1 Haziran 2012 Cuma
15 Mayıs 2012 Salı
Yarın (16 Mayıs 2012 Çarşamba günü) saat 11:00 'de benim de eski okulum olan Marmara Üniversitesi'nde "Gençlik; Girişim ve Inovasyon" konuşuyor olacağız.. Organizasyonun diğer konuşmacıları; Sn. Timur Tiryaki, Sn. Ömer Ekinci ve Sn. Arif Çanacık.
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)
Yarın Marmara Üniversitesi'ndeyiz..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Yarın (16 Mayıs 2012 Çarşamba günü) saat 11:00 'de benim de eski okulum olan Marmara Üniversitesi'nde "Gençlik; Girişim ve Inovasyon" konuşuyor olacağız.. Organizasyonun diğer konuşmacıları; Sn. Timur Tiryaki, Sn. Ömer Ekinci ve Sn. Arif Çanacık.
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)
Konu malum, yine şu başımızın belası(!) Girişimcilik.. Ama tabii ki esas önemli noktalar hikayelerin satır aralarında olacak yine almak isteyenler için. Hikayelere yenileri eklendi. Bu kez Walt Disney'den gireceğiz, bir model arkadaşımdan çıkacağız.. Kimmiş şu girişimci, ne yer ne içermiş, ne menem birşeymiş şu innovasyon, çözmeye çalışacağız...
Orada olanlarla görüşürüz, gelemeyen ve merak edenlerle buradan daha sonra paylaşacağız yine gözlemleri..
Ellerimi açmış kainatın sırrını açıklıyor gibi yaptığım fotoğraf yanıltmasın, bir iki hikaye anlatıp döneceğim sadece, her zamanki gibi.. ;)
4 Mayıs 2012 Cuma
İzmir’in
Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında
feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı
yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç
bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten
komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın
batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye
defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor!
Artık gerisini AB düşünsün!
YAZ YORGO'YA Bİ DAHA..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
İzmir’in
Seferihisar İlçesi’nin Sığacık Mahallesi ile Yunanistan’ın Sisam Adası arasında
feribot seferleri başlarken Sığacık’lı esnaf “Paranız yoksa da gelin” çağrısı
yaptığı Yunanlı misafirlere veresiye defterini sonuna kadar açmış. “Onları hiç
bilmedikleri veresiye defteri ile tanıştırdık” diyen yöre esnafı gerçekten
komşusuna kara gün dostluğu mu yapıyor yoksa bu yeni yöntem Yunanistan’ın
batışını hızlandıracak mı göreceğiz... Tek bildiğim şu, meşhur veresiye
defterimiz Avrupa topraklarına ilk sıçramasını bu yolla gerçekleştiriyor!
Artık gerisini AB düşünsün!
19 Nisan 2012 Perşembe
Geçtiğimiz aylarda Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan verilerde Kütahya ‘nın erkek nüfusunun 25.000 kişi kadar eksik çıkması “Nerde bu Kütahya’nın erkekleri?” sorusuna sebep olmuştu. Kişi başı geliri 11.613 TL olan ilimiz “Ekmeğimizi büyütemezsek paylaşan sayısını azaltırız” demiş olacak, nüfustan azımsanmayacak bir büyüklüğü adeta silmişti. Bu gizemli olay istatistik bilimi ile açıklanamayınca devreye siyasiler bile girdi ve sonunda aranan kulp bulundu. Meğerse bu 25.000 kişi kapanan okullar nedeniyle şehir dışına çıkan öğrenciler ve velileriymiş. Elma diyelim de bari ortaya çıksınlar..
KÜTAHYA’NIN ERKEKLERİ NEREDE????
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Geçtiğimiz aylarda Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan verilerde Kütahya ‘nın erkek nüfusunun 25.000 kişi kadar eksik çıkması “Nerde bu Kütahya’nın erkekleri?” sorusuna sebep olmuştu. Kişi başı geliri 11.613 TL olan ilimiz “Ekmeğimizi büyütemezsek paylaşan sayısını azaltırız” demiş olacak, nüfustan azımsanmayacak bir büyüklüğü adeta silmişti. Bu gizemli olay istatistik bilimi ile açıklanamayınca devreye siyasiler bile girdi ve sonunda aranan kulp bulundu. Meğerse bu 25.000 kişi kapanan okullar nedeniyle şehir dışına çıkan öğrenciler ve velileriymiş. Elma diyelim de bari ortaya çıksınlar..
18 Nisan 2012 Çarşamba
Hepimizin şahit olduğu gibi TL ‘mizin yeni sembolü geçen ay içerisinde açıklandı. Kahve falı mantığıyla bir şeylere benzetmeye çalıştıysak da pek başarılı olamadık milletçe! Peki bu değişimin maliyeti ne kadar diye merak ettiniz mi peki hiç? Tedavüldeki yaklaşık 1,3 milyar adet eski banknotun yakılması, yeni banknotun basımı, ithal kağıt, mürekkep, tasarım gibi kalemlerle her bir banknot 16 kuruşa mal oluyor! Yeni sembolü bizlere sevdirme çalışmaları yani tanıtım ve reklamla birlikte tüm maliyetin 167 milyon TL’yi bulması bekleniyor.
Neyse ne yapalım, tedavül kaçınılmazsa zevk almaya bakacağız!
TEDAVÜL KAÇINILMAZSA…
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Hepimizin şahit olduğu gibi TL ‘mizin yeni sembolü geçen ay içerisinde açıklandı. Kahve falı mantığıyla bir şeylere benzetmeye çalıştıysak da pek başarılı olamadık milletçe! Peki bu değişimin maliyeti ne kadar diye merak ettiniz mi peki hiç? Tedavüldeki yaklaşık 1,3 milyar adet eski banknotun yakılması, yeni banknotun basımı, ithal kağıt, mürekkep, tasarım gibi kalemlerle her bir banknot 16 kuruşa mal oluyor! Yeni sembolü bizlere sevdirme çalışmaları yani tanıtım ve reklamla birlikte tüm maliyetin 167 milyon TL’yi bulması bekleniyor.
Neyse ne yapalım, tedavül kaçınılmazsa zevk almaya bakacağız!
11 Nisan 2012 Çarşamba
Takip edenler bilir son yıllarda “Kariyer Günleri” gibi konuşmalara sağolsunlar sıklıkla davet ediyorlar. Öğrenci arkadaşlarla bir araya gelmek bana sıkıcı iş hayatı içinde müthiş bir nefes oluyor. Bunu “Çocuklar interaktif yapalım, ben de sizlerden öğreniyorum” samimiyetsizliğinde söylemiyorum. İlk kez duydukları başarı ve başarısızlık hikayeleriyle dinleyen arkadaşların gözlerinin parlaması bir yana, her gittiğim yerde kendini çok iyi yetiştirmiş ve bana ciddi şeyler katan arkadaşlarla tanışıyorum. Örneğin –ismini hatırlayamadığım için beni affet, yazarsan hemen değiştirip ismini yazacağım kardeşim- Avusturya Lisesi’nde beni Sir Kenneth Robinson’un Changing Paradigms ‘i ile tanıştıran arkadaş.. O günün akşamında akademisyen olan eşimle saatlerce ağzımız açık bir şekilde Sir Kenneth Robinson ‘un çalışmalarını internetten bulup okuduk, izledik, bize neler kattın bilemezsin..
Bu şahane buluşmalar beni ziyadesiyle mutlu ederken, “şimdikiler”i de gözlemleme fırsatım oluyor. Bir kere teveccüh edip beni de sıkça davet ettikleri bu gibi konuşmalar için seçilen kişiler ille Falancanın Genel Müdürü, Filancanın CEO’su ya da Hedehödö Yönetim Kurulu Üyesi oluyor. E haklısınız tabii ki buralara gelmiş amcaların möhim hikayeleri olduğunu düşünmekle.. Ama ya yoksa? İşte o zaman aynı sıkıcı, tek düze, didaktik, sıkıcı coğrafya hocası tadında anlatılan klişe tavsiyelerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz.
Son Bursa AIESEC toplantısında şahane bir soru geldi:
“Kişisel Gelişim kitaplarına inanıyor musunuz?” Cevabında da söylediğim gibi, kitaplardan değil, Taksim’deki içliköfteciden alınan kişisel gelişim dersine inanıyorum… Sunumlarımdan herhangi birisini dinleyenler ne demek istediğimi anlamıştır. Henüz bir araya gelemediklerimiz için sürprizi bozmayalım ;)
O salonları doldurmayı kışın soğuğunda, yazın sıcağında çimenlerde uzanmaya, sevgilinizle yuvarlanmaya ya da en basitinden, King oynamaya tercih etmişseniz o salonda konuşan kişiler olarak 1 saatte hayatınız değiştirsek iyi olur di mi?! ;) Bence de. Öğreten konuşmalardan nefret ettiğimi, dinlemeye de yapmaya da tahammülüm olmadığını takip edenler bilir. Gelip size bazı hikayeler anlatıp gidiyorum.. Kimisi başarı hikayesi, kimisi başarısızlık hikayesi.. ama hepsi “Başkalarının Hikayeleri”. Bu hikayelerden nasıl faydalanacağınız tamamıyla size kalmış. Geçenlerde “Türev Ürünlerle ilgili görüşmek için” randevu alarak ziyarete gelen önemli aracı kurumlardan birinden 2 dünya tatlısı genç hanım mesela.. Kalkarken “Geçen sene bizim okulumuzda anlattığınız borsa ekranını uyurken karşısına koyan borsacı –ki bu ben oluyorum ;) – hikayesi beni ve kararlarımı çok etkiledi, daha çok sorgulayarak, daha çok irdeleyerek verdim kararlarımı ” dedi. Ya da Boğaziçi Üniversites'inde yanıma gelip "Üniversiteye radyo programlarınızı dinleyerek hazırlandım. Yalova'da başka bir eğlencem yoktu. Şimdi Boğaziçi'ni kazandım ve sayenizde radyocu oldum" diyen Yasemin gibi.. Ne mutlu sorgulatabildiysek, bizim hatalarımıza düşmemenize katkı sağlayabildiysek, Amerikan filmlerinden meslek seçmemenize katkı sağlayabildiysek… Bi kaç hayata dokunabildiysek ucundan..
Bursa AIESEC Organizasyonu yine harikaydı, harika bir ev sahipliği gördük. Salon pırıl pırıl gözlerle doluydu, benim için en önemli şeylerden biri: Küçük Prens ’i salonun çoğu okumuştu! ;) Konuşmanın başında söylediğim gibi 39 derece ateşle yaptığım için benim için cidden “Ateşli bi konuşma” oldu, umarım herkes için öyle olmuştur. Umarım sorgulatabildik, başarı kriterlerini, mutluluk kriterlerini, “kariyer” hikayesini, umarım hayalinizdeki o adamlar olmak isterken nelerden vazgeçmemek gerektiğini, roket hikayesindeki “o naif küçük oğlan çocuğunu” hiç öldürmemek gerektiğini, o öldüğü gün kariyerin de, başarının da, mutluluğun da onunla beraber öleceğini, içinizdeki çocuğu o roketin başı gibi pamuklara sarıp sarmalamanız gerektiğini.. O sıkıcı ofislere girmeden, dört duvar arasında kısılmadan, kurumsal hayatın kravatlı sıkıcı piyonu olmadan da mutlu, başarılı ve ne demekse “Kariyer”li olunabileceğini.. Arkadaşlarınızla mizah dergisini arka cebinde kıvırıp çimenlerde debelendiğin o günün, terfi aldığın günden daha kıymetli olduğunu.. Kız arkadaşının elinden tutup beş parasız denize doğru baktığın “an”ın kıymetini..
Ve bir şey daha. Geçenlerde yine bir konuşma için bir yerlere gittik, çıkıp otoparka doğru yöneldiğimde bir şey düşündüm. Kariyer Günlerine pahalı arabalarla, ciplerle değil bisikletle gelen adamlar olursa bir gün ve siz o adamları bulup davet edebilirseniz okullarınıza, klüplerinize, her şey çok ama çok daha güzel olacak arkadaşlar…
İçinizdeki ,sanatı,sanatçıyı, çocuğu bulun ve ona yapışın. O nereye gittiğini çok iyi biliyor!
Bu da benden duyabilebileceğiniz ilk ve son didaktik cümledir! ;)
“Her çocuk sanatçı doğar. Esas problem büyüdüğünde de sanatçı kalabilmektir” Pablo Picasso.
KARİYERİ BIRAK, "KÜÇÜK PRENS"E BAK.
Posted on by Burak Ünaldı with 9 comments
Takip edenler bilir son yıllarda “Kariyer Günleri” gibi konuşmalara sağolsunlar sıklıkla davet ediyorlar. Öğrenci arkadaşlarla bir araya gelmek bana sıkıcı iş hayatı içinde müthiş bir nefes oluyor. Bunu “Çocuklar interaktif yapalım, ben de sizlerden öğreniyorum” samimiyetsizliğinde söylemiyorum. İlk kez duydukları başarı ve başarısızlık hikayeleriyle dinleyen arkadaşların gözlerinin parlaması bir yana, her gittiğim yerde kendini çok iyi yetiştirmiş ve bana ciddi şeyler katan arkadaşlarla tanışıyorum. Örneğin –ismini hatırlayamadığım için beni affet, yazarsan hemen değiştirip ismini yazacağım kardeşim- Avusturya Lisesi’nde beni Sir Kenneth Robinson’un Changing Paradigms ‘i ile tanıştıran arkadaş.. O günün akşamında akademisyen olan eşimle saatlerce ağzımız açık bir şekilde Sir Kenneth Robinson ‘un çalışmalarını internetten bulup okuduk, izledik, bize neler kattın bilemezsin..
Bu şahane buluşmalar beni ziyadesiyle mutlu ederken, “şimdikiler”i de gözlemleme fırsatım oluyor. Bir kere teveccüh edip beni de sıkça davet ettikleri bu gibi konuşmalar için seçilen kişiler ille Falancanın Genel Müdürü, Filancanın CEO’su ya da Hedehödö Yönetim Kurulu Üyesi oluyor. E haklısınız tabii ki buralara gelmiş amcaların möhim hikayeleri olduğunu düşünmekle.. Ama ya yoksa? İşte o zaman aynı sıkıcı, tek düze, didaktik, sıkıcı coğrafya hocası tadında anlatılan klişe tavsiyelerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz.
Son Bursa AIESEC toplantısında şahane bir soru geldi:
“Kişisel Gelişim kitaplarına inanıyor musunuz?” Cevabında da söylediğim gibi, kitaplardan değil, Taksim’deki içliköfteciden alınan kişisel gelişim dersine inanıyorum… Sunumlarımdan herhangi birisini dinleyenler ne demek istediğimi anlamıştır. Henüz bir araya gelemediklerimiz için sürprizi bozmayalım ;)
O salonları doldurmayı kışın soğuğunda, yazın sıcağında çimenlerde uzanmaya, sevgilinizle yuvarlanmaya ya da en basitinden, King oynamaya tercih etmişseniz o salonda konuşan kişiler olarak 1 saatte hayatınız değiştirsek iyi olur di mi?! ;) Bence de. Öğreten konuşmalardan nefret ettiğimi, dinlemeye de yapmaya da tahammülüm olmadığını takip edenler bilir. Gelip size bazı hikayeler anlatıp gidiyorum.. Kimisi başarı hikayesi, kimisi başarısızlık hikayesi.. ama hepsi “Başkalarının Hikayeleri”. Bu hikayelerden nasıl faydalanacağınız tamamıyla size kalmış. Geçenlerde “Türev Ürünlerle ilgili görüşmek için” randevu alarak ziyarete gelen önemli aracı kurumlardan birinden 2 dünya tatlısı genç hanım mesela.. Kalkarken “Geçen sene bizim okulumuzda anlattığınız borsa ekranını uyurken karşısına koyan borsacı –ki bu ben oluyorum ;) – hikayesi beni ve kararlarımı çok etkiledi, daha çok sorgulayarak, daha çok irdeleyerek verdim kararlarımı ” dedi. Ya da Boğaziçi Üniversites'inde yanıma gelip "Üniversiteye radyo programlarınızı dinleyerek hazırlandım. Yalova'da başka bir eğlencem yoktu. Şimdi Boğaziçi'ni kazandım ve sayenizde radyocu oldum" diyen Yasemin gibi.. Ne mutlu sorgulatabildiysek, bizim hatalarımıza düşmemenize katkı sağlayabildiysek, Amerikan filmlerinden meslek seçmemenize katkı sağlayabildiysek… Bi kaç hayata dokunabildiysek ucundan..
Bursa AIESEC Organizasyonu yine harikaydı, harika bir ev sahipliği gördük. Salon pırıl pırıl gözlerle doluydu, benim için en önemli şeylerden biri: Küçük Prens ’i salonun çoğu okumuştu! ;) Konuşmanın başında söylediğim gibi 39 derece ateşle yaptığım için benim için cidden “Ateşli bi konuşma” oldu, umarım herkes için öyle olmuştur. Umarım sorgulatabildik, başarı kriterlerini, mutluluk kriterlerini, “kariyer” hikayesini, umarım hayalinizdeki o adamlar olmak isterken nelerden vazgeçmemek gerektiğini, roket hikayesindeki “o naif küçük oğlan çocuğunu” hiç öldürmemek gerektiğini, o öldüğü gün kariyerin de, başarının da, mutluluğun da onunla beraber öleceğini, içinizdeki çocuğu o roketin başı gibi pamuklara sarıp sarmalamanız gerektiğini.. O sıkıcı ofislere girmeden, dört duvar arasında kısılmadan, kurumsal hayatın kravatlı sıkıcı piyonu olmadan da mutlu, başarılı ve ne demekse “Kariyer”li olunabileceğini.. Arkadaşlarınızla mizah dergisini arka cebinde kıvırıp çimenlerde debelendiğin o günün, terfi aldığın günden daha kıymetli olduğunu.. Kız arkadaşının elinden tutup beş parasız denize doğru baktığın “an”ın kıymetini..
Ve bir şey daha. Geçenlerde yine bir konuşma için bir yerlere gittik, çıkıp otoparka doğru yöneldiğimde bir şey düşündüm. Kariyer Günlerine pahalı arabalarla, ciplerle değil bisikletle gelen adamlar olursa bir gün ve siz o adamları bulup davet edebilirseniz okullarınıza, klüplerinize, her şey çok ama çok daha güzel olacak arkadaşlar…
İçinizdeki ,sanatı,sanatçıyı, çocuğu bulun ve ona yapışın. O nereye gittiğini çok iyi biliyor!
Bu da benden duyabilebileceğiniz ilk ve son didaktik cümledir! ;)
“Her çocuk sanatçı doğar. Esas problem büyüdüğünde de sanatçı kalabilmektir” Pablo Picasso.
9 Nisan 2012 Pazartesi
Düşmeye başladığı anda hepimizi romantik hislere sürükleyen karın da ekonomik bir değeri ifade ettiğini, bir maliyeti olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Karayolları Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre yolların kapanmaması ve güvenli ulaşımın sağlanması için 4.568 personel çalışıyor. Bu kış yolları açık tutabilmek için şu ana kadar 135 bin 362 ton tuz, 50 ton üre, 472 ton kimyasal tuz çözücü, 25 ton tuz eriyik, 152 bin 182 metreküp de agrega kullanılmış. Tuzlama diye bildiğimiz işlemin maliyeti 11.5 milyon TL.
Demek ki aslında sağlıklı yaşamla "sağlıklı karayolları"nın formülü aynı: Şu tuzu azaltabilirsek rahatlayacağız!
YAĞAN KARIN MALİYETİ
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Düşmeye başladığı anda hepimizi romantik hislere sürükleyen karın da ekonomik bir değeri ifade ettiğini, bir maliyeti olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Karayolları Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre yolların kapanmaması ve güvenli ulaşımın sağlanması için 4.568 personel çalışıyor. Bu kış yolları açık tutabilmek için şu ana kadar 135 bin 362 ton tuz, 50 ton üre, 472 ton kimyasal tuz çözücü, 25 ton tuz eriyik, 152 bin 182 metreküp de agrega kullanılmış. Tuzlama diye bildiğimiz işlemin maliyeti 11.5 milyon TL.
Demek ki aslında sağlıklı yaşamla "sağlıklı karayolları"nın formülü aynı: Şu tuzu azaltabilirsek rahatlayacağız!
26 Mart 2012 Pazartesi
Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor.
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!”
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)
EN "SAĞLAM" YATIRIM BULUNDU!
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Küresel kriz ve tüm borsaların içinde bulunduğu durumla ilgili olarak çarpıcı bir tespit bir süredir emaillerde dolaşıyor.
Bu mail şöyle diyor: “Eğer bundan bir yıl once 1000 dolarlık Delta Havayolları hissesi satın almış olsaydınız, bugün 49 dolarınız kalacaktı. Eğer bir yıl once 1000 dolarlık AIG hissesi satın almış olsaydınız, şu anda 33 dolarınız kalacaktı, Lehman Brothers hissesi almış olsaydınız paranız tamamen sıfırlanmış olacaktı. Ama 1000 dolarlık bira tüketip aluminyum tenekelerini geri dönüştürerek bugün 214 dolarınız olurdu. Bu durumda dostlar, unutmayın, en iyi yatırım sağlam bir şekilde içip geri dönüşüm yapmaktır!”
Bira kısmını bilemem ama hesap doğru! ;)
11 Mart 2012 Pazar
17 Mart 2012 Cumartesi günü sabahı 110 ülkede faaliyet gösteren AIESEC 'in nazik davetiyle Bursa'da "Geleceğimiz için Entellektüel Liderlik" oturumunun konuşmacısı olacağım. Organizasyonun adı "Sürdürülebilir Başarı Platformu".. Oldukça ilginç görünüyor, diğer birbirinden değerli konuşmacıları dinlemek için de sabırsızlanıyorum. O taraflarda olan varsa görüşürüz! ;)
17 MART CUMARTESİ BURSA ' DAYIZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
17 Mart 2012 Cumartesi günü sabahı 110 ülkede faaliyet gösteren AIESEC 'in nazik davetiyle Bursa'da "Geleceğimiz için Entellektüel Liderlik" oturumunun konuşmacısı olacağım. Organizasyonun adı "Sürdürülebilir Başarı Platformu".. Oldukça ilginç görünüyor, diğer birbirinden değerli konuşmacıları dinlemek için de sabırsızlanıyorum. O taraflarda olan varsa görüşürüz! ;)
4 Mart 2012 Pazar
İnsan keyif aldığı işi yapmalı, para kazandığı işten zevk de almayı bilmeli deriz ya hani.. Aslında bu sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerli bir durum. Dünya çapında en başarılı safkan Arap atı seçilmiş olan, şu ana kadar 68 yarış kazanmış olan “Kafkaslı” isimli at geçtiğimiz sene ayağından sakatlanınca, ömrünün geri kalanını çiftleşerek geçirmek zorunda kalmış! Bununla da bitmiyor, Kafkaslı her çiftleşme 10 bin lira kazanıyor. Yılda ortalama 80 kere çiftleşen Kafkaslı, basit bir hesapla sahibine “yattığı yerden” yılda 800.000 lira kazandırıyor!
BACASIZ EKONOMİ!
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
İnsan keyif aldığı işi yapmalı, para kazandığı işten zevk de almayı bilmeli deriz ya hani.. Aslında bu sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerli bir durum. Dünya çapında en başarılı safkan Arap atı seçilmiş olan, şu ana kadar 68 yarış kazanmış olan “Kafkaslı” isimli at geçtiğimiz sene ayağından sakatlanınca, ömrünün geri kalanını çiftleşerek geçirmek zorunda kalmış! Bununla da bitmiyor, Kafkaslı her çiftleşme 10 bin lira kazanıyor. Yılda ortalama 80 kere çiftleşen Kafkaslı, basit bir hesapla sahibine “yattığı yerden” yılda 800.000 lira kazandırıyor!
13 Şubat 2012 Pazartesi
İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.
PARANIN KOKUSU, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
İnsanoğlunun para sevgisi gün geçmiyor ki yeni bir boyut kazanmasın.. Japonya’da yapılan bir araştırma “Para insanı mutlu eder mi?” tartışmasına herhalde bir nokta koyacak artık. Bahsi geçen çalışmada Japonyalı bilim adamları çok sayıda işçinin çalıştığı ortama taze basılmış banknot kokusu vermişler. İşin ilginci, banknot kokusu verildiğinde işçilerin daha verimli çalıştıkları tespit edilmiş! Bu çalışmadan feyz alan Amerikalı girişimci Patrick McCarthy ise konuyu bir başka noktaya taşımış ve “Money” markalı ABD Doları kokusu taşıyan bir parfüm üretmiş! Şişesi 35 dolardan satılan parfümü alanlar kendilerini gerçek bir milyoner gibi hissetsinler diye girişimci, tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçalarını da parfüm şişesine koymayı ihmal etmemiş! Ciddi satışlar yakalayan parfümün erkek ve kadın versiyonları bulunuyormuş. Erkeklerdeki para hırsı için söylenebilecek çok fazla birşey yok gerçi ama, benim kişisel fikrim, kadın versiyonunda pekala yeni ayakkabı kokusu ya da tektaş pırlanta kokusu (!) da denenebilirdi.
Düğünü -nedense- tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından nefesler tutularak izlenen Prens William’ın hanımı, global gelin Kate Middleton, Volkswagen Golf marka arabasını E-bay’de satılığa çıkarmış. Buraya kadar herşey normal, koskoca düşes, sarayın tüm araçları emrine amadeyken hepimizin satın alabileceği dünyevi bir arabaya binecek değil ya.. Ancak ilginç olan ilanda dikkat çeken minik bir detay. Detay bilgilerinde aracın, içinde bulunan bir çift gümüş kol düğmesiyle satılık olduğu belirtiliyor. Medya şimdiden kol düğmelerinin Prense ait olduğu haberini geçti bile. Bu da aracın normal değerinin birkaç katına satılığa çıkmasını haklı çıkarıyor. Bayan Middleton’ın nasıl bir prenses oalcağı tartışıladursun, harika bir pazarlamacı olduğu kesin..
DÜŞESTEN - AZ KULLANILMIŞ
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Düğünü -nedense- tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından nefesler tutularak izlenen Prens William’ın hanımı, global gelin Kate Middleton, Volkswagen Golf marka arabasını E-bay’de satılığa çıkarmış. Buraya kadar herşey normal, koskoca düşes, sarayın tüm araçları emrine amadeyken hepimizin satın alabileceği dünyevi bir arabaya binecek değil ya.. Ancak ilginç olan ilanda dikkat çeken minik bir detay. Detay bilgilerinde aracın, içinde bulunan bir çift gümüş kol düğmesiyle satılık olduğu belirtiliyor. Medya şimdiden kol düğmelerinin Prense ait olduğu haberini geçti bile. Bu da aracın normal değerinin birkaç katına satılığa çıkmasını haklı çıkarıyor. Bayan Middleton’ın nasıl bir prenses oalcağı tartışıladursun, harika bir pazarlamacı olduğu kesin..
8 Şubat 2012 Çarşamba
Vergi vermek hepimizin malumu olduğu üzere, kutsal bir görev. Ama tarihte öyle vergiler var ki, kutsallığı kadar anlamı da tartışılır.. Mesela;
İkinci koca vergisi: İspanya’da 14. yüzyılda ikinci evliliğini yapan kadınlardan vergi alındı.
Peruk vergisi: Venedik’te 15. yüzyılda kayıtlara geçen bu olay en ilginç vergiler arasında yer aldı. Kafaya takılan her peruktan vergi alındı.
Vaftiz vergisi: Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklarından da vergi alınıyordu.
Teker izi vergisi: Avrupalılar o dönemde de o kadar buşcuydular ki öküz arabalarının teker izinden bile vergi alınmış.
Çizme vergisi: 18. yüzyılda Prusya kralı 2. Frederick, çizmelerden vergi alınmasını emretti ve çizme vergisi toplattı.
Sakal vergisi: Rus Çarları ise sakallılardan özel vergi tahsil ettirdi. Köselerin zengin olduğu yıllar…
Baca vergisi: Aynı dönemlerde Polonyalılar da baca vergisi ile uğraşıyordu. Halk vergi ödememek ıçin bacalarını yıktı.
Bıyık vergisi: Uruguay’ın Durazno kent meclisi 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koydu. Bıyığın her santimi ıçin 2 peso alındı. Ancak sert tepkilerle karşılaşınca verginin ömrü kısa sürdü.
ÇİÇEKLER SEVGİ İLE, ÜLKELER VERGİ İLE..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Vergi vermek hepimizin malumu olduğu üzere, kutsal bir görev. Ama tarihte öyle vergiler var ki, kutsallığı kadar anlamı da tartışılır.. Mesela;
İkinci koca vergisi: İspanya’da 14. yüzyılda ikinci evliliğini yapan kadınlardan vergi alındı.
Peruk vergisi: Venedik’te 15. yüzyılda kayıtlara geçen bu olay en ilginç vergiler arasında yer aldı. Kafaya takılan her peruktan vergi alındı.
Vaftiz vergisi: Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklarından da vergi alınıyordu.
Teker izi vergisi: Avrupalılar o dönemde de o kadar buşcuydular ki öküz arabalarının teker izinden bile vergi alınmış.
Çizme vergisi: 18. yüzyılda Prusya kralı 2. Frederick, çizmelerden vergi alınmasını emretti ve çizme vergisi toplattı.
Sakal vergisi: Rus Çarları ise sakallılardan özel vergi tahsil ettirdi. Köselerin zengin olduğu yıllar…
Baca vergisi: Aynı dönemlerde Polonyalılar da baca vergisi ile uğraşıyordu. Halk vergi ödememek ıçin bacalarını yıktı.
Bıyık vergisi: Uruguay’ın Durazno kent meclisi 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koydu. Bıyığın her santimi ıçin 2 peso alındı. Ancak sert tepkilerle karşılaşınca verginin ömrü kısa sürdü.
Türkiye’nin üçüncü çeyrekte açıkladığı beklenmedik büyüme rakamları yurtiçinde olduğu kadar, yurtdışında da tartışılıyor. Az olsun, bizim olsun düşüncesiyle batık ülkelere bile Türkiye’nin bir hayli üstünde kredi notu vermeyi alışkanlık haline getiren Avrupalı finans otoriteleri “Türkiye’nin ekonomik ilerlemesi, ne destekçilerinin iddia ettiği gibi etkileyici, ne de eleştirenlerin söylediği gibi tehlikeli bir durumda” diyor. Açıklamanın sahibi İngiltere merkezli Financial Times gazetesi “Türkiye bir Asya kaplanı değil ama Anadolu kedisi” gibi anlaşılması güç bir yorumla devam ediyor ve “Türkler krize dayanıklı ve alışık” diye bitiyor. Ayı, boğa derken kedi de ekonomik literatüre sıkı bir giriş yaptı anlaşılan..
BİR ASLAN MİYAV DEDİ
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Türkiye’nin üçüncü çeyrekte açıkladığı beklenmedik büyüme rakamları yurtiçinde olduğu kadar, yurtdışında da tartışılıyor. Az olsun, bizim olsun düşüncesiyle batık ülkelere bile Türkiye’nin bir hayli üstünde kredi notu vermeyi alışkanlık haline getiren Avrupalı finans otoriteleri “Türkiye’nin ekonomik ilerlemesi, ne destekçilerinin iddia ettiği gibi etkileyici, ne de eleştirenlerin söylediği gibi tehlikeli bir durumda” diyor. Açıklamanın sahibi İngiltere merkezli Financial Times gazetesi “Türkiye bir Asya kaplanı değil ama Anadolu kedisi” gibi anlaşılması güç bir yorumla devam ediyor ve “Türkler krize dayanıklı ve alışık” diye bitiyor. Ayı, boğa derken kedi de ekonomik literatüre sıkı bir giriş yaptı anlaşılan..
6 Şubat 2012 Pazartesi
-EYVAAAH! SEVGİLİLER GÜNÜ GELİYOR Dİ Mİ?!?"
ANONİM
Eskiden Belirli Gün ve Haftalar kitaplarımız vardı hatırlar mısınız.. Hani 23 Nisanından 19 Mayısına, Yerli Malı Haftasından Kabotaj Bayramı’na kadar tüm özel günler toplandığı ve istisnasız her gün için birbirinden başarılı şiir ve kompozisyonların bulunduğu... Internet çocuklarınının hiç hatırlayamayacağı, ancak ansiklopedi neslinin hatıralarında kalan bu güzide kitaplarda bahsi geçen günlerle ilgili şiirler bilgiler ve kompozisyon örnekler bulunur, bu başucu eserleri ev ödevlerimiz için başlıca esinlenme kaynağı olurdu.
Bu yazı bu özel zamanları yaşamış olan ansiklopedi nesline gelsin... [Esquire - Ekim 2010 yazımdan]
Ekonomide Belirli Gün ve Haftalar deyince tanıma ekonomi için özel önemli bulunan, ekonomik canlılık yaratması açısından çoğunlukla da suni bir şekilde pompalanmış özel günler giriyor. Örneğin sadece perakendeciliği teşvik etmek için gereğinden çok şişirilen sevgililer günü, yılbaşları, anneler günü, babalar günü gibi günler. Bunların tümü de yarattığı tüketim dalgası nedeniyle ekonominin belirli gün ve haftalarını oluşturuyor. Bu günler o kadar önemli ki mali piyasalar için yapılan trend tahminlerinde etkili oluyor, şirket karlarında belirleyici oluyor. Yani neresinden bakarsak bakalım büyük bir ekonomik önem taşıyor. Şöyle bir göz atalım...
Sevgililer Günü
Bir sevgilisi olmayanlar tümü ve sevgilisi olanların bir kısmı için işkence gibi geçen bir gündür sevgililer günü. “Aman sevgilim ne gerek var, zaten gavur icadı bi gün” le başlayan konuşmalar genellikle “Yanii bilmiyorum da Aslı’nın sevgilisi 1000 tane gül getirmiş en azından yaneeeee” yle biter. Bu günde ne yapılsa azdır, ne söylense nafiledir. Korkunç bir kıyaslı değerleme, inanılmaz bir karşılaştırmalı ekonomi işlemektedir. Aslı’nın sevgilisinin gülleri sevgiliniz için her zaman sizinkinden daha parlak, sizin kolyeniz Aslı için her zaman sevgilisinin hediyesinden daha güzeldir. O gün adeta Aslı’nın sevgilisine düşman olmanız için yaratılmıştır. Parmakla gösterilecek kadar az çift bu günü gerçekten pas geçebilirken, parmakla gösterilemeyen pek çoğu bu alışveriş çılgınlığının esiri olacaktır. Örneğin geçtiğimiz senenin Sevgililer gününde bir günde toplam 642 Milyon TL.lik alışveriş yapılmış. Bu rakam aynı senenin Anneler ve Babalar Günündeki harcalama rakamlarından daha fazla. Ancak 2010 yılının rakamı 639 milyonla önceki senenin altında kalınca kadın egemenliğinde olduğu açıkça hissedilen basınımız bile başlıklarıyla hemen bu durumu kınamış: “Sevgililer ucuza kaçtı!”
Anneler Günü
Duygu sömürülerinin ve “Satış için her yol mübahtır” anlayışının ayyuka çıktığı günlerden en önemlisidir Anneler günü. Ajitasyon kokan reklamlardan en ciddi haber bültenlerine kadar nereye baksanız annenizi görmezsiniz maalesef ama tüketim canavarını rahatça görebilirsiniz! Sevgi dolu türkülerle annemize verelim dediğimiz şey çoğunlukla bir demet kır çiçeği olmaz bu dış güçlerin etkisiyle. Zavallıcıkların tüm hayatının ev işi olması gerektiğini teyid edercesine tost makinaları, mutfak robotları en popüler hediyelerdir. Tabii son yıllarda sevgili, anne, kızkardeş gözetmeksizin habitatımızdaki tüm bayanlara almamız beklenen “tektaş”lar da son dönemlerin favori hediyesidir. Hediyenin düşünülmüş olması değil, kesinlikle karatı önem kazanmaktadır bu noktada. İster mücevher olsun, ister tost makinesi, isterse güzel bir haber anneleri her zaman memnun etmek en kolayıdır neyse ki. Anneler gününden dolayı tüketim düzeni memnun olur mu derseniz, rakamlar fena değil. Sevgililer hediye aldırmakta daha başarılı olsa da anneler için de geçtiğimiz sene 600 Milyon TL civarında harcama yapmışız. Aman onlar bizi dokuz ay karınlarında taşımış, biz 600 milyonluk tost makinesi almışız çok mu?
Babalar Günü
Etki olarak anneler gününün gölgesinde kalsa, hasar olarak Sevgililer gününün yanına bile yaklaşamayacak olsa da önemli günlerden biridir Babalar Günü. Annelere olan ilgiliyi delicesine kıskanan bir babanın buluşu mudur, yoksa çocukluğunda duyduğu “Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” travmatik sorusuna “Annemi” diye cevap vermiş bir çocuğun bitmeyen pişmanlığından mı kaynaklanmıştır bilinmez ama babalarımız da tüketim maratonunda unutulmamıştır. Babalar alınan hediyeleri ya önemsemez ya önemsememezmiş gibi davranırlar. Bu pervasızlık da genellikle onlara yanlış bedende alınmış ama değiştirilmeye üşenilmiş bir dolap dolusu gömlek ya da aynısından altı kravat olarak geri döner. Babalar günü, çocuklar ve anneler tarafından babanın asla beğenilmeyen giyim tarzını düzeltmek için de önemli bir fırsat olarak görülür. Bu nedenle başlıca hediyeler gömlek, ayakkabı ve kravattır. Traş makinası da son yılların yükselen bir eğilimi olsa da cilt ya da saç bakım ürünleri halen pek rağbet görememektedir. Son birkaç yıldır sürpriz bir şekilde artan harcama miktarının ise elektronik aletlerden kaynaklandığı tahmin ediliyor. Bu yıl atağa geçen babalar 714 milyon TL lik alışveriş yaptırmış. Yaptırana değil, yapana bak deyip buradan da annelerimize pay çıkarmak biraz fazla mı yanlı bir bakış açısı olur acaba?
Yılbaşı
Kırmızılar giyinmiş şişman bir adam beyaz sakalını sıvazlayarak “Hohoho” diye bağırıyor ve biz çılgınlar gibi alışveriş yapmaya başlıyoruz. Şimdi gelin de Pavlov’a hak vermeyin! Santa Claus denilen ve aslında Anadolu’nun bağrından kopup geldiği kabul edilen bu kostümlü eleman, arada anlaşılamayan bir sebepten takvim başlangıçlarında herkesin birbirine çıldırasıya hediye vermesini salık vermiştir. Milattan sonra 300 yıllarında aklına geldiği tahmin edilen bu saçmalık, ölümünden yüzlerce yıl sonra dünya ekonomisine hayat veren cin pazarlama fikirlerinden birisi olacaktır. Kırmızılı amca böylesine acımasız bir amaca alet olduğunu bilmeden bacalardan sarkmaya çalışırken bizler sadece bu sene kendisinin doğduğu sınırlar içerisinde ve bir gün içerisinde tam tamına 665 Milyon TL.lik alışveriş yapmayı kendisine ve aziz hatırasına bir borç bilmişiz. Kaldı ki ülkemizde dini sebeplerden dolayı yılbaşı kutlamayı reddeden büyük bir grubun da olduğunu unutmamak gerekiyor. Ama bu grubu da dahil ederek rahatlıkla söyleyebiliriz ki yılbaşları, ister hediyeler, evde ve dışarda yapılan eğlenceler, seyahatler, tatiller tarafından bakın, ister dansözlere yapıştırılan paralar yönünden görün ekonominin harcama tarafında ana damarlarından biri.
Hadi sloganı da şu olsun: “Yılbaşı... MS. 300 yılından beri anlamsızca aldırır!”
Bayramlar & Seyranlar
Bir sonraki yılın ajandasını ilk gördüğümüzde hemen tatillerin kaç gün olduğunu hesaplayan bir milletin evlatlarıyız, hiçkimse inkar etmesin! Bir bayram haftasonuna denk gelirse karalar bağlarız. Eğer ki hafta ortasına denk gelirse hemen daha tatil birleştirilmeden tatil programlarımızı yapıp kulağımızı tatilin uzatıldığıyla ilgili haberlere veriririz. Üç buçuk günlük tatillere yaşanmamış gözüyle bakarız, gözümüz hep büyüktedir, gelmekte olan dokuz günlük tatilde! Hal böyle olunca bu bayram dönemlerini harcama yapmadan, almadan-vermeden, ekonomiye can vermeden geçirmemiz düşünülemez. Resmi bayramlar genellikle tek gün olduğu için bu konuda verimli tatiller genellikle dini bayramlardır. Eş-dost ziyareti, Kurban kesme, el öpme ve “bi Antalya-Bodrum yapma” gibi ananelerin hepsini eksiksiz yerine getirmeye azami gayret sarfederiz. Bayram günlerinin ve uzun tatillerinin klişesi olan ve tuhaf bir şekilde alıtığımız trafik kazası haberleri bile birkaç günlüğüne kaçıvermeye engel değildir. Bu durumda bayramların ekonomik faturası da hayli kabarık haliyle. Bu yıl sadece Ramazan Bayramı arefe gününde kredi kartlarımız marifetiyle tam tamına 395 Milyon TL tutarında alışveriş yapılmışken, bayram tamamında aynı şekilde 1 milyar 263 milyon liralık harcama gerçekleştirmişiz. Bu rakamlar kredi kart verileri olduğu için peşin alışverişlerin ve henüz kredi kartı teknolojisiyle tanışmamış olan el öpme-harçlık alma işlemlerinin de bu rakama dahil olmadığını belirtmekte fayda var. Ama yakın zamanda dahil olmayacağı anlamına da gelmez tabii. Zira gümbür gümbür gelen playstation neslinin dedelerin ve ananelerin ellerini öpmeye mobil pos cihazlarıyla gelmesine bence sadece birkaç yıl kaldı!
Görüldüğü gibi ekonominin de kendine özgü belirli gün ve haftaları var. Bu dönemlerde tüketim çılgınlığı öyle bir boyut alıyor ki dışında kalmak imkansız hale geliyor. Yani biz oraya bakmasak da onlar hep baktığımız yerde oluyor. Kısacası bu gün ve haftalar o kadar belirli ki bunlardan kaçış ihtimali de çok fazla yok. Madem kaçış yok, o zaman biz de zevk almaya bakalım. Biz biz olalım, eşimize, sevgilimize, ailemize hediye almak için bu günleri beklemeyelim!
EKONOMİDE "BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR!"
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
-EYVAAAH! SEVGİLİLER GÜNÜ GELİYOR Dİ Mİ?!?"
ANONİM
Eskiden Belirli Gün ve Haftalar kitaplarımız vardı hatırlar mısınız.. Hani 23 Nisanından 19 Mayısına, Yerli Malı Haftasından Kabotaj Bayramı’na kadar tüm özel günler toplandığı ve istisnasız her gün için birbirinden başarılı şiir ve kompozisyonların bulunduğu... Internet çocuklarınının hiç hatırlayamayacağı, ancak ansiklopedi neslinin hatıralarında kalan bu güzide kitaplarda bahsi geçen günlerle ilgili şiirler bilgiler ve kompozisyon örnekler bulunur, bu başucu eserleri ev ödevlerimiz için başlıca esinlenme kaynağı olurdu.
Bu yazı bu özel zamanları yaşamış olan ansiklopedi nesline gelsin... [Esquire - Ekim 2010 yazımdan]
Ekonomide Belirli Gün ve Haftalar deyince tanıma ekonomi için özel önemli bulunan, ekonomik canlılık yaratması açısından çoğunlukla da suni bir şekilde pompalanmış özel günler giriyor. Örneğin sadece perakendeciliği teşvik etmek için gereğinden çok şişirilen sevgililer günü, yılbaşları, anneler günü, babalar günü gibi günler. Bunların tümü de yarattığı tüketim dalgası nedeniyle ekonominin belirli gün ve haftalarını oluşturuyor. Bu günler o kadar önemli ki mali piyasalar için yapılan trend tahminlerinde etkili oluyor, şirket karlarında belirleyici oluyor. Yani neresinden bakarsak bakalım büyük bir ekonomik önem taşıyor. Şöyle bir göz atalım...
Sevgililer Günü
Bir sevgilisi olmayanlar tümü ve sevgilisi olanların bir kısmı için işkence gibi geçen bir gündür sevgililer günü. “Aman sevgilim ne gerek var, zaten gavur icadı bi gün” le başlayan konuşmalar genellikle “Yanii bilmiyorum da Aslı’nın sevgilisi 1000 tane gül getirmiş en azından yaneeeee” yle biter. Bu günde ne yapılsa azdır, ne söylense nafiledir. Korkunç bir kıyaslı değerleme, inanılmaz bir karşılaştırmalı ekonomi işlemektedir. Aslı’nın sevgilisinin gülleri sevgiliniz için her zaman sizinkinden daha parlak, sizin kolyeniz Aslı için her zaman sevgilisinin hediyesinden daha güzeldir. O gün adeta Aslı’nın sevgilisine düşman olmanız için yaratılmıştır. Parmakla gösterilecek kadar az çift bu günü gerçekten pas geçebilirken, parmakla gösterilemeyen pek çoğu bu alışveriş çılgınlığının esiri olacaktır. Örneğin geçtiğimiz senenin Sevgililer gününde bir günde toplam 642 Milyon TL.lik alışveriş yapılmış. Bu rakam aynı senenin Anneler ve Babalar Günündeki harcalama rakamlarından daha fazla. Ancak 2010 yılının rakamı 639 milyonla önceki senenin altında kalınca kadın egemenliğinde olduğu açıkça hissedilen basınımız bile başlıklarıyla hemen bu durumu kınamış: “Sevgililer ucuza kaçtı!”
Anneler Günü
Duygu sömürülerinin ve “Satış için her yol mübahtır” anlayışının ayyuka çıktığı günlerden en önemlisidir Anneler günü. Ajitasyon kokan reklamlardan en ciddi haber bültenlerine kadar nereye baksanız annenizi görmezsiniz maalesef ama tüketim canavarını rahatça görebilirsiniz! Sevgi dolu türkülerle annemize verelim dediğimiz şey çoğunlukla bir demet kır çiçeği olmaz bu dış güçlerin etkisiyle. Zavallıcıkların tüm hayatının ev işi olması gerektiğini teyid edercesine tost makinaları, mutfak robotları en popüler hediyelerdir. Tabii son yıllarda sevgili, anne, kızkardeş gözetmeksizin habitatımızdaki tüm bayanlara almamız beklenen “tektaş”lar da son dönemlerin favori hediyesidir. Hediyenin düşünülmüş olması değil, kesinlikle karatı önem kazanmaktadır bu noktada. İster mücevher olsun, ister tost makinesi, isterse güzel bir haber anneleri her zaman memnun etmek en kolayıdır neyse ki. Anneler gününden dolayı tüketim düzeni memnun olur mu derseniz, rakamlar fena değil. Sevgililer hediye aldırmakta daha başarılı olsa da anneler için de geçtiğimiz sene 600 Milyon TL civarında harcama yapmışız. Aman onlar bizi dokuz ay karınlarında taşımış, biz 600 milyonluk tost makinesi almışız çok mu?
Babalar Günü
Etki olarak anneler gününün gölgesinde kalsa, hasar olarak Sevgililer gününün yanına bile yaklaşamayacak olsa da önemli günlerden biridir Babalar Günü. Annelere olan ilgiliyi delicesine kıskanan bir babanın buluşu mudur, yoksa çocukluğunda duyduğu “Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” travmatik sorusuna “Annemi” diye cevap vermiş bir çocuğun bitmeyen pişmanlığından mı kaynaklanmıştır bilinmez ama babalarımız da tüketim maratonunda unutulmamıştır. Babalar alınan hediyeleri ya önemsemez ya önemsememezmiş gibi davranırlar. Bu pervasızlık da genellikle onlara yanlış bedende alınmış ama değiştirilmeye üşenilmiş bir dolap dolusu gömlek ya da aynısından altı kravat olarak geri döner. Babalar günü, çocuklar ve anneler tarafından babanın asla beğenilmeyen giyim tarzını düzeltmek için de önemli bir fırsat olarak görülür. Bu nedenle başlıca hediyeler gömlek, ayakkabı ve kravattır. Traş makinası da son yılların yükselen bir eğilimi olsa da cilt ya da saç bakım ürünleri halen pek rağbet görememektedir. Son birkaç yıldır sürpriz bir şekilde artan harcama miktarının ise elektronik aletlerden kaynaklandığı tahmin ediliyor. Bu yıl atağa geçen babalar 714 milyon TL lik alışveriş yaptırmış. Yaptırana değil, yapana bak deyip buradan da annelerimize pay çıkarmak biraz fazla mı yanlı bir bakış açısı olur acaba?
Yılbaşı
Kırmızılar giyinmiş şişman bir adam beyaz sakalını sıvazlayarak “Hohoho” diye bağırıyor ve biz çılgınlar gibi alışveriş yapmaya başlıyoruz. Şimdi gelin de Pavlov’a hak vermeyin! Santa Claus denilen ve aslında Anadolu’nun bağrından kopup geldiği kabul edilen bu kostümlü eleman, arada anlaşılamayan bir sebepten takvim başlangıçlarında herkesin birbirine çıldırasıya hediye vermesini salık vermiştir. Milattan sonra 300 yıllarında aklına geldiği tahmin edilen bu saçmalık, ölümünden yüzlerce yıl sonra dünya ekonomisine hayat veren cin pazarlama fikirlerinden birisi olacaktır. Kırmızılı amca böylesine acımasız bir amaca alet olduğunu bilmeden bacalardan sarkmaya çalışırken bizler sadece bu sene kendisinin doğduğu sınırlar içerisinde ve bir gün içerisinde tam tamına 665 Milyon TL.lik alışveriş yapmayı kendisine ve aziz hatırasına bir borç bilmişiz. Kaldı ki ülkemizde dini sebeplerden dolayı yılbaşı kutlamayı reddeden büyük bir grubun da olduğunu unutmamak gerekiyor. Ama bu grubu da dahil ederek rahatlıkla söyleyebiliriz ki yılbaşları, ister hediyeler, evde ve dışarda yapılan eğlenceler, seyahatler, tatiller tarafından bakın, ister dansözlere yapıştırılan paralar yönünden görün ekonominin harcama tarafında ana damarlarından biri.
Hadi sloganı da şu olsun: “Yılbaşı... MS. 300 yılından beri anlamsızca aldırır!”
Bayramlar & Seyranlar
Bir sonraki yılın ajandasını ilk gördüğümüzde hemen tatillerin kaç gün olduğunu hesaplayan bir milletin evlatlarıyız, hiçkimse inkar etmesin! Bir bayram haftasonuna denk gelirse karalar bağlarız. Eğer ki hafta ortasına denk gelirse hemen daha tatil birleştirilmeden tatil programlarımızı yapıp kulağımızı tatilin uzatıldığıyla ilgili haberlere veriririz. Üç buçuk günlük tatillere yaşanmamış gözüyle bakarız, gözümüz hep büyüktedir, gelmekte olan dokuz günlük tatilde! Hal böyle olunca bu bayram dönemlerini harcama yapmadan, almadan-vermeden, ekonomiye can vermeden geçirmemiz düşünülemez. Resmi bayramlar genellikle tek gün olduğu için bu konuda verimli tatiller genellikle dini bayramlardır. Eş-dost ziyareti, Kurban kesme, el öpme ve “bi Antalya-Bodrum yapma” gibi ananelerin hepsini eksiksiz yerine getirmeye azami gayret sarfederiz. Bayram günlerinin ve uzun tatillerinin klişesi olan ve tuhaf bir şekilde alıtığımız trafik kazası haberleri bile birkaç günlüğüne kaçıvermeye engel değildir. Bu durumda bayramların ekonomik faturası da hayli kabarık haliyle. Bu yıl sadece Ramazan Bayramı arefe gününde kredi kartlarımız marifetiyle tam tamına 395 Milyon TL tutarında alışveriş yapılmışken, bayram tamamında aynı şekilde 1 milyar 263 milyon liralık harcama gerçekleştirmişiz. Bu rakamlar kredi kart verileri olduğu için peşin alışverişlerin ve henüz kredi kartı teknolojisiyle tanışmamış olan el öpme-harçlık alma işlemlerinin de bu rakama dahil olmadığını belirtmekte fayda var. Ama yakın zamanda dahil olmayacağı anlamına da gelmez tabii. Zira gümbür gümbür gelen playstation neslinin dedelerin ve ananelerin ellerini öpmeye mobil pos cihazlarıyla gelmesine bence sadece birkaç yıl kaldı!
Görüldüğü gibi ekonominin de kendine özgü belirli gün ve haftaları var. Bu dönemlerde tüketim çılgınlığı öyle bir boyut alıyor ki dışında kalmak imkansız hale geliyor. Yani biz oraya bakmasak da onlar hep baktığımız yerde oluyor. Kısacası bu gün ve haftalar o kadar belirli ki bunlardan kaçış ihtimali de çok fazla yok. Madem kaçış yok, o zaman biz de zevk almaya bakalım. Biz biz olalım, eşimize, sevgilimize, ailemize hediye almak için bu günleri beklemeyelim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















