bir erkeğe sevgilisinin cevabı “Aman canım onlar yumruk kadar taşlar için, bu benimki kadarcık taş için insan mı ölürmüş hiç?!” olabiliyor mesela! Eee, bu lafın üstüne söylenecek şey aslında meşhur pırlanta firmasının sloganıyla nerdeyse aynı: 


“Kadınlar...sonsuza kadar!” 


TEKTAŞ EKONOMİSİ

[ Ocak 2009 - Esquire ]

Tektaş Ekonomisi 

Siz hiç avcunuzda 5 milyon dolar tuttunuz mu? Ben tuttum. Bu parayla yapabileceklerim bir MTV programı formatında hızla gözlerimin önünden geçti birkaç saniye içinde. Ekonomist yanım sıkıcı hesap kitaplar yaparken, aynı anda içimdeki siyahi rapçi çoktan ortaya çıkmış, evler, arabalar almış hatta havuz partileri vermeye başlamıştı bile..Tüm bu söylediklerim birkaç saniyenin içinde oldu. Sonra ortalık aydınlandı, elimde sımsıkı sıkmış olduğum, terimle ıslattığım,hep anlatıldığı gibi gökkuşağının tüm renklerini olmasa da, hayatın tüm renklerini birkaç saniyede içinde gördüğüm 18.45 karatlık pırlantayı görevlilerin ikazları sonucu mecburen yanımdaki misafire geçirmek zorunda kaldım. Oysa saniyeler içinde aramızda ciddi bir elektriklenme olmuştu, en azından ben bayağı elektriklenmiştim kendisine... 


Geçtiğimiz günlerde De Beers’ in davetlisi olarak, Ortadoğu Sorumlusu Philippe McGarry’yi dinlemeye gittik. Davetiyede yer alan “Pırlantayı Yatırım Aracı olarak Kullanmanın incelikleri nelerdir?” ibaresi ben ve benim gibi 2-3 erkeğin daha dikkatini çekmeyi başarmıştı sanırım. Çünkü davetlilerin geri kalanı gözleri pırlantalardan kat kat fazla parlayan (ve nedense sürekli gülümseyen) bayanlardan oluşuyordu. Bu davet ve sunumun, pırlantanın yatırım aracı olarak kullanabilmesi konusundaki düşünceleri çok değiştirmemiş olsa da bayanların ve erkeklerin mücevherat tayfasına bakışını irdelemek açısından son derece faydalı olduğunu söyleyebilirim. 

Dağ gibi dağ, Taş gibi Taş... 

Bayanların tümünün, erkeklerin de çok şanslı bir azınlığı dışında neredeyse tümünün yolları bu pırlanta denilen çok değerli ve sert (ve pahalı) taşla kesişiyor. Şimdilerde mücevher firmalarını biz erkeklere acımasızca yüklenen reklamlarından dolayı eleştirsek de aslında pırlanta tarih boyunca “Gökten düşen yıldız parçaları”, “Tanrı’nın Gözyaşı” gibi abartılı tanımlamalarla ifade edilen bir değer olmuş. Her dönem gücü temsil ettiği için de ilk olarak biz erkekler tarafından kullanılmış üstelik. Eski çağlarda şövalyeler ve krallar gücü ve ölümsüzlüğü temsil eden bu taşı mutlaka giysilerinde ya da üstlerinde bulundururmuş. Yani ağlamanın, sızlanmanın, mücevher firmalarına söylenmenin hiç gereği yok. Bu belayı biz kendi başımıza sarmışız! Gel zaman git zaman çapkın sövalye ve krallar, yüzyıllar sonra kendileri kadar cesur ve zengin olamayan bizleri hiç düşünmeden, beğenilerinin işareti olarak seçtikleri hanımlara bu taşları takar olmuşlar. Gayet tabii ki akıllarında “Kredi kartına 12+3 taksit olur mu?” , “Daha ucuzunu nerden bulurum, bizim Kapalıçarşıda bi Atilla abi vardı” ,“Satsam da aynı paraya alır mısınız?” gibi soruları olmadığı için ağaçtan meyve toplar gibi pırlantaları çevrelerindeki hanımlara dağıtıp bunun bir gelenek olarak yayılmasına neden olmuşlar. 

Günümüzde, genlerden geçmiş olsa gerek, hepimiz şövalye ve kral soyundan geldiğimiz için(!), biz zavallı modern erkekler etimize budumuza bakmaksızın bu güzide ve son derece lüzumlu geleneği elimizden geldiğince, kanımızın son damlasına kadar koruyup sürdürmeye gayret ediyoruz! Hangi er kişi benim hayatta pırlantalarla işim olmaz, olmayacak diyorsa en hafif ifadeyle safdır, bu yazıyı okumasına da zerrece gerek yoktur, hangi bayan kişi ben pırlanta mırlanta istemem, mutlu olalım yeter diyorsa en hafif ifadeyle gerçeği saptırıyordur, ya da henüz evlilik müessesesinin o tozlu, zorlu, virajlı, şarampollü yollarına girmemiştir. O yüzden iyisi mi biz erkekler bu gerçeği baştan kabullenip karşılaşacağımız o talihsiz gün gelmeden muhatabımızı, rakibimizi, düşmanımızı (artık ne derseniz ismine) iyi tanıyalım... 

Elmas, yeryüzünde bilinen en sert madde ve aynı zamanda pırlantanın işlenmeden önceki hali. Kristalize olmuş karbon atomlarından oluşuyor. Dünya ekonomisinde kıymetli taşların, özellikle de pırlanta ticaretinin büyük bir payı var. Dünya pırlanta mücevher pazarının yüz milyarlarca dolar büyüklüğünde, ülkemizde ise kayıtlara göre 1 milyar dolar civarında. Dünya üzerinde elmas madeni olan ülkeler çok fazla sayıda değil. En büyük üretici Güney Afrika. Rusya, Avustralya, Kanada, Angola ve Kongo ise diğer üreticiler. Global ölçekte elmas satışı ve ticareti büyük ölçüde Londra’daki (DTC) Pırlanta Ticaret Şirketi tarafından yürütülüyor. Dünya ekonomisinde son yaşanan gelişmeler sonucunda başta altın olmak üzere tüm emtiaların ve madenlerin hızla değer kaybettiğini görsek de elmas, lüks ve beğeniye hitap eden bir “zevk tüketimi” olması nedeni ile ekonomik değer olarak diğer metal ve madenlerinden ayrılmayı başarıyor. Son gelişmler ışığında özellikle petrol ve altının hızlı değer kayıplarına şahit olsak da lüks tüketimde fiyatlar eski değerlerini korumakta, hatta artmakta. Pırlanta üreticileri, geçmiş değerleri de gözönüne alınca pırlantanın her dönemde yükselen trendini korumayı başardığını belirtiyor. Taşın değerinin zaman geçtikçe arttığı ve artacağını savunuyorlar. En değerli taşın en eski taş olduğunu belirtirken, çoğu elmasın en az 100 milyon yaşında olduğunu da bilmekte de fayda var. 

Taşa Güvenme, Allahına Güven! 

Taşın değerini sadece büyüklüğü ya da eskiliği vermiyor. Kıymetli bir taşı değerlendirirken meşhur 4C Kriterini gözetmek gerekiyor. Bunlar; renk (color), kesim (cut), berraklık (clearity) ve ağırlık (carat weight). Alınan taşın manevi değeri bir kenara koyulunca gerçekten “yatırım aracı olarak kullanılabilmesi” ya da en azından değer kaybetmemesi aslında bu kriterlere bağlı. Bu alışveriş illa ki yapılacaksa ve illa bulunmamız gerekecekse kriterleri bilerek gitmek en azından bu alışverişteki “etkisiz eleman-kurban” rolümüzü bir nebze de olsa kırmaya yarayabilir, hatta sıkı bir çalışmayla muhabbete dahil bile olabilirsiniz. 

Derginizden ve yazarınızdan sizlere birkaç çok kıymetli tüyo! Sevgili Esquire okuyucuları, değerli taş piyasası tamamıyla harfler üstüne kurulu..G,H,F, VS, VVS, VVS2... kendilerince bir dil geliştirmişler ve biz anlamayalım diye ellerinden geleni yapmışlar! Esas şaşılacak şey, hanımların bu dile korkunç aşina olmaları. Mücevher satıcıları ve hanımlar arasında adeta bir doktor-eczacı ilişkisi var. Biri söylüyor, diğeri şıp diye anlıyor, cevap veriyor arada biz erkekler bön bön bakmaya devam ediyoruz! Yahu hani biz şövalyeydik, kraldık? Hiç öyle görünmüyoruz şu an? Neticede, teorik ve pratik tüm mücevher eğitimlerimden sonra, ki buna pek talihli dostlarım için yapılan evlilik öncesi tektaş alışverişleri, sayısız esnaf sohbeti ve son olarak da De Beers sunumu dahil, bu harflerden sadece VS ve VVS harflerine bir anlam verebildim. Burda ödemeyi yapacak olan bizlerden bahsedildiğine eminim, VS= Very stupid, VVS = Very Very Stupid’in kısaltması, eminim buna. 

Bayanların olayın estetik, erkeklerin ise daha ziyade ekonomik tarafını merak ettiğini özellikle Philippe McGarry’nin sunumundan sonra çok daha net söyleyebilirim. McGarry’ye göre iyi bir taşın “Yatırım” değerini alabilmesi için milyon dolarlık bir taş olması gerekiyor. Yani bunun altındaki değerdeki taşların yatırım aracı olarak düşünülmesi finansör beylerin kendi içlerini rahatlatmasından başka birşey değil. O zaman zenginin malı-züğürdün çenesi teoremi gereğince bizlere şu anda susmak düşüyor... 

Son Umut: Kanlı Elmas 

Hanımların bu anlaşılmaz pahalı zevkleri konusundaki ısrarlarını değil çürütmemiz, hafifletmemizin bile imkansız olduğunu anladığımız ümitsiz bir anda bir film çıkageldi:Kanlı Elmas! İzlememiş olabilecekler için; film bir Afrika ülkesi olan Sierra Leone’de geçiyor. Bu ülkenin birkaç özelliği var, verilere göre dünyanın en fakir ve en yaşanmak istenmeyen ülkesi ama aynı zamanda dünyanın en büyük elmas madenlerinin bulunduğu bir ülke... Elmas kaçakcılığı ve çevresinde gelişen insanlık suçlarını çok etkileyici dille anlatmış bir filmdi. Filmin, pırlanta tüketicisi olan hanımların hızını keseceğini düşünmek iyimserlikmiş meğerse. Filmden çıktıktan sonra kız arkadaşına dönüp “Bak sevgilim insanlar ölüyor sizin bu taş merakınızdan dolayı” diyen bir erkeğe sevgilisinin cevabı “Aman canım onlar yumruk kadar taşlar için, bu benimki kadarcık taş için insan mı ölürmüş hiç?!” olabiliyor mesela! Eee, bu lafın üstüne söylenecek şey aslında meşhur pırlanta firmasının sloganıyla nerdeyse aynı: 


“Kadınlar...sonsuza kadar!” 


[ Aralık 2008 - Esquire ]

Küresel Krizin suçlusu bulundu! Atariler!

Global kriz Amerikan seçimlerinin gündemdeki etkisiyle biraz geri plana düşmüş, piyasaların ilk anki ateşi biraz düşmüş olsa da tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iş dünyasının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta...İlk önlemler alındı, yangına su sıkıldı, kimi binalar tahliye edildi, kimileri yanmaya bırakıldı...Ancak mahallede ilk panik bitince şu soru sorulmaya başlandı: Kim çıkardı bu yangını? Yangın o kadar büyüdü, suç mahali o kadar kirlendi ki bulunan suçlular yetmedi. Dahası lazımdı...ama sonunda öyle enteresan bir suçlu bulundu ki hepimiz şaştık kaldık! Hani şu bizim neslin sokakla bağlantısının kopmasına ilk neden olan, birdirbir’in, uzuneşşeğin, çelik çomağın ve hatta taştan kalelerle yaptığımız o doyumsuz futbol maçlarının bir anda pabucunu dama atan Atariler! Bunca şeyin sorumluluğu binmişti zavallı Atarilerin omzuna.. Obeziteden tutun da göz bozukluklarına kadar. Ama Küresel Finans Krizi??? Yok artık! 



Atarime dokunma! 

Atari tanımı bizim nesil için bir fenomendir ve kapsamı çok geniştir. Biz erkeklerin traş bıçağına jilet dememiz gibi bir genellemedir, tek bir markayı değil, tüm 1. nesil bilgisayar oyunlarını, commodore’ları, sonra gelen gameboy’ları ve Play Stationları da kapsar...kısacası annelerimizin, kız arkadaşlarımızın hatta evli olanların hanımlarını da dahil edersek hayatımızdaki tüm bayanların gıcık olduğu, sabahlara kadar bizi kilitleyen bilgisayar oyunlarının tümü Atari’dir ve hep öyle kalacaktır bizim nesil için...

Gelelim canım Atari’mizin ve “Atari Nesli” denilerek genellenen bir neslin Küresel Finans Krizi isimli korku filmine hem de en itibarlı iktisatcılar tarafından nasıl dahil edildiğine. Aslında bu tartışma kriz öncesinde de var olan, ancak kriz nedeniyle tüm geçmiş ekonomi teorilerinin yeniden tartışılmasıyla yeniden gündeme gelen bir konu. Çalışanların, iş hayatında içine düştükleri krizleri, karşılaştıkları sorunları aşma şekilleri üstünde yetişme koşullarının, kişilik gelişimlerinin oluşumu esnasında içinde bulundukları dönemlerin, sosyoekonomik ve kültürel koşulların etkilerini irdeliyor. Buna göre şu an iş hayatında faal olan 3 nesil var;

Baby-boomers (1946 – 1964) Nesli : 

İkinci Dünya Savaşı sonunda, şimdilerde bizde de “En az 3 çocuk yapınız!” çağrısıyla tartışılan “çoğalalım güzelleşelim” felsefesi benimsenmişti. Bu dönemde bebek yapmanın teşvik edilmesi nedeniyle döneme bu ad verilmiştir. Şu an tüm dünyada şirketlerde en üst yönetici seviyesinde bulunan bu neslin karakteristik özelliği kendisinden sonra gelen nesillere göre daha muhafazakar olması, en üretken ve toplumsal bilinci en yüksek nesil olması.

X Nesli (1964-1975 arası doğanlar)

Bitiş tarihi konusunda kesin bir fikir birliği olmamakla beraber bu neslin 1977 doğumlularla bittiği genel olarak kabul gören kanı. Kendisinden önce gelen neslin işi herşeyin önünde tutmasına tepki olarak X nesli özel yaşantısını ve ailesini ön plana koymuştur. Buna rağmen, seçim aşamasında ve karar süreçlerinde kriterlerinin en başında para gelmektedir. Kendisinden önce gelen nesillere benzemediği için X nesli adını alan nesil, formaliteden nefret etmesiyle öne çıkıyor. X neslinin dikkatini çekebilmek için televizyonu kullanmak yeterli oluyor.

Y Nesli (1977 ve sonrasında doğanlar) (Generation Why – “Neden?” Nesli) 

En çok benzeştiği X Neslinin aksine Y Neslinin dikkatini çekebilmek çok kolay değil. Uzmanlar bu nesli “pazarlama yapılabilmesi ve dikkatinin çekilebilmesi en zor nesil” olarak tanımlıyorlar. Bunun nedeni algısının büyük kısmına hitap eden televizyonun başında yetişmiş X neslinin aksine Y Neslinin bir elinde TV kumandası, kulağında walkman-mp3 çalar ya da şimdilerde ipod, diğer elinde bilgisayar oyunu olması, algısının son derece bölünmüş olması ve hem tüketimde hem seçimlerinde açgözlü davranmaları. “Fişe bağlı bir jenerasyon” olarak da tanımlanan Y Neslinin dikkatini tek bir mecrada toplayamaması ve açgözlülüğü, durağan görüntüler yerine sürekli ve büyük bir süratle değişen görüntüler görmek istemesi en tipik özelliklerinden. (Şu anda hepimizin kulağında “Bi kanalda kalsana yavruum!” sözü çınlamıştır herhalde!) Y Nesli şüpheci ve sürekli olarak “Neden?” sorusunu soruyor. Bu nedenle de iş hayatında alışılageldik çalışma biçimlerini ve kalıpları sürekli sorguluyor. Bu da ya serbest çalışma oranını artırıyor, ya da daha nadir de olsa iş hayatında kalıplaşmış çalışma şekilleri olan köklü kurumlarda değişime yol açıyor. 

Finans Piyasasında Kamikaze Nesli

Atari Nesli, MTV Nesli, Kamikaze Nesli, Commodore Nesli de bu popüler nesle verilen isimlerden bazıları... İstatistiksel olarak günümüz iş hayatında genellikle serbest çalışmayı tercih ettiğini ya da reklam, sanat gibi yaratıcılık gerektiren işlerde yoğunlaştığını görsek de finans dünyası içinde de Y Nesli büyük ve çok önemli bir yer tutmakta. Özellikle günde ortalama 10 saatini bilgisayar ekranı başında geçirmek önceki nesil çalışanlar için yorucu, yıpratıcı ve hatta sıkıcı olabilecekken Y Nesli çalışanlar için bu durum normalin çok da dışında bir koşul oluşturmuyor. Kendi özel yaşantısında da sürekli “online” yaşayan bir jenerasyon için gün içerisinde ekran karşısında geçen saatler önceki nesil çalışanlara oluşturduğu kadar büyük bir sıkıntı oluşturmuyor..Buna ilaveten hızlı karar alma, gelişen teknolojiye çok hızlı adapte olma gibi özellikler bu neslin içinde bulunduğumuz dönemde özellikle finans piyasasında brokerlık gibi hız ve stres yönetimi gerektiren, ağır koşulları olan zor işlerde başarılı olmasını sağladı. 


Ha Pac-man, Ha Borsa !

Bu yoğun finansal işlerde elde edilen gözle görülür başarılar, hızlı karar alabilme yeteneği ile birleştiğinde bu jenerasyon finans piyasasında hızla “karar verici” seviyelerde yer almaya başladı. Trader, broker, portföy yöneticisi, fon yöneticisi gibi kademelerde hızla Y Nesli çalışanları yer almaya başladı. Bu neslin finans piyasasındaki yükselişi korkunç bir hızla gerçekleşiyor, Atari karşısında büyümüş, çocukluklarında parmakları Joysticklerle bütünleşmiş Y Nesli tam da işini bulmuş gibi görünüyordu. Gürültülü seans salonları, bağrış çağrışlar, ışık hızında yanıp sönen rakamlar, hiç durmadan hareket eden ekranlar.. Bir bilgisayar oyunundan çok da farklı görünmüyordu.
İşler iyi giderken herkesin hoşuna giden bu tempo, işler sarpa sarmaya başlayınca değişti. Küresel kriz baş gösterip finans piyasasında yüz yıllarca süren efsaneler yerle bir olmaya başladıkça teker teker zararlar gün yüzüne çıkmaya başlıyordu. Batan şirketler, biten fonlar, gizlenen milyarca dolarlık zararlar, yanlış yatırım kararları, suistimaller, yanlış stratejiler, kişisel hatalar..saadet zincirinin kırılmasıyla su yüzüne birer birer çıktı. Her geçen gün bir yeni haberle, yeni bir batış ya da zarar haberiyle piyasalar çalkalanıyordu. Herkes yeni suçlular bulmaya çalışıyordu, zarar öylesine büyüktü ki bulunan suçlular yetmiyordu. CEO’lar, fon yöneticileri, hatta ülke yöneticileri (İzlanda bu süreçte ülke olarak iflas etti) suçlandı. Beyaz saçlı-beyaz yakalıların yanlış kararlarının yanında yeni jenerasyon finans sektörü çalışanları da çok ani ve hızlı pozisyon değiştirmekle, sorumsuzca davranmakla, büyük para hırsı sahibi olmakla ve gereğinden büyük riskler taşımakla suçlandılar. Bu davranış tarzının bu jenerasyona ait bir davranış bozukluğu olduğu ve finans piyasalarının bu denli büyük yaralar almasında da en büyük pay sahibi olduğu dahi en ciddi ekonomislerce tartışılmaya başlandı. 

Köklü Fransız Bankası Societe Generale, 31 yaşındaki broker Jerome Kerviel’in neden olduğu işlemler dolayısıyla 7.1 milyar $ ‘lık zarara uğradığını duyurdu. Banka, Kerviel’in bu işlemlerden maddi bir çıkar sağlamadığını ancak komplike vadeli işlemler sonucunda bankayı zarara soktuğunu söylüyor. Para ve adrenalin hırsı nedeniyle yapılan kişisel hataların bu denli büyümesi ihtimal dahilinde olabileceği gibi bankaların prestij kaybına uğramamak adına günah keçisi seçip büyük zararları bu şekilde geçiştirebilecek olması da şu dönem piyasalarda sorgulanmakta..Belki komplo teorisi ya da belki gerçek kim bilir? Sadece bir şüphe...

Ama şüphe etmek ve “Neden?” diye sormak bizim işimiz. Ne de olsa “Generation (Y) Why?” yani “Neden?” Nesliyiz.

KRİZİN SORUMLUSU : ATARİLER !!!

[ Aralık 2008 - Esquire ]

Küresel Krizin suçlusu bulundu! Atariler!

Global kriz Amerikan seçimlerinin gündemdeki etkisiyle biraz geri plana düşmüş, piyasaların ilk anki ateşi biraz düşmüş olsa da tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iş dünyasının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta...İlk önlemler alındı, yangına su sıkıldı, kimi binalar tahliye edildi, kimileri yanmaya bırakıldı...Ancak mahallede ilk panik bitince şu soru sorulmaya başlandı: Kim çıkardı bu yangını? Yangın o kadar büyüdü, suç mahali o kadar kirlendi ki bulunan suçlular yetmedi. Dahası lazımdı...ama sonunda öyle enteresan bir suçlu bulundu ki hepimiz şaştık kaldık! Hani şu bizim neslin sokakla bağlantısının kopmasına ilk neden olan, birdirbir’in, uzuneşşeğin, çelik çomağın ve hatta taştan kalelerle yaptığımız o doyumsuz futbol maçlarının bir anda pabucunu dama atan Atariler! Bunca şeyin sorumluluğu binmişti zavallı Atarilerin omzuna.. Obeziteden tutun da göz bozukluklarına kadar. Ama Küresel Finans Krizi??? Yok artık! 



Atarime dokunma! 

Atari tanımı bizim nesil için bir fenomendir ve kapsamı çok geniştir. Biz erkeklerin traş bıçağına jilet dememiz gibi bir genellemedir, tek bir markayı değil, tüm 1. nesil bilgisayar oyunlarını, commodore’ları, sonra gelen gameboy’ları ve Play Stationları da kapsar...kısacası annelerimizin, kız arkadaşlarımızın hatta evli olanların hanımlarını da dahil edersek hayatımızdaki tüm bayanların gıcık olduğu, sabahlara kadar bizi kilitleyen bilgisayar oyunlarının tümü Atari’dir ve hep öyle kalacaktır bizim nesil için...

Gelelim canım Atari’mizin ve “Atari Nesli” denilerek genellenen bir neslin Küresel Finans Krizi isimli korku filmine hem de en itibarlı iktisatcılar tarafından nasıl dahil edildiğine. Aslında bu tartışma kriz öncesinde de var olan, ancak kriz nedeniyle tüm geçmiş ekonomi teorilerinin yeniden tartışılmasıyla yeniden gündeme gelen bir konu. Çalışanların, iş hayatında içine düştükleri krizleri, karşılaştıkları sorunları aşma şekilleri üstünde yetişme koşullarının, kişilik gelişimlerinin oluşumu esnasında içinde bulundukları dönemlerin, sosyoekonomik ve kültürel koşulların etkilerini irdeliyor. Buna göre şu an iş hayatında faal olan 3 nesil var;

Baby-boomers (1946 – 1964) Nesli : 

İkinci Dünya Savaşı sonunda, şimdilerde bizde de “En az 3 çocuk yapınız!” çağrısıyla tartışılan “çoğalalım güzelleşelim” felsefesi benimsenmişti. Bu dönemde bebek yapmanın teşvik edilmesi nedeniyle döneme bu ad verilmiştir. Şu an tüm dünyada şirketlerde en üst yönetici seviyesinde bulunan bu neslin karakteristik özelliği kendisinden sonra gelen nesillere göre daha muhafazakar olması, en üretken ve toplumsal bilinci en yüksek nesil olması.

X Nesli (1964-1975 arası doğanlar)

Bitiş tarihi konusunda kesin bir fikir birliği olmamakla beraber bu neslin 1977 doğumlularla bittiği genel olarak kabul gören kanı. Kendisinden önce gelen neslin işi herşeyin önünde tutmasına tepki olarak X nesli özel yaşantısını ve ailesini ön plana koymuştur. Buna rağmen, seçim aşamasında ve karar süreçlerinde kriterlerinin en başında para gelmektedir. Kendisinden önce gelen nesillere benzemediği için X nesli adını alan nesil, formaliteden nefret etmesiyle öne çıkıyor. X neslinin dikkatini çekebilmek için televizyonu kullanmak yeterli oluyor.

Y Nesli (1977 ve sonrasında doğanlar) (Generation Why – “Neden?” Nesli) 

En çok benzeştiği X Neslinin aksine Y Neslinin dikkatini çekebilmek çok kolay değil. Uzmanlar bu nesli “pazarlama yapılabilmesi ve dikkatinin çekilebilmesi en zor nesil” olarak tanımlıyorlar. Bunun nedeni algısının büyük kısmına hitap eden televizyonun başında yetişmiş X neslinin aksine Y Neslinin bir elinde TV kumandası, kulağında walkman-mp3 çalar ya da şimdilerde ipod, diğer elinde bilgisayar oyunu olması, algısının son derece bölünmüş olması ve hem tüketimde hem seçimlerinde açgözlü davranmaları. “Fişe bağlı bir jenerasyon” olarak da tanımlanan Y Neslinin dikkatini tek bir mecrada toplayamaması ve açgözlülüğü, durağan görüntüler yerine sürekli ve büyük bir süratle değişen görüntüler görmek istemesi en tipik özelliklerinden. (Şu anda hepimizin kulağında “Bi kanalda kalsana yavruum!” sözü çınlamıştır herhalde!) Y Nesli şüpheci ve sürekli olarak “Neden?” sorusunu soruyor. Bu nedenle de iş hayatında alışılageldik çalışma biçimlerini ve kalıpları sürekli sorguluyor. Bu da ya serbest çalışma oranını artırıyor, ya da daha nadir de olsa iş hayatında kalıplaşmış çalışma şekilleri olan köklü kurumlarda değişime yol açıyor. 

Finans Piyasasında Kamikaze Nesli

Atari Nesli, MTV Nesli, Kamikaze Nesli, Commodore Nesli de bu popüler nesle verilen isimlerden bazıları... İstatistiksel olarak günümüz iş hayatında genellikle serbest çalışmayı tercih ettiğini ya da reklam, sanat gibi yaratıcılık gerektiren işlerde yoğunlaştığını görsek de finans dünyası içinde de Y Nesli büyük ve çok önemli bir yer tutmakta. Özellikle günde ortalama 10 saatini bilgisayar ekranı başında geçirmek önceki nesil çalışanlar için yorucu, yıpratıcı ve hatta sıkıcı olabilecekken Y Nesli çalışanlar için bu durum normalin çok da dışında bir koşul oluşturmuyor. Kendi özel yaşantısında da sürekli “online” yaşayan bir jenerasyon için gün içerisinde ekran karşısında geçen saatler önceki nesil çalışanlara oluşturduğu kadar büyük bir sıkıntı oluşturmuyor..Buna ilaveten hızlı karar alma, gelişen teknolojiye çok hızlı adapte olma gibi özellikler bu neslin içinde bulunduğumuz dönemde özellikle finans piyasasında brokerlık gibi hız ve stres yönetimi gerektiren, ağır koşulları olan zor işlerde başarılı olmasını sağladı. 


Ha Pac-man, Ha Borsa !

Bu yoğun finansal işlerde elde edilen gözle görülür başarılar, hızlı karar alabilme yeteneği ile birleştiğinde bu jenerasyon finans piyasasında hızla “karar verici” seviyelerde yer almaya başladı. Trader, broker, portföy yöneticisi, fon yöneticisi gibi kademelerde hızla Y Nesli çalışanları yer almaya başladı. Bu neslin finans piyasasındaki yükselişi korkunç bir hızla gerçekleşiyor, Atari karşısında büyümüş, çocukluklarında parmakları Joysticklerle bütünleşmiş Y Nesli tam da işini bulmuş gibi görünüyordu. Gürültülü seans salonları, bağrış çağrışlar, ışık hızında yanıp sönen rakamlar, hiç durmadan hareket eden ekranlar.. Bir bilgisayar oyunundan çok da farklı görünmüyordu.
İşler iyi giderken herkesin hoşuna giden bu tempo, işler sarpa sarmaya başlayınca değişti. Küresel kriz baş gösterip finans piyasasında yüz yıllarca süren efsaneler yerle bir olmaya başladıkça teker teker zararlar gün yüzüne çıkmaya başlıyordu. Batan şirketler, biten fonlar, gizlenen milyarca dolarlık zararlar, yanlış yatırım kararları, suistimaller, yanlış stratejiler, kişisel hatalar..saadet zincirinin kırılmasıyla su yüzüne birer birer çıktı. Her geçen gün bir yeni haberle, yeni bir batış ya da zarar haberiyle piyasalar çalkalanıyordu. Herkes yeni suçlular bulmaya çalışıyordu, zarar öylesine büyüktü ki bulunan suçlular yetmiyordu. CEO’lar, fon yöneticileri, hatta ülke yöneticileri (İzlanda bu süreçte ülke olarak iflas etti) suçlandı. Beyaz saçlı-beyaz yakalıların yanlış kararlarının yanında yeni jenerasyon finans sektörü çalışanları da çok ani ve hızlı pozisyon değiştirmekle, sorumsuzca davranmakla, büyük para hırsı sahibi olmakla ve gereğinden büyük riskler taşımakla suçlandılar. Bu davranış tarzının bu jenerasyona ait bir davranış bozukluğu olduğu ve finans piyasalarının bu denli büyük yaralar almasında da en büyük pay sahibi olduğu dahi en ciddi ekonomislerce tartışılmaya başlandı. 

Köklü Fransız Bankası Societe Generale, 31 yaşındaki broker Jerome Kerviel’in neden olduğu işlemler dolayısıyla 7.1 milyar $ ‘lık zarara uğradığını duyurdu. Banka, Kerviel’in bu işlemlerden maddi bir çıkar sağlamadığını ancak komplike vadeli işlemler sonucunda bankayı zarara soktuğunu söylüyor. Para ve adrenalin hırsı nedeniyle yapılan kişisel hataların bu denli büyümesi ihtimal dahilinde olabileceği gibi bankaların prestij kaybına uğramamak adına günah keçisi seçip büyük zararları bu şekilde geçiştirebilecek olması da şu dönem piyasalarda sorgulanmakta..Belki komplo teorisi ya da belki gerçek kim bilir? Sadece bir şüphe...

Ama şüphe etmek ve “Neden?” diye sormak bizim işimiz. Ne de olsa “Generation (Y) Why?” yani “Neden?” Nesliyiz.