28 Mart 2013 Perşembe
29 Mart 2013 Cuma günü TOBB Kütahya Genç Girişimciler Kurulu ve Dumlupınar Üniversitesi'nin ortak organizasyonu ve nazik davetiyle Kütahya'da olacağız, bu kez de Kütahya'da hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Diğer konuşmacılar duayen işadamı Erol Aksoy, Sevda Güner, Yalçın Parmaksız ve Twitter şöhretlerinden Hakim Türkmen (Twitter'daki nickiyle @beyinsiz_adam )
İlginç bir organizasyon olacağa benzer..
"Pic or it didn't happen" diyenler burdan yaksın:
29 MART CUMA GÜNÜ KÜTAHYA'DAYIZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
29 Mart 2013 Cuma günü TOBB Kütahya Genç Girişimciler Kurulu ve Dumlupınar Üniversitesi'nin ortak organizasyonu ve nazik davetiyle Kütahya'da olacağız, bu kez de Kütahya'da hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Diğer konuşmacılar duayen işadamı Erol Aksoy, Sevda Güner, Yalçın Parmaksız ve Twitter şöhretlerinden Hakim Türkmen (Twitter'daki nickiyle @beyinsiz_adam )
İlginç bir organizasyon olacağa benzer..
"Pic or it didn't happen" diyenler burdan yaksın:
25 Mart 2013 Pazartesi
YTYA Programı nedeniyle geçen ay okullarla pek buluşamadık, ama son sürat başlıyoruz yeniden. Bu hafta Salı günü İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde yine pek değerli konuşmacılarla birlikte öğrenci arkadaşlarla buluşuyor olacağız. Spikerler Derneği Başkanı Sn. Veyis Ateş "Topluluk Önünde Konuşma ve İletişim Becerisi" sunumunu yaparken, Elektroworld Pazarlama Müdürü (müdüresi mi demeliyim?) Sn. Sinem Şanda "Kariyer Adımları" nı anlatacak. Yaşam Koçu, Yazar Sn. Fırat Çakır "Hayatınızın Lideri Siz Olun" deyip sağlam kafanın sağlam vücutta olduğu yönünde bizleri kendimize getirirken bendeniz her zaman olduğu gibi küçük prensten girip Def Leppard davulcusundan çıkan, Kafkaslı'dan girip içli köfteci Ali amcadan çıkan bir takım hikayeler anlatıyor olacağım. Manivela Akademi Kurucusu sevgili Emre Urfalı yine harika bir işe vesile oluyor. Bu kez erken gidip diğer konuşmacıların paylaşacaklarından da istifade etmeye can atıyorum. İlgili herkesi bekleriz..
YARIN GELİŞİM ÜNİVERSİTESİ 'NDEYİZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
YTYA Programı nedeniyle geçen ay okullarla pek buluşamadık, ama son sürat başlıyoruz yeniden. Bu hafta Salı günü İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde yine pek değerli konuşmacılarla birlikte öğrenci arkadaşlarla buluşuyor olacağız. Spikerler Derneği Başkanı Sn. Veyis Ateş "Topluluk Önünde Konuşma ve İletişim Becerisi" sunumunu yaparken, Elektroworld Pazarlama Müdürü (müdüresi mi demeliyim?) Sn. Sinem Şanda "Kariyer Adımları" nı anlatacak. Yaşam Koçu, Yazar Sn. Fırat Çakır "Hayatınızın Lideri Siz Olun" deyip sağlam kafanın sağlam vücutta olduğu yönünde bizleri kendimize getirirken bendeniz her zaman olduğu gibi küçük prensten girip Def Leppard davulcusundan çıkan, Kafkaslı'dan girip içli köfteci Ali amcadan çıkan bir takım hikayeler anlatıyor olacağım. Manivela Akademi Kurucusu sevgili Emre Urfalı yine harika bir işe vesile oluyor. Bu kez erken gidip diğer konuşmacıların paylaşacaklarından da istifade etmeye can atıyorum. İlgili herkesi bekleriz..
1 Mart 2013 Cuma
(Aralık 2012- Esquire) Bu sayfaların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçen yıl burada emekli şampiyon bir at olan “Kafkaslı”nın hikayesini yazmıştım. Hikaye çok keyifliydi çünkü ”Kafkaslı” başarı dolu kariyerinin ardından nihayet dinlenecek, sadece çiftleşecek, yani keyifli bir tabirle “Yattığı yerden para kazanmaya devam edecek”ti.. Peki hikayenin devamı gerçekten böyle mi gerçekleşti? Buyrun, ancak bu topraklarda yaşanabilecek bir “başarı” hikayesini dinlemeye..
"Başarı.."
Herkesin istediği, kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği halde uğruna zaman
zaman ciddi bedeller ödenebilen, büyülü
ama bir o kadar da muğlak bir kelime. Kelime küçük, ama içini öyle bir
doldurmuşuz ki uğrunda yapılmayacak şey yok, iş hayatında, aşk hayatında, maddi
ve manevi, tek ihtiyacımız, dünyevi kriterlerde değerlendirildiğimiz tek
kavram. Hal böyleyken neyse bu “başarı”,kundaktan çıkar çıkmaz yakamıza
yapışıyor. Anaokulunda başlayan “Çok başarılı maşallah en güzel o boyuyor”lar
iş hayatında “Çok başarılı, bütün sunumları o hazırlar” ya da “3 senedir yıllık
izin kullanmadan çalışıyor”a getiriyor bir anda bizi.. Boya kalemleri
ipad’lere, sırf keyif için yapılan resimler “fizibilite”lere döndü bile
çoktan.. Özel hayata gelince, buradaki başarı hepsinden daha da göreceliyken
iyi bir evlilik, mutlu bir yuva gibi öğretilmiş gerçeklikler “başarı” olarak
sayılıyor. Bu kadar belirsiz, ama hayatlarımız üzerinde bu kadar da etkili
başka bir kavram var mı derseniz, şahsen benim aklıma gelmiyor.. Ademoğlunun kendi hayatınız zorlaştırmak için
icad ettiği bir kavramken bu “başarı”, hız kesmeden etrafındaki her canlının da
hayatını zorlaştırmak için kullanmayı biliyor bu kavramı insan denen.
Size anlatacağım
hikaye, şampiyon bir atın, Kafkaslı’nın hikayesi. Katıldığı 127 yarışın 64
tanesinde birinci olmuş, ismini bu işlerle ilgilenenlerin kalplerine de,
kuponlarına da kazımış bir efsane isimdi Kafkaslı. Dünya Arap Atı Organizasyonu
(WAHO) tarafından Türkiye’de 2006 yılının en iyi Arap atı seçilmişti. Bunun
yanında sahibi için de harika bir yatırımdı Kafkaslı. Yaklaşık 51.000 Türk
Lirasını birkaç yıl içinde dokuz milyon liraya çıkaran geri dönüşü hızlı,
keyifli, müthiş bir “yatırım”!
Aslında hikayesi
pek de keyifli başlamamıştı Kafkaslı’nın.. 2004 yılında sahibi tarafından satın
alındığı açık artırmada arka ayaklarında çıplak gözle gayet net görülebilecek
büyüklükte yarıklar vardı. Bu nedenle açık artırma çok uzamadı, 40.000 TL’den
başlayıp 51.000 TL’de sona erdi. Hatta
takip edenlerin ve anlayanların bir çoğu da “Bu fiyat etmez” diye yorumlamıştı
fiyatı. Ancak Kafkaslı, yaklaşık 4 ay sonra katıldığı ilk yarışı birinci olarak
bitirdi. Ardından gelen iki yarışı da! Bir anda dikkatler çekilmeye başlamış,
olmaz denen olmuş, sakat at şampiyon ata dönüşmüştü!
Yarışlar ve
şampiyonluklar birbirini kovaladı, yaramaz denilen Kafkaslı bir efsaneye
dönüşmüştü bile. Bu toprakların sıfırdan kahramana, kahramandan sıfıra
dönüştürebilme hızından ve huyundan habersiz zavallı at, sadece işini yapıyoır;
koşuyordu! Ödüller, madalyalar darken 2009 yılında efsane, performansının ve
spor hayatının doruğuna çıkmıştı. Bir başka efsane olan “Turbo” isimli atı
burun farkıyla geçerek en büyük olmuştu! Ta ki 2010 yılında sakatlandığı ve
emekliye ayrılmak zorunda kaldığı yarışa kadar. 2010 yılında sakat olduğu
bilinmesine rağmen koşturulduğu da iddia edilen Ankara’daki son yarışının
ardından Kafkaslı emekli oldu. 25 Aralık 2010 günü kendisi için yapılan anlamlı jubile ve heykelinin nereye
dikileceği tartışmalarıyla birlikte..
Bu memlekette
heykeli dikilen sporcuların sonrasında neler yaşadıkları zaten hepimizin
malumu. Ama Kafkaslı’nın başına gelenler gerçekten “Keşke o kadarla
kalsalarmış” dedirtiyor. O dönem, yani efsanenin emekli olmasıyla birlikte bu
satırlarda da hatırlayabileceğiniz gibi damızlığa çekileceği, nihayet
koşturmalarının ve hırsların biteceğini ve Kafklaslı’nın “Artık yattığı yerden
para kazanacağı”nı yazmıştım. İşin ekonomik yanı ilginçti, çünkü o zaman da
hesaplamasını bu satırlarda yaptığımız gibi efsane at, yılda ortalama 80 kere
çiftleşecek, bu işlemlerin her birinden 10.000 TL alarak yılda yaklaşık 800.000
TL.lik bir geliri çok da keyifli bir yolla yaratacaktı. İşin insanı kısmında
ise ömrü boyu hırsların kurbanı olmuş olan bir güzel yaratık nihayet hayatını
daha normal bir şekilde sürdürebilecekti. Hikaye güzeldi, finali güzeldi,
hepimizi heyecanlandırmıştı…
Ama öyle olmadı!
Kafkaslı, bir
kaç ay önce bizler pek de eğlenceli ve zevk dolu bir hayatı yaşadığını hayal
ederken, kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Çiftleşmesini kolaylaştıracak
ve artıracak bazı ilaçları bünyesinin taşıyamadığı iddiasını arkasında
bırakarak.. Sahipleri şampiyon atı para hırslarına kurban etmekle suçlandılar.
Tuhaflıklar burada da bitmiyordu. Şampiyon atın değeri 1.2 trilyondu. Ve hazır olun!
Efsane 50.000 TL tutan sigorta primi yüksek bulunduğu için sigortalatılmamıştı!
İşte tam bu topraklara özgü bir hırs, başarı, rekabet öyküsü..
“Başarı lanetli
bir hastalıktır” der İngilizler. Çünkü bir kez bulaştı mı, sizden her zaman
beklenecektir! Şampiyon bir atı bile emekliliğinde rahat bırakmamış bir
lanettir başarı dediğimiz insan icadı. Sakatlandığı yarışa sakatlığı bilinerek
sokulduğunu iddia eden de var, yarış hayatının son yıllarını tam bir eziyet
gibi şehirden şehire dolaştırılarak geçirdiğini de. Kalp krizi geçirmesini daha
fazla çiftleşebilsin diye verilen ilaçlara bağlayanlar da hiç az değil. İşimiz
elbette bu dedikodular üstüne yorum yapmak değil. Ama kesin olan birşey var,
kimsenin kendisinden beklemediği bir anda beklenmedik olağan üstü bir
performansla şampiyon doğduğunu ispat etti Kafkaslı. Ama maalesef bu
topraklarda biz şampiyonlara pek iyi davranmayız ve sen bunu çok acı bir
şekilde öğrenmiş oldun şampiyon!
İster ekonomik
tarafından bakıp altın yumurtlayan tavuğu her seferinde nasıl doğduğuna pişman
ettiğimizi, ister insani tarafından bakıp bir canlıya, hem de bir şampiyona hak
etmediği bir hayatı yaşatıp hiç hak etmediği bir son hediye ettiğimiz çıkaralım
bu hikayeden..
Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..
Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..
Haydi şimdi
projelerimize, sunumlarımıza, toplantılarımıza, boya kalemlerimize…
BU TOPRAKLARA ÖZGÜ BİR "BAŞARI" HİKAYESİ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
(Aralık 2012- Esquire) Bu sayfaların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçen yıl burada emekli şampiyon bir at olan “Kafkaslı”nın hikayesini yazmıştım. Hikaye çok keyifliydi çünkü ”Kafkaslı” başarı dolu kariyerinin ardından nihayet dinlenecek, sadece çiftleşecek, yani keyifli bir tabirle “Yattığı yerden para kazanmaya devam edecek”ti.. Peki hikayenin devamı gerçekten böyle mi gerçekleşti? Buyrun, ancak bu topraklarda yaşanabilecek bir “başarı” hikayesini dinlemeye..
"Başarı.."
Herkesin istediği, kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği halde uğruna zaman
zaman ciddi bedeller ödenebilen, büyülü
ama bir o kadar da muğlak bir kelime. Kelime küçük, ama içini öyle bir
doldurmuşuz ki uğrunda yapılmayacak şey yok, iş hayatında, aşk hayatında, maddi
ve manevi, tek ihtiyacımız, dünyevi kriterlerde değerlendirildiğimiz tek
kavram. Hal böyleyken neyse bu “başarı”,kundaktan çıkar çıkmaz yakamıza
yapışıyor. Anaokulunda başlayan “Çok başarılı maşallah en güzel o boyuyor”lar
iş hayatında “Çok başarılı, bütün sunumları o hazırlar” ya da “3 senedir yıllık
izin kullanmadan çalışıyor”a getiriyor bir anda bizi.. Boya kalemleri
ipad’lere, sırf keyif için yapılan resimler “fizibilite”lere döndü bile
çoktan.. Özel hayata gelince, buradaki başarı hepsinden daha da göreceliyken
iyi bir evlilik, mutlu bir yuva gibi öğretilmiş gerçeklikler “başarı” olarak
sayılıyor. Bu kadar belirsiz, ama hayatlarımız üzerinde bu kadar da etkili
başka bir kavram var mı derseniz, şahsen benim aklıma gelmiyor.. Ademoğlunun kendi hayatınız zorlaştırmak için
icad ettiği bir kavramken bu “başarı”, hız kesmeden etrafındaki her canlının da
hayatını zorlaştırmak için kullanmayı biliyor bu kavramı insan denen.
Size anlatacağım
hikaye, şampiyon bir atın, Kafkaslı’nın hikayesi. Katıldığı 127 yarışın 64
tanesinde birinci olmuş, ismini bu işlerle ilgilenenlerin kalplerine de,
kuponlarına da kazımış bir efsane isimdi Kafkaslı. Dünya Arap Atı Organizasyonu
(WAHO) tarafından Türkiye’de 2006 yılının en iyi Arap atı seçilmişti. Bunun
yanında sahibi için de harika bir yatırımdı Kafkaslı. Yaklaşık 51.000 Türk
Lirasını birkaç yıl içinde dokuz milyon liraya çıkaran geri dönüşü hızlı,
keyifli, müthiş bir “yatırım”!
Aslında hikayesi
pek de keyifli başlamamıştı Kafkaslı’nın.. 2004 yılında sahibi tarafından satın
alındığı açık artırmada arka ayaklarında çıplak gözle gayet net görülebilecek
büyüklükte yarıklar vardı. Bu nedenle açık artırma çok uzamadı, 40.000 TL’den
başlayıp 51.000 TL’de sona erdi. Hatta
takip edenlerin ve anlayanların bir çoğu da “Bu fiyat etmez” diye yorumlamıştı
fiyatı. Ancak Kafkaslı, yaklaşık 4 ay sonra katıldığı ilk yarışı birinci olarak
bitirdi. Ardından gelen iki yarışı da! Bir anda dikkatler çekilmeye başlamış,
olmaz denen olmuş, sakat at şampiyon ata dönüşmüştü!
Yarışlar ve
şampiyonluklar birbirini kovaladı, yaramaz denilen Kafkaslı bir efsaneye
dönüşmüştü bile. Bu toprakların sıfırdan kahramana, kahramandan sıfıra
dönüştürebilme hızından ve huyundan habersiz zavallı at, sadece işini yapıyoır;
koşuyordu! Ödüller, madalyalar darken 2009 yılında efsane, performansının ve
spor hayatının doruğuna çıkmıştı. Bir başka efsane olan “Turbo” isimli atı
burun farkıyla geçerek en büyük olmuştu! Ta ki 2010 yılında sakatlandığı ve
emekliye ayrılmak zorunda kaldığı yarışa kadar. 2010 yılında sakat olduğu
bilinmesine rağmen koşturulduğu da iddia edilen Ankara’daki son yarışının
ardından Kafkaslı emekli oldu. 25 Aralık 2010 günü kendisi için yapılan anlamlı jubile ve heykelinin nereye
dikileceği tartışmalarıyla birlikte..
Bu memlekette
heykeli dikilen sporcuların sonrasında neler yaşadıkları zaten hepimizin
malumu. Ama Kafkaslı’nın başına gelenler gerçekten “Keşke o kadarla
kalsalarmış” dedirtiyor. O dönem, yani efsanenin emekli olmasıyla birlikte bu
satırlarda da hatırlayabileceğiniz gibi damızlığa çekileceği, nihayet
koşturmalarının ve hırsların biteceğini ve Kafklaslı’nın “Artık yattığı yerden
para kazanacağı”nı yazmıştım. İşin ekonomik yanı ilginçti, çünkü o zaman da
hesaplamasını bu satırlarda yaptığımız gibi efsane at, yılda ortalama 80 kere
çiftleşecek, bu işlemlerin her birinden 10.000 TL alarak yılda yaklaşık 800.000
TL.lik bir geliri çok da keyifli bir yolla yaratacaktı. İşin insanı kısmında
ise ömrü boyu hırsların kurbanı olmuş olan bir güzel yaratık nihayet hayatını
daha normal bir şekilde sürdürebilecekti. Hikaye güzeldi, finali güzeldi,
hepimizi heyecanlandırmıştı…
Ama öyle olmadı!
Kafkaslı, bir
kaç ay önce bizler pek de eğlenceli ve zevk dolu bir hayatı yaşadığını hayal
ederken, kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Çiftleşmesini kolaylaştıracak
ve artıracak bazı ilaçları bünyesinin taşıyamadığı iddiasını arkasında
bırakarak.. Sahipleri şampiyon atı para hırslarına kurban etmekle suçlandılar.
Tuhaflıklar burada da bitmiyordu. Şampiyon atın değeri 1.2 trilyondu. Ve hazır olun!
Efsane 50.000 TL tutan sigorta primi yüksek bulunduğu için sigortalatılmamıştı!
İşte tam bu topraklara özgü bir hırs, başarı, rekabet öyküsü..
“Başarı lanetli
bir hastalıktır” der İngilizler. Çünkü bir kez bulaştı mı, sizden her zaman
beklenecektir! Şampiyon bir atı bile emekliliğinde rahat bırakmamış bir
lanettir başarı dediğimiz insan icadı. Sakatlandığı yarışa sakatlığı bilinerek
sokulduğunu iddia eden de var, yarış hayatının son yıllarını tam bir eziyet
gibi şehirden şehire dolaştırılarak geçirdiğini de. Kalp krizi geçirmesini daha
fazla çiftleşebilsin diye verilen ilaçlara bağlayanlar da hiç az değil. İşimiz
elbette bu dedikodular üstüne yorum yapmak değil. Ama kesin olan birşey var,
kimsenin kendisinden beklemediği bir anda beklenmedik olağan üstü bir
performansla şampiyon doğduğunu ispat etti Kafkaslı. Ama maalesef bu
topraklarda biz şampiyonlara pek iyi davranmayız ve sen bunu çok acı bir
şekilde öğrenmiş oldun şampiyon!
İster ekonomik
tarafından bakıp altın yumurtlayan tavuğu her seferinde nasıl doğduğuna pişman
ettiğimizi, ister insani tarafından bakıp bir canlıya, hem de bir şampiyona hak
etmediği bir hayatı yaşatıp hiç hak etmediği bir son hediye ettiğimiz çıkaralım
bu hikayeden..
Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..
Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..
Haydi şimdi
projelerimize, sunumlarımıza, toplantılarımıza, boya kalemlerimize…
20 Şubat 2013 Çarşamba
Bugün izlediğim bu video; seminerlerde, konferanslarda anlattığımız şeylerin bir özeti gibi..
Aralık ayında sanırım İstanbul Üniversitesi'ndeki bir konuşmadaydı.. Öğrenci arkadaşlardan biri:
Aralık ayında sanırım İstanbul Üniversitesi'ndeki bir konuşmadaydı.. Öğrenci arkadaşlardan biri:
"Meslek seçimini nasıl yapmamızı önerirsiniz?" gibi bir soru sorduğunda o anda aklıma geldiği şekliyle "Bana para ödemeseler de ben bu işi yapardım diyeceğiniz iş ideal iştir" demiş ve sevgili Erdil Yaşaroğlu 'ndan bahsetmiştim. Sevgili Erdil Yaşaroğlu 'nun rutin "Nasılsın?" sorusuna verdiği cevabı tüm konuştuklarımızın cevabı gibi: "Süperim, sevdiğim şeyi yapıyorum, üstüne de para veriyorlar!"
Bu video, o cevap, anlattıklarımız..
Doğru yoldayız umarım :)
..ve tabii bir de, hayat gidiş yolundan puan veriyordur umarım! ;)
EĞER PARA OLMASAYDI?
Posted on by Burak Ünaldı with 1 comment
Bugün izlediğim bu video; seminerlerde, konferanslarda anlattığımız şeylerin bir özeti gibi..
Aralık ayında sanırım İstanbul Üniversitesi'ndeki bir konuşmadaydı.. Öğrenci arkadaşlardan biri:
Aralık ayında sanırım İstanbul Üniversitesi'ndeki bir konuşmadaydı.. Öğrenci arkadaşlardan biri:
"Meslek seçimini nasıl yapmamızı önerirsiniz?" gibi bir soru sorduğunda o anda aklıma geldiği şekliyle "Bana para ödemeseler de ben bu işi yapardım diyeceğiniz iş ideal iştir" demiş ve sevgili Erdil Yaşaroğlu 'ndan bahsetmiştim. Sevgili Erdil Yaşaroğlu 'nun rutin "Nasılsın?" sorusuna verdiği cevabı tüm konuştuklarımızın cevabı gibi: "Süperim, sevdiğim şeyi yapıyorum, üstüne de para veriyorlar!"
Bu video, o cevap, anlattıklarımız..
Doğru yoldayız umarım :)
..ve tabii bir de, hayat gidiş yolundan puan veriyordur umarım! ;)
13 Şubat 2013 Çarşamba
Ekonomistler; altın, petrol, değerli metaller derken, biraz geç de olsa, çok önemli bir emtianın farkına vardı: Gıda! Altınımız, petrolümüz olsun tabii olmasına ama ya bundan birkaç yıl sonra yiyecek ekmeğimiz kalmazsa? Ekonominin en temel ve her derde deva kuralı olan “arz-talep dengesi” gıda fiyatlarındaki hızlı ve dikkat çekici artışların sebebi olarak gösterildi. Peki, ya gerçek sebep bu değilse?
DÜNYA FİNANS PİYASALARINDA art arda yaşanan küresel krizler sonrası, neredeyse tüm tarafların hemfikir olduğu tek bir gerçek var: " Az, çoktur. " Son ekonomik krizlerin; bitmeyen para kazanma hırsı, dizginlenemeyen risk iştahı sonucu icat edilen yeni finansal oyuncaklar nedeniyle gerçekleştiği, artık tartışılmaz bir gerçek. Biz, "az olsun bizim olsun" düşüncesiyle bildiğimiz klasik ürünleri alıp satarken, ortaya bir anda çıkan finans mühendisleri ve türettikleri finansal araçlar, büyük ölçüde sonun başlangıcı oldu. Sonrası malum; ipin ucu iyice kaçtı, spekülatörlerin hırsı, finans mühendislerinin havalı enstrümanlarıyla birleşip, hesaplanamayan zararlar doğurdu. Şimdi lütfen, bu spekülatör denilen insan cinsini aklınızın bir köşesinde tutun; size, başka bir hikâye anlatacağım..
İLKOKUL SIRALARINA GERİ DÖNÜN… Ülkemizle ilgili ilk öğrendiğimiz klişeleri, hemen yan yana yazalım: "Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır.", "Coğrafi konumu ve stratejik önemi nedeniyle ülkemiz." ve en keyiflilerinden bir diğeri "Türkiye kendi kendisine yeten bir tahıl ambarıdır." Bu tarifler hâlâ var mı müfredatta, bilmiyorum; ama geçen zaman, bu cümlelerden bir kısmını, sadece romantik bir anı olarak bıraktı ders kitaplarında. Yunanistan'ın tüm ülke yüzölçümünün iki katı büyüklükte tarım arazisine sahip olmamıza rağmen komşudan pamuk ithal ediyor olmamız, durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor aslında. Ama bununla kalsa iyi; dün "Dünyanın kendi kendine yetebilen yedi ülkesinden biri olan" Türkiye, bugün; ABD'den pamuk, Rusya'dan buğday, Fransa'dan arpa, Mısır'dan pirinç, Ukrayna'dan mısır, Sri Lanka'dan çay, İtalya'dan bakla, Çin'den sarımsak, Panama'dan muz, Meksika'dan nohut ve Kanada'dan mercimek ithal ediyor. Dünyanın tahıl ambarı olarak kabul edilen bir ülke bile bu durumdaysa, geri kalan ülkeler ne durumdadır; tahmin etmek güç değil!
Talebi dünya nüfusu arttıkça durmadan artan, arzı ise çeşitli sebeplerle sürekli azalan tarım ürünleri ve bunlara bağlı gıda maddelerindeki kritik durum; son dönemde, tüm dünyanın dikkatini bu yöne yoğunlaştırıyor. Yüzdelerle ölçülen oranlarda artan gıda fiyatları, otomatikman, milyonlarca kişinin yoksulluk sınırı altına düşmesine neden oluyor. Rakamlar, istatistiksel yüzdeler ve bilimsel ifadeler olmaktan çıkıyor; sofraya koyulamayan ekmeklere dönüşmeye başlıyor. Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji Direktörü Theodore Ahlers, artan gıda fiyatlarının 5,3 milyon civarındaki kişinin daha yoksulluğa sürüklenmesine neden olabileceğini belirtiyor. Dünya Bankası yetkilileri, ayrıca, bir konuya daha dikkat çekiyor: Gıda fiyatları üzerindeki spekülatif hareketlerin kontrol edilmesi.
2008 KRİZİNDEN BU YANA, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerinde, gıda fiyatları ortalama %10 arttı. BM, 2020 yılına kadar, fiyatların en az %40 artmasını bekliyor. Rakamlar, makul; ama tuhaflık da burada başlıyor. 10 yıllık bir sure içinde %40 artış beklenen bir piyasada; örneğin kahve fiyatları, üç günde %20 artabiliyor. Bu rakamlar da, bu işte kesinlikle bir tuhaflık olduğunu gösteriyor. Tuhaflığın adı da, yazının başında bahsettiğimiz "spekülasyon!" Görünen o ki, aç gözlü finansçılara, onca finansal oyuncak yetmiyor; sıra, şimdi de yediğimiz ekmeğe gelmiş. Durumun vahametini daha da net görebilmek için, Guardian'a kulak verelim. Guardian'ın haberine göre; 2008 gıda krizi, 75 milyon kişiyi açlıkla yüz yüze bırakmış ve bu dönemde, gıdada spekülatif işlemlerin oranı %40 civarında olmuş. Aynı habere göre; şu anki oran, insanı ürpertecek bir şekilde, %80'lerde. Yani gıda maddelerinin fiyatları, çoktan normal seyirlerinin hayli dışına çıkmış ve birer finansal araç olmuş. Bu noktada, piyasası olan gıda emtialarının kontrol edilebilir hâle dönüşmesi, son derece korkutucu. Çünkü unutmamak gerek ki, her piyasanın, piyasa yapıcıları vardır. Yaşamsal öneme sahip gıda maddelerinin belli eller ve dünya güçleri tarafından yönetildiğini düşünmek, sinir bozucu değil mi? Yani elimizdeki ekmek, uzun süredir, artık sadece ekmek değil; aynı zamanda, ekonomik ve siyasi bir silah. Üstelik de kimin elinde olduğunu bilmediğimiz bir silah...
ActionAid adlı yardım kuruluşundan Marie Brill diyor ki: "Mısır'da fırınların önünde uzun kuyruklar nedeniyle siyasi bir ayaklanma başlaması, gerçekten çok ilginç. Çünkü 1960'lı yıllarda, Mısır, bölgedeki en büyük buğday üreticilerindendi."
Bu son cümle, bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
EKMEK ARTIK YALNIZCA "EKMEK" DEĞİLSE?
Posted on by Burak Ünaldı with 6 comments
Ekonomistler; altın, petrol, değerli metaller derken, biraz geç de olsa, çok önemli bir emtianın farkına vardı: Gıda! Altınımız, petrolümüz olsun tabii olmasına ama ya bundan birkaç yıl sonra yiyecek ekmeğimiz kalmazsa? Ekonominin en temel ve her derde deva kuralı olan “arz-talep dengesi” gıda fiyatlarındaki hızlı ve dikkat çekici artışların sebebi olarak gösterildi. Peki, ya gerçek sebep bu değilse?
DÜNYA FİNANS PİYASALARINDA art arda yaşanan küresel krizler sonrası, neredeyse tüm tarafların hemfikir olduğu tek bir gerçek var: " Az, çoktur. " Son ekonomik krizlerin; bitmeyen para kazanma hırsı, dizginlenemeyen risk iştahı sonucu icat edilen yeni finansal oyuncaklar nedeniyle gerçekleştiği, artık tartışılmaz bir gerçek. Biz, "az olsun bizim olsun" düşüncesiyle bildiğimiz klasik ürünleri alıp satarken, ortaya bir anda çıkan finans mühendisleri ve türettikleri finansal araçlar, büyük ölçüde sonun başlangıcı oldu. Sonrası malum; ipin ucu iyice kaçtı, spekülatörlerin hırsı, finans mühendislerinin havalı enstrümanlarıyla birleşip, hesaplanamayan zararlar doğurdu. Şimdi lütfen, bu spekülatör denilen insan cinsini aklınızın bir köşesinde tutun; size, başka bir hikâye anlatacağım..
İLKOKUL SIRALARINA GERİ DÖNÜN… Ülkemizle ilgili ilk öğrendiğimiz klişeleri, hemen yan yana yazalım: "Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır.", "Coğrafi konumu ve stratejik önemi nedeniyle ülkemiz." ve en keyiflilerinden bir diğeri "Türkiye kendi kendisine yeten bir tahıl ambarıdır." Bu tarifler hâlâ var mı müfredatta, bilmiyorum; ama geçen zaman, bu cümlelerden bir kısmını, sadece romantik bir anı olarak bıraktı ders kitaplarında. Yunanistan'ın tüm ülke yüzölçümünün iki katı büyüklükte tarım arazisine sahip olmamıza rağmen komşudan pamuk ithal ediyor olmamız, durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor aslında. Ama bununla kalsa iyi; dün "Dünyanın kendi kendine yetebilen yedi ülkesinden biri olan" Türkiye, bugün; ABD'den pamuk, Rusya'dan buğday, Fransa'dan arpa, Mısır'dan pirinç, Ukrayna'dan mısır, Sri Lanka'dan çay, İtalya'dan bakla, Çin'den sarımsak, Panama'dan muz, Meksika'dan nohut ve Kanada'dan mercimek ithal ediyor. Dünyanın tahıl ambarı olarak kabul edilen bir ülke bile bu durumdaysa, geri kalan ülkeler ne durumdadır; tahmin etmek güç değil!
Talebi dünya nüfusu arttıkça durmadan artan, arzı ise çeşitli sebeplerle sürekli azalan tarım ürünleri ve bunlara bağlı gıda maddelerindeki kritik durum; son dönemde, tüm dünyanın dikkatini bu yöne yoğunlaştırıyor. Yüzdelerle ölçülen oranlarda artan gıda fiyatları, otomatikman, milyonlarca kişinin yoksulluk sınırı altına düşmesine neden oluyor. Rakamlar, istatistiksel yüzdeler ve bilimsel ifadeler olmaktan çıkıyor; sofraya koyulamayan ekmeklere dönüşmeye başlıyor. Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji Direktörü Theodore Ahlers, artan gıda fiyatlarının 5,3 milyon civarındaki kişinin daha yoksulluğa sürüklenmesine neden olabileceğini belirtiyor. Dünya Bankası yetkilileri, ayrıca, bir konuya daha dikkat çekiyor: Gıda fiyatları üzerindeki spekülatif hareketlerin kontrol edilmesi.
2008 KRİZİNDEN BU YANA, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerinde, gıda fiyatları ortalama %10 arttı. BM, 2020 yılına kadar, fiyatların en az %40 artmasını bekliyor. Rakamlar, makul; ama tuhaflık da burada başlıyor. 10 yıllık bir sure içinde %40 artış beklenen bir piyasada; örneğin kahve fiyatları, üç günde %20 artabiliyor. Bu rakamlar da, bu işte kesinlikle bir tuhaflık olduğunu gösteriyor. Tuhaflığın adı da, yazının başında bahsettiğimiz "spekülasyon!" Görünen o ki, aç gözlü finansçılara, onca finansal oyuncak yetmiyor; sıra, şimdi de yediğimiz ekmeğe gelmiş. Durumun vahametini daha da net görebilmek için, Guardian'a kulak verelim. Guardian'ın haberine göre; 2008 gıda krizi, 75 milyon kişiyi açlıkla yüz yüze bırakmış ve bu dönemde, gıdada spekülatif işlemlerin oranı %40 civarında olmuş. Aynı habere göre; şu anki oran, insanı ürpertecek bir şekilde, %80'lerde. Yani gıda maddelerinin fiyatları, çoktan normal seyirlerinin hayli dışına çıkmış ve birer finansal araç olmuş. Bu noktada, piyasası olan gıda emtialarının kontrol edilebilir hâle dönüşmesi, son derece korkutucu. Çünkü unutmamak gerek ki, her piyasanın, piyasa yapıcıları vardır. Yaşamsal öneme sahip gıda maddelerinin belli eller ve dünya güçleri tarafından yönetildiğini düşünmek, sinir bozucu değil mi? Yani elimizdeki ekmek, uzun süredir, artık sadece ekmek değil; aynı zamanda, ekonomik ve siyasi bir silah. Üstelik de kimin elinde olduğunu bilmediğimiz bir silah...
ActionAid adlı yardım kuruluşundan Marie Brill diyor ki: "Mısır'da fırınların önünde uzun kuyruklar nedeniyle siyasi bir ayaklanma başlaması, gerçekten çok ilginç. Çünkü 1960'lı yıllarda, Mısır, bölgedeki en büyük buğday üreticilerindendi."
Bu son cümle, bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
31 Ocak 2013 Perşembe
Geçtiğimiz günlerde “Avengers” filmini izlerken, bu süper karakterlerin; güçleriyle, zayıflıklarıyla ve zaaflarıyla aslında piyasada var olan yatırımcı tiplerine ne kadar benzediğini düşündüm. Sonra da okuyucunun, filmdeki karakterlerden kendi yatırımcı tipini bulabileceği bir yazı yazmayı planladım. Peki, itiraf ediyorum, bu kadar sıkıcı bir adam değilim; yazımı dergiye göndermem gereken akşam, sinemadaydım ve cep telefonum kapalıydı. İşte, tam da bu stresle yazılmış, tuhaf bir ekonomi yazısı okuyacaksınız.
Kaptan Amerika: Adamımız, eski moda bir yatırımcı. Dondurulup yıllar sonra çözülerek günümüze döndüğü için; muhtemelen, yatırım aracı olarak favorisi, altın olacaktır. Altın fonu, altına endeksli bilmem ne kâğıdı yerine, "Bir daha donarsam, çoluk çocuğa bozdurması kolay olsun." düşüncesiyle de kuvvetle muhtemeldir ki; Kapalıçarşı'dan altın alıp, evdeki yatağının ya da buzdolabındaki kıymaların altına saklayacaktır. İkna edilmesi zor, ancak inandığı uğurda yolundan döndürülemeyecek yatırımcıdır. Uzun vadeli yatırımcının en kralıdır.
Hulk: Yapı itibari ile genellikle sakin, mazbut bir kişi olarak tanınır. Fakat ilginç bir şekilde, dalgalı, riskli piyasalarda âdeta devleşir; yerinde duramaz. Alır-satar, kredili işlem yapar, bol risk alır, kârı da zararı da büyük olur. Piyasalar durgunken, o da sakindir; ancak piyasalar biraz hareketlenmeye başladığında, imkânı yok, durdurulamaz. Hisse senedi piyasalarına, kredili ve kaldıraçlı işlemlere bayılır. Sular durulup da piyasalar normale döndüğünde ise, genellikle, üstünde başında bir şey kalmamıştır; çırılçıplak uyanır. Kısa vadeli yatırımcıdır, risksiz yaşayamaz.
Thor: Asgard'ın "Yıldırım Tanrısı" olan Thor; gerçek hayatta, hiç şüphe yok ki, dev bir hedge fonun en üst düzey yöneticisidir. Eskiden ortağı da olan kardeşi Loki'nin 2008 krizinde piyasayı allak bullak eden spekülatif hareketlerinin ardından Thor; piyasadaki gücünü ve kendi icat ettiği finansal bir model olan "Mjolnir Çekiç Modellemesi"ni de kullanarak, hem eski saygınlığına hem de finansal gücüne yeniden sahip olmayı amaçlamaktadır. Thor'un en ufak hareketi, çarpan etkisiyle, dünyanın diğer ucundaki basit bir piyasada bile hissedilmektedir. Bu nedenle, sorumluluğu büyüktür ve bunun farkındadır. Piyasanın her hâlini tecrübe etmiş olan Thor'a, bir ekonomi kanalı, "Piyasaların sonu gelse ne yaparsınız?" diye sorduğunda; belindeki altın kemerini gösterip, "Dünya batsa, ne hisse kalır, ne para; bir bu altın kalır ablacım." demiş ve bu cevabıyla, yeni bir tartışma konusu başlatmıştır.
Hawk Eye: Şahin Göz, piyasalarda attığını tam 12'den vurmasıyla meşhurdur. "Al dediği yerden gözü kapalı al, sat dediği yerden düşünmeden sat!" diye tabir ettiğimiz tiptir. Tek sorunu, samimiyetinden asla emin olunamamasıdır. İşaret ettiği hareketler, isabetli bir yatırımın kapısını da açabilir; sizi içinden çıkılamayacak bir kumara da itebilir. Tam bir hesap kitap adamıdır. Piyasada "burunlu" diye tabir edilen, fırsatların henüz uzağındayken kokusunu alan bir yapısı vardır. Kazandıracak yatırımı, bir kilometre öteden tanır. "Dediğini yap, yaptığını yapma tarzı" bir iş birliği, zarar vermez. Piyasada, analist olarak çalışmaktadır.
Iron Man: Çok başarılı bir sanayiciyken, aile işini bırakıp kendi ayaklarının üzerinde durmaya karar vermiştir. Ailesinin tüm ısrarlarına rağmen, dükkânı bırakıp, finans mühendisliği eğitimi almak üzere yurtdışına gitmiştir. Burada; kaldıraçlı ürünler, vadeli piyasalar, opsiyonlar gibi profesyonel yatırım araçlarını hesaplamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. 24 saat açık piyasa ekranları ve pahalı bilgisayar sistemleri ile tüm dünya piyasalarını aynı anda izlemektedir. Öz varlığının tam 70 katı bir portföy taşıyabilecek güce, tüm piyasalara anında yetişebilecek hıza sahip olmuştur. Ömründe yaptığı tek zararlı işlemde, bir demir-çelik hissesi, tam anlamıyla elinde patlamıştır. Demir Adam, o günleri; "Ah, o demir parçası elimde patlamadı; âdeta kalbime saplandı." diye hatırlamaktadır. Buna rağmen, yılmamış, önemli finansal modellemeler icat ederek, ekonomik sisteme katkıda bulunmuştur. Profesyonel yatırım araçları ve yapılandırılmış finans ürünleri, en sevdikleridir. Yaptıklarını anlamaya bile çalışmamalı, ibretle uzaktan izlenmelidir.
"Avengers" karakterlerine göre, yatırım tipinizi belirleyebildiniz mi bilemiyorum ama sanırım ben, olmak istediğim süper kahramanı buldum: Yazısını tam zamanında teslim eden dergi yazarı!
Tüm insanlığa hayırlı olsun!
Tüm insanlığa hayırlı olsun!
AVENGERS VE YATIRIMCI ANALİZİ
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Geçtiğimiz günlerde “Avengers” filmini izlerken, bu süper karakterlerin; güçleriyle, zayıflıklarıyla ve zaaflarıyla aslında piyasada var olan yatırımcı tiplerine ne kadar benzediğini düşündüm. Sonra da okuyucunun, filmdeki karakterlerden kendi yatırımcı tipini bulabileceği bir yazı yazmayı planladım. Peki, itiraf ediyorum, bu kadar sıkıcı bir adam değilim; yazımı dergiye göndermem gereken akşam, sinemadaydım ve cep telefonum kapalıydı. İşte, tam da bu stresle yazılmış, tuhaf bir ekonomi yazısı okuyacaksınız.
Kaptan Amerika: Adamımız, eski moda bir yatırımcı. Dondurulup yıllar sonra çözülerek günümüze döndüğü için; muhtemelen, yatırım aracı olarak favorisi, altın olacaktır. Altın fonu, altına endeksli bilmem ne kâğıdı yerine, "Bir daha donarsam, çoluk çocuğa bozdurması kolay olsun." düşüncesiyle de kuvvetle muhtemeldir ki; Kapalıçarşı'dan altın alıp, evdeki yatağının ya da buzdolabındaki kıymaların altına saklayacaktır. İkna edilmesi zor, ancak inandığı uğurda yolundan döndürülemeyecek yatırımcıdır. Uzun vadeli yatırımcının en kralıdır.
Hulk: Yapı itibari ile genellikle sakin, mazbut bir kişi olarak tanınır. Fakat ilginç bir şekilde, dalgalı, riskli piyasalarda âdeta devleşir; yerinde duramaz. Alır-satar, kredili işlem yapar, bol risk alır, kârı da zararı da büyük olur. Piyasalar durgunken, o da sakindir; ancak piyasalar biraz hareketlenmeye başladığında, imkânı yok, durdurulamaz. Hisse senedi piyasalarına, kredili ve kaldıraçlı işlemlere bayılır. Sular durulup da piyasalar normale döndüğünde ise, genellikle, üstünde başında bir şey kalmamıştır; çırılçıplak uyanır. Kısa vadeli yatırımcıdır, risksiz yaşayamaz.
Thor: Asgard'ın "Yıldırım Tanrısı" olan Thor; gerçek hayatta, hiç şüphe yok ki, dev bir hedge fonun en üst düzey yöneticisidir. Eskiden ortağı da olan kardeşi Loki'nin 2008 krizinde piyasayı allak bullak eden spekülatif hareketlerinin ardından Thor; piyasadaki gücünü ve kendi icat ettiği finansal bir model olan "Mjolnir Çekiç Modellemesi"ni de kullanarak, hem eski saygınlığına hem de finansal gücüne yeniden sahip olmayı amaçlamaktadır. Thor'un en ufak hareketi, çarpan etkisiyle, dünyanın diğer ucundaki basit bir piyasada bile hissedilmektedir. Bu nedenle, sorumluluğu büyüktür ve bunun farkındadır. Piyasanın her hâlini tecrübe etmiş olan Thor'a, bir ekonomi kanalı, "Piyasaların sonu gelse ne yaparsınız?" diye sorduğunda; belindeki altın kemerini gösterip, "Dünya batsa, ne hisse kalır, ne para; bir bu altın kalır ablacım." demiş ve bu cevabıyla, yeni bir tartışma konusu başlatmıştır.
Hawk Eye: Şahin Göz, piyasalarda attığını tam 12'den vurmasıyla meşhurdur. "Al dediği yerden gözü kapalı al, sat dediği yerden düşünmeden sat!" diye tabir ettiğimiz tiptir. Tek sorunu, samimiyetinden asla emin olunamamasıdır. İşaret ettiği hareketler, isabetli bir yatırımın kapısını da açabilir; sizi içinden çıkılamayacak bir kumara da itebilir. Tam bir hesap kitap adamıdır. Piyasada "burunlu" diye tabir edilen, fırsatların henüz uzağındayken kokusunu alan bir yapısı vardır. Kazandıracak yatırımı, bir kilometre öteden tanır. "Dediğini yap, yaptığını yapma tarzı" bir iş birliği, zarar vermez. Piyasada, analist olarak çalışmaktadır.
Iron Man: Çok başarılı bir sanayiciyken, aile işini bırakıp kendi ayaklarının üzerinde durmaya karar vermiştir. Ailesinin tüm ısrarlarına rağmen, dükkânı bırakıp, finans mühendisliği eğitimi almak üzere yurtdışına gitmiştir. Burada; kaldıraçlı ürünler, vadeli piyasalar, opsiyonlar gibi profesyonel yatırım araçlarını hesaplamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. 24 saat açık piyasa ekranları ve pahalı bilgisayar sistemleri ile tüm dünya piyasalarını aynı anda izlemektedir. Öz varlığının tam 70 katı bir portföy taşıyabilecek güce, tüm piyasalara anında yetişebilecek hıza sahip olmuştur. Ömründe yaptığı tek zararlı işlemde, bir demir-çelik hissesi, tam anlamıyla elinde patlamıştır. Demir Adam, o günleri; "Ah, o demir parçası elimde patlamadı; âdeta kalbime saplandı." diye hatırlamaktadır. Buna rağmen, yılmamış, önemli finansal modellemeler icat ederek, ekonomik sisteme katkıda bulunmuştur. Profesyonel yatırım araçları ve yapılandırılmış finans ürünleri, en sevdikleridir. Yaptıklarını anlamaya bile çalışmamalı, ibretle uzaktan izlenmelidir.
"Avengers" karakterlerine göre, yatırım tipinizi belirleyebildiniz mi bilemiyorum ama sanırım ben, olmak istediğim süper kahramanı buldum: Yazısını tam zamanında teslim eden dergi yazarı!
Tüm insanlığa hayırlı olsun!
Tüm insanlığa hayırlı olsun!
İstanbul Ekonomik Araştırmalar Derneği’nce yapılan ‘Hocaların
Gözüyle 2013 Yılında Türkiye Ekonomisi Araştırması” bir hayli ilginç sonuçlar
barındırıyor.
Araştırmaya göre 2013 yılında ekonomimizi tehdit eden en önemli sorunlar
işsizlik ve cari açık olacak. Toplam 331 İktisat hocasının cevapladığı ankete
göre hocaların %77 ‘si 2013 senesinde küresel ekonomide bir iyileşme
beklemiyor.
Verilere göre %50 altını bu senenin en çok getiri sağlayacak
yatırımı olarak görürken, %30’u hisse senedi diyor.
Benden iletmesi...
Hocanın
söylediğini mi yaparsınız, yaptığını mı yaparsınız o size kalmış!
HOCANIN DEDİĞİNİ YAP YAPTIĞINI YAPMA!
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
İstanbul Ekonomik Araştırmalar Derneği’nce yapılan ‘Hocaların
Gözüyle 2013 Yılında Türkiye Ekonomisi Araştırması” bir hayli ilginç sonuçlar
barındırıyor.
Araştırmaya göre 2013 yılında ekonomimizi tehdit eden en önemli sorunlar
işsizlik ve cari açık olacak. Toplam 331 İktisat hocasının cevapladığı ankete
göre hocaların %77 ‘si 2013 senesinde küresel ekonomide bir iyileşme
beklemiyor.
Verilere göre %50 altını bu senenin en çok getiri sağlayacak
yatırımı olarak görürken, %30’u hisse senedi diyor.
Benden iletmesi...
Hocanın
söylediğini mi yaparsınız, yaptığını mı yaparsınız o size kalmış!
2 Ocak 2013 Çarşamba
Merkez Bankamızın
ülkenin en önemli sanat yatırmcılarından biri olduğunu biliyor musunuz?
Açıklanan verilere göre, Merkez Bankası’nın kasasında 206 ton külçe altın
rezervinin yanında çok önemli sanat eserleri var. Bunlar arasında Abidin Dino, Nuri
İyem, Fikret Mualla ve İbrahim Çallı gibi sanatçıların tabloları da mevcut. Bu altın
rezervinin ve en az altın kadar kıymetli eserlerin yanında merkez kasamızda
Osmanlı döneminden kalma yazışmalar, padişah fermanları ve tarihi hisse
senetleri de bulunuyor.
Merak edenlere; Merkez Bankası Ankara’nın Ulus semtinde bulunuyor! ;)
MERKEZDE SANAT VAR
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Merkez Bankamızın
ülkenin en önemli sanat yatırmcılarından biri olduğunu biliyor musunuz?
Açıklanan verilere göre, Merkez Bankası’nın kasasında 206 ton külçe altın
rezervinin yanında çok önemli sanat eserleri var. Bunlar arasında Abidin Dino, Nuri
İyem, Fikret Mualla ve İbrahim Çallı gibi sanatçıların tabloları da mevcut. Bu altın
rezervinin ve en az altın kadar kıymetli eserlerin yanında merkez kasamızda
Osmanlı döneminden kalma yazışmalar, padişah fermanları ve tarihi hisse
senetleri de bulunuyor.
Merak edenlere; Merkez Bankası Ankara’nın Ulus semtinde bulunuyor! ;)
24 Aralık 2012 Pazartesi
Üniversite buluşmaları hız kesmiyor.. 1 hafta içerisinde 3 İstanbul ve 1 Bursa yaparak sanırım kendi rekorumu kırdım :) Haftasonunu, Bursa AIESEC 'in "Sürdürülebilir Başarı Platformu"nun konuşmacısı olarak Bursa'da geçirdikten sonra, 25 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi'nin organizasyonunda İstanbul Üniversitesi "Endüstri ve Kalite Kulübü"nün davetlisi olarak Avcılar Kampüsü'nde olacağız.. Yine çok değerli konuşmacılarla birlikte paylaşımlarda bulunacağız.
Bekleriz..
Bekleriz..
25 ARALIK SALI İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NDEYİZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Üniversite buluşmaları hız kesmiyor.. 1 hafta içerisinde 3 İstanbul ve 1 Bursa yaparak sanırım kendi rekorumu kırdım :) Haftasonunu, Bursa AIESEC 'in "Sürdürülebilir Başarı Platformu"nun konuşmacısı olarak Bursa'da geçirdikten sonra, 25 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi'nin organizasyonunda İstanbul Üniversitesi "Endüstri ve Kalite Kulübü"nün davetlisi olarak Avcılar Kampüsü'nde olacağız.. Yine çok değerli konuşmacılarla birlikte paylaşımlarda bulunacağız.
Bekleriz..
Bekleriz..
19 Aralık 2012 Çarşamba
Hiç hız kesmeden Üniversite konuşmalarına devam.. Bu hafta Yeditepe Üniversitesi'nde harika geçen ve devamını yapmayı kararlaştırarak bir kaç saatte ancak ayrılabildiğimiz buluşmadan sonra, 26'sında bu kez Beykent üniversitesi'ndeki arkadaşlarla buluşacağız.. Geçtiğimiz sene çok kıymetli ağabeyim Dr.Yaşar Erdinç hocanın ricası ile bankacılık derslerinde konuşmacı olmuştum ama bu kez sanırım daha kapsamlı bir buluşma olacak.
Sabırsızlanıyorum..
26 ARALIK ÇARŞAMBA GÜNÜ BEYKENT ÜNİVERSİTESİ 'NDEYİZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Hiç hız kesmeden Üniversite konuşmalarına devam.. Bu hafta Yeditepe Üniversitesi'nde harika geçen ve devamını yapmayı kararlaştırarak bir kaç saatte ancak ayrılabildiğimiz buluşmadan sonra, 26'sında bu kez Beykent üniversitesi'ndeki arkadaşlarla buluşacağız.. Geçtiğimiz sene çok kıymetli ağabeyim Dr.Yaşar Erdinç hocanın ricası ile bankacılık derslerinde konuşmacı olmuştum ama bu kez sanırım daha kapsamlı bir buluşma olacak.
Sabırsızlanıyorum..
15 Aralık 2012 Cumartesi
18 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi ve Yeditepe Üniversitesi Girişimcilik Kulübü 'nün davetiyle Yeditepe Üniversitesi'nde yine öğrenci arkadaşlarla buluşacağız. Saat 12:00 - 14:00 saatleri arasında Üzeyir Garih Konferans Salonu'nda gerçekleşecek buluşmada Ufuk Açma Seansımızı bu kez de ilk kez gideceğim Yeditepe Üniversitesi'nde yapacağız. Hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Keyifli bir organizasyon olacağını ümid ediyorum..
18 ARALIK SALI GÜNÜ YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ 'NDEYİZ..
Posted on by Burak Ünaldı with 3 comments
18 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi ve Yeditepe Üniversitesi Girişimcilik Kulübü 'nün davetiyle Yeditepe Üniversitesi'nde yine öğrenci arkadaşlarla buluşacağız. Saat 12:00 - 14:00 saatleri arasında Üzeyir Garih Konferans Salonu'nda gerçekleşecek buluşmada Ufuk Açma Seansımızı bu kez de ilk kez gideceğim Yeditepe Üniversitesi'nde yapacağız. Hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Keyifli bir organizasyon olacağını ümid ediyorum..
3 Aralık 2012 Pazartesi
Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını
anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı,
yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının
tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz
karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer
zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..
1976 yılında o sıralar halen güç
toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka
basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association
yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık
çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu
top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin
gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli
takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San
Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak
isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze
alan bir ligdir.
İşte bu sıra dışı ama küçük
ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires
ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım
daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St.
Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi
olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son
derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi
götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin
yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok
abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.
Ancak NBA’in abayı yaktığını
görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin
kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman
NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de
değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva
kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada
bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak
kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem
diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler
götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti
tabii ki yoktur!
36 yıllık hikayenin bu günlerde
yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu
takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine
davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski
sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet
gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl
önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu
yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının
tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı.
Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı
yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.
Film tadındaki hikaye burada da
bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren
banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard
Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar
kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir
kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve
şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor.
Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım
yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve
konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra
da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün.
Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine
hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!”
gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın
gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.
Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı
sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu,
Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla
NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır,
herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı
olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan
birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!
TÜM ZAMANLARIN EN KARLI SPOR ANLAŞMASI
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını
anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı,
yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının
tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz
karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer
zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..
1976 yılında o sıralar halen güç
toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka
basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association
yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık
çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu
top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin
gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli
takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San
Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak
isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze
alan bir ligdir.
İşte bu sıra dışı ama küçük
ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires
ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım
daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St.
Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi
olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son
derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi
götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin
yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok
abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.
Ancak NBA’in abayı yaktığını
görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin
kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman
NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de
değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva
kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada
bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak
kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem
diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler
götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti
tabii ki yoktur!
36 yıllık hikayenin bu günlerde
yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu
takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine
davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski
sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet
gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl
önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu
yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının
tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı.
Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı
yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.
Film tadındaki hikaye burada da
bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren
banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard
Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar
kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir
kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve
şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor.
Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım
yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve
konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra
da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün.
Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine
hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!”
gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın
gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.
Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı
sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu,
Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla
NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır,
herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı
olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan
birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!
26 Kasım 2012 Pazartesi
28 Kasım 2012 günü saat 12:00 'de Kadir Has Üniversitesi 'nin nazik davetiyle öğrenci arkadaşlarla buluşacağım. Kurumsal Sosyal Sorumluluk
(KSS) dersinde "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" ve "Sosyal Sorumlu Liderlik" gibi konular üzerine konuşacağız. Buradan hep belirttiğim gibi, davet edildiğim okul toplantıları bana her zaman inanılmaz bir keyif veriyor, umarım keyifli ve ilginç bir ders olacak ve birbirimizden yeni şeyler öğreneceğiz yine..
I’ll be the guest lecturer at Kadir Has University on 28th November 2012, Wednesday and will be lecturing about “Corporate Social Responsibility” and “Socially Responsible Leadership”. School meetings, conferences and lectures always give me great joy and excitement as well.
So I’m looking forward to meeting new students for interaction and inspiration.. as always.
KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ'NDEYİZ..
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
28 Kasım 2012 günü saat 12:00 'de Kadir Has Üniversitesi 'nin nazik davetiyle öğrenci arkadaşlarla buluşacağım. Kurumsal Sosyal Sorumluluk
(KSS) dersinde "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" ve "Sosyal Sorumlu Liderlik" gibi konular üzerine konuşacağız. Buradan hep belirttiğim gibi, davet edildiğim okul toplantıları bana her zaman inanılmaz bir keyif veriyor, umarım keyifli ve ilginç bir ders olacak ve birbirimizden yeni şeyler öğreneceğiz yine..
I’ll be the guest lecturer at Kadir Has University on 28th November 2012, Wednesday and will be lecturing about “Corporate Social Responsibility” and “Socially Responsible Leadership”. School meetings, conferences and lectures always give me great joy and excitement as well.
So I’m looking forward to meeting new students for interaction and inspiration.. as always.
22 Kasım 2012 Perşembe
6 Ağustos günü akşam Twitter’da
yer alan yalan bir haber inanılmaz büyüklükte bir ekonomik etkiye neden oldu! Rus
İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev adına açılmış ve sonradan sahte olduğu
anlaşılan hesaptan gelen "Esad’ın öldürüldüğü" haberi zincirleme bir etki
yarattı. Haber yayıldı, 30 dakika içinde petrol fiyatları 90.82 dolardan 92
dolara çıktı! Kaldıraçlı ürünlerin sık kullanıldığı emtia piyasalarında bu
değişikliğin ciddi büyüklüğünü ifade etmek bir hayli zor. Dahası uzmanlar ciddi
bir şekilde, Twitter’ın spekülatif bir yöntem olarak yerleşmesinden korkuyor.
Yani “Bebek’te kahve keyfi” tweetlerinin yerini yakında “Bebek’te spekülasyon keyfi” alırsa
şaşırmayalım..
HASHTAG: #SPEKULASYON !
Posted on by Burak Ünaldı with No comments
6 Ağustos günü akşam Twitter’da
yer alan yalan bir haber inanılmaz büyüklükte bir ekonomik etkiye neden oldu! Rus
İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev adına açılmış ve sonradan sahte olduğu
anlaşılan hesaptan gelen "Esad’ın öldürüldüğü" haberi zincirleme bir etki
yarattı. Haber yayıldı, 30 dakika içinde petrol fiyatları 90.82 dolardan 92
dolara çıktı! Kaldıraçlı ürünlerin sık kullanıldığı emtia piyasalarında bu
değişikliğin ciddi büyüklüğünü ifade etmek bir hayli zor. Dahası uzmanlar ciddi
bir şekilde, Twitter’ın spekülatif bir yöntem olarak yerleşmesinden korkuyor.
Yani “Bebek’te kahve keyfi” tweetlerinin yerini yakında “Bebek’te spekülasyon keyfi” alırsa
şaşırmayalım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























