2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2012 Cuma

[Ekim 2009 - Esquire Yazımdan...] 


Denize dökülen sebze–meyveler, denize dökülen düşmanlar, hiçbirisi bizim için yabancı görüntüler değil. Peki ya denize dökülen paralar? Yakın tarihimizde yaşanmış öyle bir hikaye var ki basımdan yeni çıkmış gıcır gıcır Türk Lirası banknotlar yabancı bir ülke limanında, üstelik en çok ihtiyaç olan bir dönemde denizi boylamış, balya balya TL banknotlar şehrin limanına vurmuştur. Bu hikaye, hiç bir zaman tedavüle çıkamamış 100’lük banknotların hikayesidir. 


16 Nisan 1941 günü.. Yer çok uzak değil, komşu Yunanistan’ın Pire Limanı.  Limandan ayrılmaya hazırlanan yorgun Yorkshire gemisinin varış yeri olan İstanbul’dan önceki en son durağı. Ancak geminin yükü bir hayli ilginç. Türkiye Cumhuriyetinin siparişi üzerine daha önceleri de birkaç defa basılmış olan 50-100 liralık ve 50 kuruşluk Türk Lirası banknotlar. Yük ilginç olduğu kadar da ağır. Ağırlığı maddi değerinden olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı’na girmemek amacıyla içine kapanmış olan yorgun 1941 Türkiye’sinin milli servetinin önemli bir kısmı olmasından da kaynaklanıyor. 


Trajediyi daha iyi anlayabilmek için dönem Türkiye’sine bakmak yeterli aslında. Devir karne devri; en basit ihtiyaçlar bile karne karşılığı alınabiliyor, Anadolu halkı her türlü fedakarlıkla yaşamaya, sadece dünyayı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı’ndan uzak, barış içinde yaşamaya çalışıyor. 1. Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşını en yakından yaşamış olan Milli Şef İsmet İnönü ve hükümetin tek gayesi ülkeyi bir savaşa daha sokmamak. Bu uğurda tüm bedeller ödeniyor, yeniden dirilmeye çalışan Anadolu’da yoksulluk dizboyu. Hani bol keseden “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” denir ya, işte gerçek anlamıyla tam da o günler ve bu sırada milli beraberliğin yanında en çok ihtiyacımız olan şey, yani milli servetimiz de maalesef başka denizlerde sulara gömülmekte... 


Milli Şef her ne kadar ülkeyi savaştan ve Nazi Almanyası’nın saldırgan politikalarından korumaya çalışırsa çalışsın, kaderin garip bir cilvesi ile Nazi uçakları Türk Hazinesinin önemli bir parçası olan yeni banknotları Pire Limanı’ndaki İngiliz gemisinde buluyordu. Sonu gelmeyen bombardımanlar sonucunda ciddi hasarlar alan Yorkshire gemisi, içindeki İnönü resimli banknotlarla Pire limanında yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Gemi batarken balyalar halinde su yüzüne vuran paralar, yoksul şehir halkı için inanılmaz bir görüntü oluşturmuştu. Yine kaderin garip bir cilvesiyle zamanında “Denize döktüğümüz” Yunanlılar, şimdi yine denize döktüğümüz paralarımızla zengin olma hayali kuruyorlardı. 



Liman halkı çoktan eline ne geçirdiyse; çantalarla, giysi ve torbalarıyla sulara dalıp batan geminin paralarını toplamaya koyulmuştu. Kayıtlara göre önemli ölçüde parayı daha sonraları Anadolu’da tedavüle çıkarmak üzere toplamayı başarmışlardı bile! Savaş ortamında hiperenflasyonla boğuşan bir ülkenin sokaklarında saatler içerisinde yüzlerce Lira Milyoneri dolaşmaya başlamıştı. Savaş ekonomisi ve dönemin aşırı enflasyonist ortamını daha iyi anlatabilmek için tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere istinaden “O dönem Almanya’da halkın ısınmak için banknot yaktığı ve çocukların paralardan uçurtma yaptığını” belirtmekte fayda var. Paraların sahibi ülke olan Türkiye’ nin dönemin şartlarında içeride sıkıntılarla boğuşsa da bölgede savaşa girmeyen tek ülke olması nedeniyle dışarıda nispeten güçlü parası ve 1 Amerikan Dolarının 1.32 Türk Lirasına denk geldiği düşünülürse sudan gelen bu paralara kimsenin itirazı olmamıştı haliyle. Liralarımız son hız yağmalanıyor, denizden yardımsever(!) liman halkının üstün gayretleriyle çıkarılmaya çalışılıyordu. Bombardımanın ve savaşın ortasında denizden şehre dalga dalga para çarpıyordu! 



İşin bir de İsmet Paşa ve Türkiye cephesi vardı elbette. Yakın çevresi ve kurmayları bu kabus haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye nasıl haber vereceklerini kara kara düşünüyorlardı. Kısa paslaşmalardan sonra dönemin Başbakanı Refik Saydam haberi vermek üzere Milli Şefin odasına girer ve kara haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletir. İsmet Paşa bir süre düşündükten sonra şöyle söyler: “Yapılacak şey bellidir sayın başvekil, hükümetinizin yapacağı acil bir açıklama ile ,bu banknotların tedavüle çıkışını iptal etmemiz gerekiyor. Halk burada sefaletten kıvranırken ,çoluk çocuğumuzun kursağından geçmeyen bir gemi dolu para ile başka milletleri zengin edemeyiz. O gemideki bir tek banknot bile tedavüle çıkmayacaktır.” İnönü’nün kararlı tavrının ve talimatının ardından Bakanlar Kurulu acil olarak toplanır ve gerekli kararlar alınıp yurt çapında duyrulur. Ayrıca Yunanistan makamlarına da bu konuda Türkiye’nin hassasiyeti bildirilir. Ama savaşın ortasındaki Yunanistan için batan para dolu Türk gemisi, yağmalama gibi konular gündemin ilk sırasındaki bir sorun değildir elbette. Yine de eksiklerle ve gecikmelerle birlikte Yunan makamları gerekeni yapar, banknotlar imha edilmek üzere Türkiye’ye iade edilir. 



Banknotların büyük kısmı maceralı seyahatlerini tamamlarken bir de kaçakların devam eden hikayesi vardır. Pire Limanı’nda Yunan halkı tarafından toplanan, yağmalanan paralar kaynaklara göre gayrimüslüm tüccarlar tarafından Anadolu’nun doğusunda bugünün tabiriyle ”okutulmuştur”. O dönem içerisinde zaten tedavülde hızla değişen banknotlar ve her seferinde yenilenen paralarına alışmakta ve tanımakta zorlanan Anadolu halkı batılı tüccarlar tarafından piyasaya sokulan bu “yepyeni” paraları kabullenmekte bir sakınca görmemişlerdir. Üstlerinde İnönü resmi olan deniz suyunda yıkanmış sıfır kilometre banknotlar Anadolu’da kendilerine yuva bulmakta zorlanmamıştır. İkinci parti kaçakların izine ise bambaşka bir bölgede, İzmit’de rastlanıyor. İzmit Seka Tesisleri’nde imha edilme sürecinde taş değirmenlere giden su kanallarına yapışan bir kısım banknotun da bulan işciler tarafından yine Anadolu’da gayriresmi olarak tedavüle sokulduğu anlaşılıyor. Hükümetlerin kaçak olarak piyasaya giren bu paraları tedavülden tam olarak çekme gayreti 1945 yılına kadar sürüyor. 



Pire’de yaşanan talihsiz kazanın sonrasında, bundan böyle para basım işlemlerinin tek merkezden gerçekleştirilmemesi, farklı bölgelerde basılan banknotların riskleri önlemek adına birbirinden farklı yollarla ülkeye getirilmesine karar verildi. Risk yönetimi ve iş planlaması adına Türk Ekonomik sistemindeki ilk ciddi kararlardan olmakla birlikte, her zaman olduğu gibi ancak bir felaketten sonra yapılan bir düzenleme olması da son derece manidar ve düşündürücüdür. Neyse en azından bu felaket bazı düzenlemelere neden olmuş, Tanrıdan geldi denilerek unutulmamış. Maalesef yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında hatırlanacak olan her felakette olduğu gibi fırsatçılar, yağmacılar, felaketten fayda umanlar ve bu olay her sorulduğunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün başını iki yana sallayarak söylediği sözleri oluyor: “Yazık oldu!” 

İMHA ZAPTI: 


“İkinci Dünya Harbi içinde Londra ‘da ‘Bradbury,Wilkinson and Co.Ltd.’müessesesine 15/3/1940 tarihinde 20 milyon itibari değerde 40 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 kuruşluklardan 25 milyon küpürünün Pire Limanında ziyaa uğraması dolayısıyla tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 7.500.000 TL. değerinde 15.000 paket 50 kuruşluk banknotlarla yine İkinci Dünya Harbi içinde ‘Thomas de la Rue and Co.Ltd. ‘ matbaasına 23/2/1940 tarihinde 200 milyon lira itibari değerde 4 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 liralıklardan 6.300.000 lira itibari değerdeki 126.000 küpür Londra ‘ya vaki bir hava hücumu sırasında ziyaa uğradığından tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 193.700.000 TL değerde 3874 paket 50 liralık banknotlar ,Emisyon ve Vezne Müdürlüğünün 15/1/1955 tarihli kararı dairesinde ,1/5/1955 Pazar günü Devlet Demir Yollarından sureti mahsusada kiralanan iki vagon içinde ve 329 çuval halinde İzmit’e nakledilmiş ve Sümerbank İzmit Selüloz Sanayi Müessesesi tesislerinde huzurumuzda hamur haline getirilmek suretiyle imha edilmiş olduğunu mübeyyin zabıt varakasıdır. “ 

TARİHİ BİR PARA HİKAYESİ: SUYA DÖKÜLEN PARALAR...

[Ekim 2009 - Esquire Yazımdan...] 


Denize dökülen sebze–meyveler, denize dökülen düşmanlar, hiçbirisi bizim için yabancı görüntüler değil. Peki ya denize dökülen paralar? Yakın tarihimizde yaşanmış öyle bir hikaye var ki basımdan yeni çıkmış gıcır gıcır Türk Lirası banknotlar yabancı bir ülke limanında, üstelik en çok ihtiyaç olan bir dönemde denizi boylamış, balya balya TL banknotlar şehrin limanına vurmuştur. Bu hikaye, hiç bir zaman tedavüle çıkamamış 100’lük banknotların hikayesidir. 


16 Nisan 1941 günü.. Yer çok uzak değil, komşu Yunanistan’ın Pire Limanı.  Limandan ayrılmaya hazırlanan yorgun Yorkshire gemisinin varış yeri olan İstanbul’dan önceki en son durağı. Ancak geminin yükü bir hayli ilginç. Türkiye Cumhuriyetinin siparişi üzerine daha önceleri de birkaç defa basılmış olan 50-100 liralık ve 50 kuruşluk Türk Lirası banknotlar. Yük ilginç olduğu kadar da ağır. Ağırlığı maddi değerinden olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı’na girmemek amacıyla içine kapanmış olan yorgun 1941 Türkiye’sinin milli servetinin önemli bir kısmı olmasından da kaynaklanıyor. 


Trajediyi daha iyi anlayabilmek için dönem Türkiye’sine bakmak yeterli aslında. Devir karne devri; en basit ihtiyaçlar bile karne karşılığı alınabiliyor, Anadolu halkı her türlü fedakarlıkla yaşamaya, sadece dünyayı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı’ndan uzak, barış içinde yaşamaya çalışıyor. 1. Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşını en yakından yaşamış olan Milli Şef İsmet İnönü ve hükümetin tek gayesi ülkeyi bir savaşa daha sokmamak. Bu uğurda tüm bedeller ödeniyor, yeniden dirilmeye çalışan Anadolu’da yoksulluk dizboyu. Hani bol keseden “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” denir ya, işte gerçek anlamıyla tam da o günler ve bu sırada milli beraberliğin yanında en çok ihtiyacımız olan şey, yani milli servetimiz de maalesef başka denizlerde sulara gömülmekte... 


Milli Şef her ne kadar ülkeyi savaştan ve Nazi Almanyası’nın saldırgan politikalarından korumaya çalışırsa çalışsın, kaderin garip bir cilvesi ile Nazi uçakları Türk Hazinesinin önemli bir parçası olan yeni banknotları Pire Limanı’ndaki İngiliz gemisinde buluyordu. Sonu gelmeyen bombardımanlar sonucunda ciddi hasarlar alan Yorkshire gemisi, içindeki İnönü resimli banknotlarla Pire limanında yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Gemi batarken balyalar halinde su yüzüne vuran paralar, yoksul şehir halkı için inanılmaz bir görüntü oluşturmuştu. Yine kaderin garip bir cilvesiyle zamanında “Denize döktüğümüz” Yunanlılar, şimdi yine denize döktüğümüz paralarımızla zengin olma hayali kuruyorlardı. 



Liman halkı çoktan eline ne geçirdiyse; çantalarla, giysi ve torbalarıyla sulara dalıp batan geminin paralarını toplamaya koyulmuştu. Kayıtlara göre önemli ölçüde parayı daha sonraları Anadolu’da tedavüle çıkarmak üzere toplamayı başarmışlardı bile! Savaş ortamında hiperenflasyonla boğuşan bir ülkenin sokaklarında saatler içerisinde yüzlerce Lira Milyoneri dolaşmaya başlamıştı. Savaş ekonomisi ve dönemin aşırı enflasyonist ortamını daha iyi anlatabilmek için tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere istinaden “O dönem Almanya’da halkın ısınmak için banknot yaktığı ve çocukların paralardan uçurtma yaptığını” belirtmekte fayda var. Paraların sahibi ülke olan Türkiye’ nin dönemin şartlarında içeride sıkıntılarla boğuşsa da bölgede savaşa girmeyen tek ülke olması nedeniyle dışarıda nispeten güçlü parası ve 1 Amerikan Dolarının 1.32 Türk Lirasına denk geldiği düşünülürse sudan gelen bu paralara kimsenin itirazı olmamıştı haliyle. Liralarımız son hız yağmalanıyor, denizden yardımsever(!) liman halkının üstün gayretleriyle çıkarılmaya çalışılıyordu. Bombardımanın ve savaşın ortasında denizden şehre dalga dalga para çarpıyordu! 



İşin bir de İsmet Paşa ve Türkiye cephesi vardı elbette. Yakın çevresi ve kurmayları bu kabus haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye nasıl haber vereceklerini kara kara düşünüyorlardı. Kısa paslaşmalardan sonra dönemin Başbakanı Refik Saydam haberi vermek üzere Milli Şefin odasına girer ve kara haberi Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletir. İsmet Paşa bir süre düşündükten sonra şöyle söyler: “Yapılacak şey bellidir sayın başvekil, hükümetinizin yapacağı acil bir açıklama ile ,bu banknotların tedavüle çıkışını iptal etmemiz gerekiyor. Halk burada sefaletten kıvranırken ,çoluk çocuğumuzun kursağından geçmeyen bir gemi dolu para ile başka milletleri zengin edemeyiz. O gemideki bir tek banknot bile tedavüle çıkmayacaktır.” İnönü’nün kararlı tavrının ve talimatının ardından Bakanlar Kurulu acil olarak toplanır ve gerekli kararlar alınıp yurt çapında duyrulur. Ayrıca Yunanistan makamlarına da bu konuda Türkiye’nin hassasiyeti bildirilir. Ama savaşın ortasındaki Yunanistan için batan para dolu Türk gemisi, yağmalama gibi konular gündemin ilk sırasındaki bir sorun değildir elbette. Yine de eksiklerle ve gecikmelerle birlikte Yunan makamları gerekeni yapar, banknotlar imha edilmek üzere Türkiye’ye iade edilir. 



Banknotların büyük kısmı maceralı seyahatlerini tamamlarken bir de kaçakların devam eden hikayesi vardır. Pire Limanı’nda Yunan halkı tarafından toplanan, yağmalanan paralar kaynaklara göre gayrimüslüm tüccarlar tarafından Anadolu’nun doğusunda bugünün tabiriyle ”okutulmuştur”. O dönem içerisinde zaten tedavülde hızla değişen banknotlar ve her seferinde yenilenen paralarına alışmakta ve tanımakta zorlanan Anadolu halkı batılı tüccarlar tarafından piyasaya sokulan bu “yepyeni” paraları kabullenmekte bir sakınca görmemişlerdir. Üstlerinde İnönü resmi olan deniz suyunda yıkanmış sıfır kilometre banknotlar Anadolu’da kendilerine yuva bulmakta zorlanmamıştır. İkinci parti kaçakların izine ise bambaşka bir bölgede, İzmit’de rastlanıyor. İzmit Seka Tesisleri’nde imha edilme sürecinde taş değirmenlere giden su kanallarına yapışan bir kısım banknotun da bulan işciler tarafından yine Anadolu’da gayriresmi olarak tedavüle sokulduğu anlaşılıyor. Hükümetlerin kaçak olarak piyasaya giren bu paraları tedavülden tam olarak çekme gayreti 1945 yılına kadar sürüyor. 



Pire’de yaşanan talihsiz kazanın sonrasında, bundan böyle para basım işlemlerinin tek merkezden gerçekleştirilmemesi, farklı bölgelerde basılan banknotların riskleri önlemek adına birbirinden farklı yollarla ülkeye getirilmesine karar verildi. Risk yönetimi ve iş planlaması adına Türk Ekonomik sistemindeki ilk ciddi kararlardan olmakla birlikte, her zaman olduğu gibi ancak bir felaketten sonra yapılan bir düzenleme olması da son derece manidar ve düşündürücüdür. Neyse en azından bu felaket bazı düzenlemelere neden olmuş, Tanrıdan geldi denilerek unutulmamış. Maalesef yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında hatırlanacak olan her felakette olduğu gibi fırsatçılar, yağmacılar, felaketten fayda umanlar ve bu olay her sorulduğunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün başını iki yana sallayarak söylediği sözleri oluyor: “Yazık oldu!” 

İMHA ZAPTI: 


“İkinci Dünya Harbi içinde Londra ‘da ‘Bradbury,Wilkinson and Co.Ltd.’müessesesine 15/3/1940 tarihinde 20 milyon itibari değerde 40 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 kuruşluklardan 25 milyon küpürünün Pire Limanında ziyaa uğraması dolayısıyla tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 7.500.000 TL. değerinde 15.000 paket 50 kuruşluk banknotlarla yine İkinci Dünya Harbi içinde ‘Thomas de la Rue and Co.Ltd. ‘ matbaasına 23/2/1940 tarihinde 200 milyon lira itibari değerde 4 milyon küpür olarak sipariş edilen 50 liralıklardan 6.300.000 lira itibari değerdeki 126.000 küpür Londra ‘ya vaki bir hava hücumu sırasında ziyaa uğradığından tedavüle çıkarılmasından sarfınazar edilen bakiye 193.700.000 TL değerde 3874 paket 50 liralık banknotlar ,Emisyon ve Vezne Müdürlüğünün 15/1/1955 tarihli kararı dairesinde ,1/5/1955 Pazar günü Devlet Demir Yollarından sureti mahsusada kiralanan iki vagon içinde ve 329 çuval halinde İzmit’e nakledilmiş ve Sümerbank İzmit Selüloz Sanayi Müessesesi tesislerinde huzurumuzda hamur haline getirilmek suretiyle imha edilmiş olduğunu mübeyyin zabıt varakasıdır. “ 
[ Ağustos 2009 - Esquire Yazımdan ]

Geçtiğimiz ay dergiyi karıştırırken, Alper Kotaman’ın yazısında geçen bir cümle, beni anında yakaladı. Ekonomiye olan ilgisizliğinden ve kayıtsızlığından dem vururken, hiç anlamadığı para pul işlerinden ve yatırım aracı olarak da altından bahsediyor; bunu da, “1912 model bir yatırım aracı” diye nitelendiriyordu. Bu cümle, uzun zamandır aklımda olan bir konuyu artık yazıya dökmem gerektiğini düşündürdü bana. Zira yatırımın da modası olduğu; onun da “in”ler ve “out”lar olarak şekillendiği hususunda, kalem oynatma zamanı gelmişti… 


Moda dünyası gibi, varlığını in’lere ve out’lara vakfetmiş bir piyasada trendlerden bahsetmek ne kadar olağansa; para piyasalarında bir yatırım modasından bahsetmek, normal koşullarda, o kadar olağan dışıdır. Para piyasalarının ve “homo economicus” diye adlandırdığımız aklı başında ortalama yatırımcıların; yatırım kararlarını, her zaman için somut verileri göz önüne alarak, ciddi analizler sonucu, önce kendi çıkarlarını gözeterek verdiği kabul edilir. Ama piyasalardaki deneyimlerim sonucu, benim dikkatimi asıl çeken konu; yatırımın, yatırım aracının kişiye nasıl göründüğü. Yani bu, bir anlamda, yatırımın imajıyla ilintili. Bazı zamanlarda, getirisinin çok iyi olacağını düşündüğünüz bir enstrümanı, yatırımcıya önerdiğinizde, asla ilgi görmezken; bazı yatırım araçları, her dönemde, kendiliğinden ilgi çekmeyi başarıyor. Bu yazıda da, bazı yatırım araçlarını masaya yatırıp, imajlarına göz gezdireceğiz... 

BORSA 

Dünya üzerinde trend olmuş birçok şeyde olduğu gibi, borsanın ve borsacının havalı sayılması da bir Amerikan icadıdır. Bu konudaki milat, Michael Douglas’ın “Wall Street” filmidir. Bu filmin ardından, güzel ve pahalı takım elbiseler içindeki borsacıların, son model spor arabaları ve gözlerinden düşmeyen güneş gözlükleriyle etrafta dolaştığı; her sabah da bitmeyen bir enerjiyle seans salonlarına girdiği zannedilir. Ama kazın ayağı, pek de öyle değildir. Filmlere konu olan güzel kızların, spor arabaların ve binlerce dolarlık takım elbiselerin, sadece finans sektörü çalışanlarına nasip olmadığını bir kenara bırakırsak; borsa, son derece stresli, sağlıksız ve sevimsiz bir iş ortamıdır. Örneğin; ABD’de, uzunca bir dönem, sigorta şirketlerinin broker’lara hayat sigortası yapmaması ya da ancak çok yüksek primler karşılığında yapması, bu işin filmlere yansımayan bir yönü. Kalp krizi sonucu ani ölümlerde, borsacıların, en yüksek oranı oluşturan meslek grubu olduğunu söylememize sanırım gerek yok. Adrenalin ve heyecan; borsacıların hayatına olduğu kadar, yatırımcıların hayatına da ilk hisse senedinin portföye düşmesiyle birlikte giriyor. Bu sürekli tırmanan heyecan ve adrenalin; borsayı, bir yatırım olmanın yanında, bir bağımlılık ve hayat tarzı hâline de getiriyor. Ancak borsa yatırımı yapmak, her zaman geçerli bir moda. Zira tüm yatırım enstrümanları arasında popülaritesini hiç kaybetmeyen, dost meclislerinde anlatılacak heyecanlı hikâyeler veren ve çevrenize, ekonomiyi çok iyi bilip takip ettiğinizi en kestirme yoldan hissettirebileceğiniz güzel bir oyuncak borsa. “Oyuncak” tabiri, herhâlde yanlış olmaz; ne de olsa yalnızca bizim ülkemizde borsa, oynanan bir şey ve yalnız bizim dilimizde “oynamak” kelimesiyle birlikte kullanılıyor. 

Çok etkileyici bir yaşanmış borsa hikâyesi vardır: ABD’de cinayetten 30 yıl hapse mahkûm olmuş Michael Mathie, hisse senedi piyasalarını, kendisine ancak üç gün sonra gelen günlük gazetelerden takip etmiş ve çeşitli hisse senedi yatırımları yaparak, bir yıl içerisinde bir milyon dolar para kazanmıştı. Hapishanede sahip olduğu bolca boş zamanında, aslında tam da gerçek bir yatırımcının yapması gerektiği gibi, şirketlerin mali yapısını inceleyerek yatırım kararlarını alan ve başlarda biraz da mecburiyetten (İşlemlerini, ancak günde birkaç kez müsaade edilen telefonu kullanarak yapabiliyordu.) uzun vadeli yatırımlar yapan Mathie; bu yatırımları sonucunda, mahkûmiyeti devam ederken, kendisine Long Island’da bir ev ve dört araba satın almıştı. “Borsada sadece iyi hikâyeler yayılır” kuralını hiç akıldan çıkarmamakla birlikte, yıllarını borsada geçirmiş bir yatırım uzmanı olarak, benim favori hikâyem; gerçek yatırımcının sakin ve akıllı olmasını göstermesi açısından, budur. Neticede yatırım kararı, ister hapishane hücresinde ister koşuşturması bitmeyen borsa koridorlarında verilsin, borsa; verdiği heyecan yüzünden, çoğu zaman, en havalı görünen yatırım aracıdır. 

SABİT GETİRİ (FAİZ) 

Talihsiz bir yatırım aracıdır. İsterse dünyaları versin, yatırımcıya, “Parayı da hiç bir şey yapamadık; bomboş duruyor işte faizde!” cümlesini illa ki kurdurtur. Ayrıca, Türkiye’nin dış sermayeyi ülkeye çekmek için yüksek faiz politikası izlediği ve dünyanın en yüksek faizini verdiği dönemlerde bile, iç piyasada istediği popülariteyi yakalayamamıştır. Sabit getirili yatırımların yüzü, senelerce, %99’u Müslüman olan ülkemizde, bazı dinî kısıtlamalar nedeniyle gülmemiştir. Sabit getiri; bu endişelerin, piyasa kuralları içerisinde, “paranın rengi, dini olmaz” motto’su ile ufak ufak aşılması sonucunda bile, vadettiği getiriye kıyasla, hak ettiği ilgiyi görmeyi başaramamıştır. Yatırım tavsiyesi isteyen bir yatırımcıya ya da daha kötüsü tanıdığa, tüm iyi niyetle “Faizde kalsın.” demek; “Seninle uğraşacak vaktim yok, paran öyle dursun, banane!” demekle maalesef eşit algılanmakta ülkemizde. Oysa bu tavsiyeyi verdiğimiz ve kabul ettiremediğimiz dönemde, Japonya’daki ev hanımları bile fonlar kurup, paralarını TL faize yatırmışlardı. Sabit getirinin hakettiği popülariteyi yakalayamamasının en önemli sebeplerinden birisi de, işin dönüp dolaşıp, üniversite sıralarında birçoğumuzun öğrendiği; ama piyasa profesyonelleri de dâhil, nerdeyse hiç kimsenin yıldızının nedense bir türlü barışmadığı “Basit Faiz-Bileşik Faiz Hesaplaması”na dayanmasıdır. Gerçekten, hisse ya da altının getirisini hesaplamak bu kadar kolayken, faiz hesabı neden bu kadar sevimsizdir ve bu basit hesaptan bizi okullarda kimler soğutmuştur? Finans piyasalarının yeniden rahatlayabilmesi için acilen cevap bulunması gereken soru, işte budur! 

ALTIN 

Bir başka talihsiz yatırım aracı da altındır. Piyasa profesyonelleri tarafından çok sevilse de, sokaktaki yatırımcı için yatırım modasındaki imajı ve algısı; şalvar pantolon, vatka ya da makosen üstü beyaz çorabı aşamaz. Her zaman, anneannelerimizin yatırım aracı olarak anılır ve adresi direkt olarak yastığımızın altıdır. Düğün ve derneklerde efsaneleşir; borç-harç ödeme misyonunu yerine getirdiği gibi, yer altına geri döner. Piyasa profesyonelleri tarafından, özellikle durgunluk ve kriz zamanlarını sevdiği için tercih edilen bir yatırım enstrümanıdır. Bütün dünya batacak diye düşünülürken; altın, sessizce, sinsi sinsi yükselir. Zaman zaman gerçekten güzel paralar kazandırır. Ama maalesef hiçbir zaman gerçekten havalı olamamıştır. Paramızı altına yatırdığımızı söyleyemeyiz ve altından güzel paralar kazandığımızı, borsadan kazandıklarımızı bire beş katarak anlattığımız gibi, ballandıra ballandıra anlatamayız. Anlattığımızda, imajımızın Adile Naşit’le Varyemez Amca arası bir yerde konumlanacağını hepimiz biliriz. Tabii tüm bu olumsuz durumlara rağmen, altınlarımızla gizli aşklar yaşamaya da devam ederiz.. 

TÜREV ÜRÜNLER 

Son küresel krizde, türev ürünlerin adı sıkça ve sevimsiz bir şekilde gündeme gelse de; aslında bunlar, kurtarıcı olabilecek ürünlerdir. Zira adı üstünde, türetilmiş ürünlerdir. Canı sıkılmış, paradan daha çok para, sinekten daha çok yağ çıkarabileceğini düşünen finans mühendislerinin dünya finans piyasalarının başına ördüğü çoraptır aynı zamanda. “Ev alma, mortgage üzerinden türetilmiş türev ürün al!” atasözünü benimsemiş birtakım dev Amerikan fonlarının, şu anda kara kara düşünüyor olmasının başlıca sebebidir. “Tahterevalli” ya da “kaldıraç” etkisi denilen ve 1’e 100 gibi inanılmaz oranlarda kaybedip kazanmayı sağlayan yapıları vardır. Bu da aslında, çok büyük tehlike yaratmaktadır; zira çocukluk anılarımız, bize şunu söylemektedir: “Tahterevallide karşında güzel bir kız çocuğu oturuyorsa, sorun yok ama şişman ve kötü niyetli bir çocuk oturuyorsa, birazdan arkan çok acıyacak!” Gerçekten, krizde abartılı ölçeklerde işlemler yapıp, kaldıraçlı ürünlere güvenenler, bu durumu çok yakından hissetti. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; doğru kullanıldığında, türev ürünler, örneğin kur riskini önlemek gibi harika işlere yarayabiliyor. Ama tam olarak ve doğru bir şekilde öğrenilerek kullanılması şartıyla tabii. İmaja gelince; türev ürünlerin imajı, çok meşhur olmayan marjinal bir tasarımcının, çok marjinal bir çevre tarafından bilinen bir tasarım kıyafetini giymek gibidir. Evet, havasını atabilirsiniz ama havasını atabileceğiniz kişiler, çok sınırlı sayıdadır ve hepsi de konuya en az sizin kadar hâkimdir. Finans piyasası, bu tasarım kıyafetleri, sokaktaki müşteriye indirmeye çok kararlıydı ama tasarımlar, daha sokağa çıkamadan kendi kendini imha etti. Yine de tekrar etmekte fayda var; abartılı kullanılmayıp bilinçli kullanıldığında, türev ürünler, kurtarıcı da olabilir! 

Yatırım yaparken de, aslında tıpkı modada olduğu gibi, uçuk ve gelip geçici trendlere kapılmadan, ihtiyaca yönelik akıllıca çözümlerin tercih edilmesi en doğrusudur. Modada hata yapmak, sizi yalnızca “ikoncan” yapar; ama yatırımda hata yapmak, meteliksiz yapar! 

Yatırımım "Cool" Olsun, Param Pul Olsun!

[ Ağustos 2009 - Esquire Yazımdan ]

Geçtiğimiz ay dergiyi karıştırırken, Alper Kotaman’ın yazısında geçen bir cümle, beni anında yakaladı. Ekonomiye olan ilgisizliğinden ve kayıtsızlığından dem vururken, hiç anlamadığı para pul işlerinden ve yatırım aracı olarak da altından bahsediyor; bunu da, “1912 model bir yatırım aracı” diye nitelendiriyordu. Bu cümle, uzun zamandır aklımda olan bir konuyu artık yazıya dökmem gerektiğini düşündürdü bana. Zira yatırımın da modası olduğu; onun da “in”ler ve “out”lar olarak şekillendiği hususunda, kalem oynatma zamanı gelmişti… 


Moda dünyası gibi, varlığını in’lere ve out’lara vakfetmiş bir piyasada trendlerden bahsetmek ne kadar olağansa; para piyasalarında bir yatırım modasından bahsetmek, normal koşullarda, o kadar olağan dışıdır. Para piyasalarının ve “homo economicus” diye adlandırdığımız aklı başında ortalama yatırımcıların; yatırım kararlarını, her zaman için somut verileri göz önüne alarak, ciddi analizler sonucu, önce kendi çıkarlarını gözeterek verdiği kabul edilir. Ama piyasalardaki deneyimlerim sonucu, benim dikkatimi asıl çeken konu; yatırımın, yatırım aracının kişiye nasıl göründüğü. Yani bu, bir anlamda, yatırımın imajıyla ilintili. Bazı zamanlarda, getirisinin çok iyi olacağını düşündüğünüz bir enstrümanı, yatırımcıya önerdiğinizde, asla ilgi görmezken; bazı yatırım araçları, her dönemde, kendiliğinden ilgi çekmeyi başarıyor. Bu yazıda da, bazı yatırım araçlarını masaya yatırıp, imajlarına göz gezdireceğiz... 

BORSA 

Dünya üzerinde trend olmuş birçok şeyde olduğu gibi, borsanın ve borsacının havalı sayılması da bir Amerikan icadıdır. Bu konudaki milat, Michael Douglas’ın “Wall Street” filmidir. Bu filmin ardından, güzel ve pahalı takım elbiseler içindeki borsacıların, son model spor arabaları ve gözlerinden düşmeyen güneş gözlükleriyle etrafta dolaştığı; her sabah da bitmeyen bir enerjiyle seans salonlarına girdiği zannedilir. Ama kazın ayağı, pek de öyle değildir. Filmlere konu olan güzel kızların, spor arabaların ve binlerce dolarlık takım elbiselerin, sadece finans sektörü çalışanlarına nasip olmadığını bir kenara bırakırsak; borsa, son derece stresli, sağlıksız ve sevimsiz bir iş ortamıdır. Örneğin; ABD’de, uzunca bir dönem, sigorta şirketlerinin broker’lara hayat sigortası yapmaması ya da ancak çok yüksek primler karşılığında yapması, bu işin filmlere yansımayan bir yönü. Kalp krizi sonucu ani ölümlerde, borsacıların, en yüksek oranı oluşturan meslek grubu olduğunu söylememize sanırım gerek yok. Adrenalin ve heyecan; borsacıların hayatına olduğu kadar, yatırımcıların hayatına da ilk hisse senedinin portföye düşmesiyle birlikte giriyor. Bu sürekli tırmanan heyecan ve adrenalin; borsayı, bir yatırım olmanın yanında, bir bağımlılık ve hayat tarzı hâline de getiriyor. Ancak borsa yatırımı yapmak, her zaman geçerli bir moda. Zira tüm yatırım enstrümanları arasında popülaritesini hiç kaybetmeyen, dost meclislerinde anlatılacak heyecanlı hikâyeler veren ve çevrenize, ekonomiyi çok iyi bilip takip ettiğinizi en kestirme yoldan hissettirebileceğiniz güzel bir oyuncak borsa. “Oyuncak” tabiri, herhâlde yanlış olmaz; ne de olsa yalnızca bizim ülkemizde borsa, oynanan bir şey ve yalnız bizim dilimizde “oynamak” kelimesiyle birlikte kullanılıyor. 

Çok etkileyici bir yaşanmış borsa hikâyesi vardır: ABD’de cinayetten 30 yıl hapse mahkûm olmuş Michael Mathie, hisse senedi piyasalarını, kendisine ancak üç gün sonra gelen günlük gazetelerden takip etmiş ve çeşitli hisse senedi yatırımları yaparak, bir yıl içerisinde bir milyon dolar para kazanmıştı. Hapishanede sahip olduğu bolca boş zamanında, aslında tam da gerçek bir yatırımcının yapması gerektiği gibi, şirketlerin mali yapısını inceleyerek yatırım kararlarını alan ve başlarda biraz da mecburiyetten (İşlemlerini, ancak günde birkaç kez müsaade edilen telefonu kullanarak yapabiliyordu.) uzun vadeli yatırımlar yapan Mathie; bu yatırımları sonucunda, mahkûmiyeti devam ederken, kendisine Long Island’da bir ev ve dört araba satın almıştı. “Borsada sadece iyi hikâyeler yayılır” kuralını hiç akıldan çıkarmamakla birlikte, yıllarını borsada geçirmiş bir yatırım uzmanı olarak, benim favori hikâyem; gerçek yatırımcının sakin ve akıllı olmasını göstermesi açısından, budur. Neticede yatırım kararı, ister hapishane hücresinde ister koşuşturması bitmeyen borsa koridorlarında verilsin, borsa; verdiği heyecan yüzünden, çoğu zaman, en havalı görünen yatırım aracıdır. 

SABİT GETİRİ (FAİZ) 

Talihsiz bir yatırım aracıdır. İsterse dünyaları versin, yatırımcıya, “Parayı da hiç bir şey yapamadık; bomboş duruyor işte faizde!” cümlesini illa ki kurdurtur. Ayrıca, Türkiye’nin dış sermayeyi ülkeye çekmek için yüksek faiz politikası izlediği ve dünyanın en yüksek faizini verdiği dönemlerde bile, iç piyasada istediği popülariteyi yakalayamamıştır. Sabit getirili yatırımların yüzü, senelerce, %99’u Müslüman olan ülkemizde, bazı dinî kısıtlamalar nedeniyle gülmemiştir. Sabit getiri; bu endişelerin, piyasa kuralları içerisinde, “paranın rengi, dini olmaz” motto’su ile ufak ufak aşılması sonucunda bile, vadettiği getiriye kıyasla, hak ettiği ilgiyi görmeyi başaramamıştır. Yatırım tavsiyesi isteyen bir yatırımcıya ya da daha kötüsü tanıdığa, tüm iyi niyetle “Faizde kalsın.” demek; “Seninle uğraşacak vaktim yok, paran öyle dursun, banane!” demekle maalesef eşit algılanmakta ülkemizde. Oysa bu tavsiyeyi verdiğimiz ve kabul ettiremediğimiz dönemde, Japonya’daki ev hanımları bile fonlar kurup, paralarını TL faize yatırmışlardı. Sabit getirinin hakettiği popülariteyi yakalayamamasının en önemli sebeplerinden birisi de, işin dönüp dolaşıp, üniversite sıralarında birçoğumuzun öğrendiği; ama piyasa profesyonelleri de dâhil, nerdeyse hiç kimsenin yıldızının nedense bir türlü barışmadığı “Basit Faiz-Bileşik Faiz Hesaplaması”na dayanmasıdır. Gerçekten, hisse ya da altının getirisini hesaplamak bu kadar kolayken, faiz hesabı neden bu kadar sevimsizdir ve bu basit hesaptan bizi okullarda kimler soğutmuştur? Finans piyasalarının yeniden rahatlayabilmesi için acilen cevap bulunması gereken soru, işte budur! 

ALTIN 

Bir başka talihsiz yatırım aracı da altındır. Piyasa profesyonelleri tarafından çok sevilse de, sokaktaki yatırımcı için yatırım modasındaki imajı ve algısı; şalvar pantolon, vatka ya da makosen üstü beyaz çorabı aşamaz. Her zaman, anneannelerimizin yatırım aracı olarak anılır ve adresi direkt olarak yastığımızın altıdır. Düğün ve derneklerde efsaneleşir; borç-harç ödeme misyonunu yerine getirdiği gibi, yer altına geri döner. Piyasa profesyonelleri tarafından, özellikle durgunluk ve kriz zamanlarını sevdiği için tercih edilen bir yatırım enstrümanıdır. Bütün dünya batacak diye düşünülürken; altın, sessizce, sinsi sinsi yükselir. Zaman zaman gerçekten güzel paralar kazandırır. Ama maalesef hiçbir zaman gerçekten havalı olamamıştır. Paramızı altına yatırdığımızı söyleyemeyiz ve altından güzel paralar kazandığımızı, borsadan kazandıklarımızı bire beş katarak anlattığımız gibi, ballandıra ballandıra anlatamayız. Anlattığımızda, imajımızın Adile Naşit’le Varyemez Amca arası bir yerde konumlanacağını hepimiz biliriz. Tabii tüm bu olumsuz durumlara rağmen, altınlarımızla gizli aşklar yaşamaya da devam ederiz.. 

TÜREV ÜRÜNLER 

Son küresel krizde, türev ürünlerin adı sıkça ve sevimsiz bir şekilde gündeme gelse de; aslında bunlar, kurtarıcı olabilecek ürünlerdir. Zira adı üstünde, türetilmiş ürünlerdir. Canı sıkılmış, paradan daha çok para, sinekten daha çok yağ çıkarabileceğini düşünen finans mühendislerinin dünya finans piyasalarının başına ördüğü çoraptır aynı zamanda. “Ev alma, mortgage üzerinden türetilmiş türev ürün al!” atasözünü benimsemiş birtakım dev Amerikan fonlarının, şu anda kara kara düşünüyor olmasının başlıca sebebidir. “Tahterevalli” ya da “kaldıraç” etkisi denilen ve 1’e 100 gibi inanılmaz oranlarda kaybedip kazanmayı sağlayan yapıları vardır. Bu da aslında, çok büyük tehlike yaratmaktadır; zira çocukluk anılarımız, bize şunu söylemektedir: “Tahterevallide karşında güzel bir kız çocuğu oturuyorsa, sorun yok ama şişman ve kötü niyetli bir çocuk oturuyorsa, birazdan arkan çok acıyacak!” Gerçekten, krizde abartılı ölçeklerde işlemler yapıp, kaldıraçlı ürünlere güvenenler, bu durumu çok yakından hissetti. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; doğru kullanıldığında, türev ürünler, örneğin kur riskini önlemek gibi harika işlere yarayabiliyor. Ama tam olarak ve doğru bir şekilde öğrenilerek kullanılması şartıyla tabii. İmaja gelince; türev ürünlerin imajı, çok meşhur olmayan marjinal bir tasarımcının, çok marjinal bir çevre tarafından bilinen bir tasarım kıyafetini giymek gibidir. Evet, havasını atabilirsiniz ama havasını atabileceğiniz kişiler, çok sınırlı sayıdadır ve hepsi de konuya en az sizin kadar hâkimdir. Finans piyasası, bu tasarım kıyafetleri, sokaktaki müşteriye indirmeye çok kararlıydı ama tasarımlar, daha sokağa çıkamadan kendi kendini imha etti. Yine de tekrar etmekte fayda var; abartılı kullanılmayıp bilinçli kullanıldığında, türev ürünler, kurtarıcı da olabilir! 

Yatırım yaparken de, aslında tıpkı modada olduğu gibi, uçuk ve gelip geçici trendlere kapılmadan, ihtiyaca yönelik akıllıca çözümlerin tercih edilmesi en doğrusudur. Modada hata yapmak, sizi yalnızca “ikoncan” yapar; ama yatırımda hata yapmak, meteliksiz yapar!