Başarı Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başarı Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2013 Cuma

(Aralık 2012- Esquire) Bu sayfaların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçen yıl burada emekli şampiyon bir at olan “Kafkaslı”nın hikayesini yazmıştım. Hikaye çok keyifliydi çünkü ”Kafkaslı” başarı dolu kariyerinin ardından nihayet  dinlenecek, sadece çiftleşecek, yani keyifli bir tabirle “Yattığı yerden para kazanmaya devam edecek”ti.. Peki hikayenin devamı gerçekten böyle mi gerçekleşti? Buyrun, ancak bu topraklarda yaşanabilecek bir “başarı” hikayesini dinlemeye..




"Başarı.." Herkesin istediği, kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği halde uğruna zaman zaman ciddi  bedeller ödenebilen, büyülü ama bir o kadar da muğlak bir kelime. Kelime küçük, ama içini öyle bir doldurmuşuz ki uğrunda yapılmayacak şey yok, iş hayatında, aşk hayatında, maddi ve manevi, tek ihtiyacımız, dünyevi kriterlerde değerlendirildiğimiz tek kavram. Hal böyleyken neyse bu “başarı”,kundaktan çıkar çıkmaz yakamıza yapışıyor. Anaokulunda başlayan “Çok başarılı maşallah en güzel o boyuyor”lar iş hayatında “Çok başarılı, bütün sunumları o hazırlar” ya da “3 senedir yıllık izin kullanmadan çalışıyor”a getiriyor bir anda bizi.. Boya kalemleri ipad’lere, sırf keyif için yapılan resimler “fizibilite”lere döndü bile çoktan.. Özel hayata gelince, buradaki başarı hepsinden daha da göreceliyken iyi bir evlilik, mutlu bir yuva gibi öğretilmiş gerçeklikler “başarı” olarak sayılıyor. Bu kadar belirsiz, ama hayatlarımız üzerinde bu kadar da etkili başka bir kavram var mı derseniz, şahsen benim aklıma gelmiyor.. Ademoğlunun kendi hayatınız zorlaştırmak için icad ettiği bir kavramken bu “başarı”, hız kesmeden etrafındaki her canlının da hayatını zorlaştırmak için kullanmayı biliyor bu kavramı insan denen.

Size anlatacağım hikaye, şampiyon bir atın, Kafkaslı’nın hikayesi. Katıldığı 127 yarışın 64 tanesinde birinci olmuş, ismini bu işlerle ilgilenenlerin kalplerine de, kuponlarına da kazımış bir efsane isimdi Kafkaslı. Dünya Arap Atı Organizasyonu (WAHO) tarafından Türkiye’de 2006 yılının en iyi Arap atı seçilmişti. Bunun yanında sahibi için de harika bir yatırımdı Kafkaslı. Yaklaşık 51.000 Türk Lirasını birkaç yıl içinde dokuz milyon liraya çıkaran geri dönüşü hızlı, keyifli, müthiş bir “yatırım”!  



Aslında hikayesi pek de keyifli başlamamıştı Kafkaslı’nın.. 2004 yılında sahibi tarafından satın alındığı açık artırmada arka ayaklarında çıplak gözle gayet net görülebilecek büyüklükte yarıklar vardı. Bu nedenle açık artırma çok uzamadı, 40.000 TL’den başlayıp 51.000 TL’de sona erdi.  Hatta takip edenlerin ve anlayanların bir çoğu da “Bu fiyat etmez” diye yorumlamıştı fiyatı. Ancak Kafkaslı, yaklaşık 4 ay sonra katıldığı ilk yarışı birinci olarak bitirdi. Ardından gelen iki yarışı da! Bir anda dikkatler çekilmeye başlamış, olmaz denen olmuş, sakat at şampiyon ata dönüşmüştü! 

Yarışlar ve şampiyonluklar birbirini kovaladı, yaramaz denilen Kafkaslı bir efsaneye dönüşmüştü bile. Bu toprakların sıfırdan kahramana, kahramandan sıfıra dönüştürebilme hızından ve huyundan habersiz zavallı at, sadece işini yapıyoır; koşuyordu! Ödüller, madalyalar darken 2009 yılında efsane, performansının ve spor hayatının doruğuna çıkmıştı. Bir başka efsane olan “Turbo” isimli atı burun farkıyla geçerek en büyük olmuştu! Ta ki 2010 yılında sakatlandığı ve emekliye ayrılmak zorunda kaldığı yarışa kadar. 2010 yılında sakat olduğu bilinmesine rağmen koşturulduğu da iddia edilen Ankara’daki son yarışının ardından Kafkaslı emekli oldu. 25 Aralık 2010 günü kendisi için  yapılan anlamlı jubile ve heykelinin nereye dikileceği tartışmalarıyla birlikte..

Bu memlekette heykeli dikilen sporcuların sonrasında neler yaşadıkları zaten hepimizin malumu. Ama Kafkaslı’nın başına gelenler gerçekten “Keşke o kadarla kalsalarmış” dedirtiyor. O dönem, yani efsanenin emekli olmasıyla birlikte bu satırlarda da hatırlayabileceğiniz gibi damızlığa çekileceği, nihayet koşturmalarının ve hırsların biteceğini ve Kafklaslı’nın “Artık yattığı yerden para kazanacağı”nı yazmıştım. İşin ekonomik yanı ilginçti, çünkü o zaman da hesaplamasını bu satırlarda yaptığımız gibi efsane at, yılda ortalama 80 kere çiftleşecek, bu işlemlerin her birinden 10.000 TL alarak yılda yaklaşık 800.000 TL.lik bir geliri çok da keyifli bir yolla yaratacaktı. İşin insanı kısmında ise ömrü boyu hırsların kurbanı olmuş olan bir güzel yaratık nihayet hayatını daha normal bir şekilde sürdürebilecekti. Hikaye güzeldi, finali güzeldi, hepimizi heyecanlandırmıştı…
Ama öyle olmadı!

Kafkaslı, bir kaç ay önce bizler pek de eğlenceli ve zevk dolu bir hayatı yaşadığını hayal ederken, kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Çiftleşmesini kolaylaştıracak ve artıracak bazı ilaçları bünyesinin taşıyamadığı iddiasını arkasında bırakarak.. Sahipleri şampiyon atı para hırslarına kurban etmekle suçlandılar. Tuhaflıklar burada da bitmiyordu. Şampiyon atın değeri 1.2 trilyondu. Ve hazır olun! Efsane 50.000 TL tutan sigorta primi yüksek bulunduğu için sigortalatılmamıştı! İşte tam bu topraklara özgü bir hırs, başarı, rekabet öyküsü..

“Başarı lanetli bir hastalıktır” der İngilizler. Çünkü bir kez bulaştı mı, sizden her zaman beklenecektir! Şampiyon bir atı bile emekliliğinde rahat bırakmamış bir lanettir başarı dediğimiz insan icadı. Sakatlandığı yarışa sakatlığı bilinerek sokulduğunu iddia eden de var, yarış hayatının son yıllarını tam bir eziyet gibi şehirden şehire dolaştırılarak geçirdiğini de. Kalp krizi geçirmesini daha fazla çiftleşebilsin diye verilen ilaçlara bağlayanlar da hiç az değil. İşimiz elbette bu dedikodular üstüne yorum yapmak değil. Ama kesin olan birşey var, kimsenin kendisinden beklemediği bir anda beklenmedik olağan üstü bir performansla şampiyon doğduğunu ispat etti Kafkaslı. Ama maalesef bu topraklarda biz şampiyonlara pek iyi davranmayız ve sen bunu çok acı bir şekilde öğrenmiş oldun şampiyon!



İster ekonomik tarafından bakıp altın yumurtlayan tavuğu her seferinde nasıl doğduğuna pişman ettiğimizi, ister insani tarafından bakıp bir canlıya, hem de bir şampiyona hak etmediği bir hayatı yaşatıp hiç hak etmediği bir son hediye ettiğimiz çıkaralım bu hikayeden..

Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..      

Haydi şimdi projelerimize, sunumlarımıza, toplantılarımıza, boya kalemlerimize…






BU TOPRAKLARA ÖZGÜ BİR "BAŞARI" HİKAYESİ..

(Aralık 2012- Esquire) Bu sayfaların düzenli okuyucuları hatırlayacaktır, geçen yıl burada emekli şampiyon bir at olan “Kafkaslı”nın hikayesini yazmıştım. Hikaye çok keyifliydi çünkü ”Kafkaslı” başarı dolu kariyerinin ardından nihayet  dinlenecek, sadece çiftleşecek, yani keyifli bir tabirle “Yattığı yerden para kazanmaya devam edecek”ti.. Peki hikayenin devamı gerçekten böyle mi gerçekleşti? Buyrun, ancak bu topraklarda yaşanabilecek bir “başarı” hikayesini dinlemeye..




"Başarı.." Herkesin istediği, kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği halde uğruna zaman zaman ciddi  bedeller ödenebilen, büyülü ama bir o kadar da muğlak bir kelime. Kelime küçük, ama içini öyle bir doldurmuşuz ki uğrunda yapılmayacak şey yok, iş hayatında, aşk hayatında, maddi ve manevi, tek ihtiyacımız, dünyevi kriterlerde değerlendirildiğimiz tek kavram. Hal böyleyken neyse bu “başarı”,kundaktan çıkar çıkmaz yakamıza yapışıyor. Anaokulunda başlayan “Çok başarılı maşallah en güzel o boyuyor”lar iş hayatında “Çok başarılı, bütün sunumları o hazırlar” ya da “3 senedir yıllık izin kullanmadan çalışıyor”a getiriyor bir anda bizi.. Boya kalemleri ipad’lere, sırf keyif için yapılan resimler “fizibilite”lere döndü bile çoktan.. Özel hayata gelince, buradaki başarı hepsinden daha da göreceliyken iyi bir evlilik, mutlu bir yuva gibi öğretilmiş gerçeklikler “başarı” olarak sayılıyor. Bu kadar belirsiz, ama hayatlarımız üzerinde bu kadar da etkili başka bir kavram var mı derseniz, şahsen benim aklıma gelmiyor.. Ademoğlunun kendi hayatınız zorlaştırmak için icad ettiği bir kavramken bu “başarı”, hız kesmeden etrafındaki her canlının da hayatını zorlaştırmak için kullanmayı biliyor bu kavramı insan denen.

Size anlatacağım hikaye, şampiyon bir atın, Kafkaslı’nın hikayesi. Katıldığı 127 yarışın 64 tanesinde birinci olmuş, ismini bu işlerle ilgilenenlerin kalplerine de, kuponlarına da kazımış bir efsane isimdi Kafkaslı. Dünya Arap Atı Organizasyonu (WAHO) tarafından Türkiye’de 2006 yılının en iyi Arap atı seçilmişti. Bunun yanında sahibi için de harika bir yatırımdı Kafkaslı. Yaklaşık 51.000 Türk Lirasını birkaç yıl içinde dokuz milyon liraya çıkaran geri dönüşü hızlı, keyifli, müthiş bir “yatırım”!  



Aslında hikayesi pek de keyifli başlamamıştı Kafkaslı’nın.. 2004 yılında sahibi tarafından satın alındığı açık artırmada arka ayaklarında çıplak gözle gayet net görülebilecek büyüklükte yarıklar vardı. Bu nedenle açık artırma çok uzamadı, 40.000 TL’den başlayıp 51.000 TL’de sona erdi.  Hatta takip edenlerin ve anlayanların bir çoğu da “Bu fiyat etmez” diye yorumlamıştı fiyatı. Ancak Kafkaslı, yaklaşık 4 ay sonra katıldığı ilk yarışı birinci olarak bitirdi. Ardından gelen iki yarışı da! Bir anda dikkatler çekilmeye başlamış, olmaz denen olmuş, sakat at şampiyon ata dönüşmüştü! 

Yarışlar ve şampiyonluklar birbirini kovaladı, yaramaz denilen Kafkaslı bir efsaneye dönüşmüştü bile. Bu toprakların sıfırdan kahramana, kahramandan sıfıra dönüştürebilme hızından ve huyundan habersiz zavallı at, sadece işini yapıyoır; koşuyordu! Ödüller, madalyalar darken 2009 yılında efsane, performansının ve spor hayatının doruğuna çıkmıştı. Bir başka efsane olan “Turbo” isimli atı burun farkıyla geçerek en büyük olmuştu! Ta ki 2010 yılında sakatlandığı ve emekliye ayrılmak zorunda kaldığı yarışa kadar. 2010 yılında sakat olduğu bilinmesine rağmen koşturulduğu da iddia edilen Ankara’daki son yarışının ardından Kafkaslı emekli oldu. 25 Aralık 2010 günü kendisi için  yapılan anlamlı jubile ve heykelinin nereye dikileceği tartışmalarıyla birlikte..

Bu memlekette heykeli dikilen sporcuların sonrasında neler yaşadıkları zaten hepimizin malumu. Ama Kafkaslı’nın başına gelenler gerçekten “Keşke o kadarla kalsalarmış” dedirtiyor. O dönem, yani efsanenin emekli olmasıyla birlikte bu satırlarda da hatırlayabileceğiniz gibi damızlığa çekileceği, nihayet koşturmalarının ve hırsların biteceğini ve Kafklaslı’nın “Artık yattığı yerden para kazanacağı”nı yazmıştım. İşin ekonomik yanı ilginçti, çünkü o zaman da hesaplamasını bu satırlarda yaptığımız gibi efsane at, yılda ortalama 80 kere çiftleşecek, bu işlemlerin her birinden 10.000 TL alarak yılda yaklaşık 800.000 TL.lik bir geliri çok da keyifli bir yolla yaratacaktı. İşin insanı kısmında ise ömrü boyu hırsların kurbanı olmuş olan bir güzel yaratık nihayet hayatını daha normal bir şekilde sürdürebilecekti. Hikaye güzeldi, finali güzeldi, hepimizi heyecanlandırmıştı…
Ama öyle olmadı!

Kafkaslı, bir kaç ay önce bizler pek de eğlenceli ve zevk dolu bir hayatı yaşadığını hayal ederken, kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Çiftleşmesini kolaylaştıracak ve artıracak bazı ilaçları bünyesinin taşıyamadığı iddiasını arkasında bırakarak.. Sahipleri şampiyon atı para hırslarına kurban etmekle suçlandılar. Tuhaflıklar burada da bitmiyordu. Şampiyon atın değeri 1.2 trilyondu. Ve hazır olun! Efsane 50.000 TL tutan sigorta primi yüksek bulunduğu için sigortalatılmamıştı! İşte tam bu topraklara özgü bir hırs, başarı, rekabet öyküsü..

“Başarı lanetli bir hastalıktır” der İngilizler. Çünkü bir kez bulaştı mı, sizden her zaman beklenecektir! Şampiyon bir atı bile emekliliğinde rahat bırakmamış bir lanettir başarı dediğimiz insan icadı. Sakatlandığı yarışa sakatlığı bilinerek sokulduğunu iddia eden de var, yarış hayatının son yıllarını tam bir eziyet gibi şehirden şehire dolaştırılarak geçirdiğini de. Kalp krizi geçirmesini daha fazla çiftleşebilsin diye verilen ilaçlara bağlayanlar da hiç az değil. İşimiz elbette bu dedikodular üstüne yorum yapmak değil. Ama kesin olan birşey var, kimsenin kendisinden beklemediği bir anda beklenmedik olağan üstü bir performansla şampiyon doğduğunu ispat etti Kafkaslı. Ama maalesef bu topraklarda biz şampiyonlara pek iyi davranmayız ve sen bunu çok acı bir şekilde öğrenmiş oldun şampiyon!



İster ekonomik tarafından bakıp altın yumurtlayan tavuğu her seferinde nasıl doğduğuna pişman ettiğimizi, ister insani tarafından bakıp bir canlıya, hem de bir şampiyona hak etmediği bir hayatı yaşatıp hiç hak etmediği bir son hediye ettiğimiz çıkaralım bu hikayeden..

Ama ne olursa olsun bir gerçek var ki; o da, kendi “başarı” ölçütlerimize göre yarış atları gibi yaşadığımız hayata gerçek yarış atlarının bile dayanamadığı..      

Haydi şimdi projelerimize, sunumlarımıza, toplantılarımıza, boya kalemlerimize…






30 Ekim 2012 Salı


Bugüne kadar genellikle önemli girişimcilerin, dünyaca ünlü iktisatçıların ya da ekonomi gündemine yöne veren kişilerin hikayelerini okudunuz bu sayfalarda. Önemli başarılara imza atmış genellikle dünyaca tanınan ve alıştığımız anlamda “başarılı” kişilerin. Bu kez çok farklı bir hikaye paylaşacağım sizinle. İçinde girişimcilik, başarısızlık, karakter, başarı ve alınabilecek bir yığın dersle birlikte. Steve Jobs ’ın ya da Bill Gates ’in değil,  İçliköfteci Ali Topçuoğlu’nun hikayesini anlatacağım size..

Hikayemiz 1987 yılında Kahramanmaraş’ta başlıyor. Bakliyat ticareti yapan Ali Topçuoğlu, bir arkadaşının borcuna kefil olur. Arkadaşı borcunu ödemeyince varlıklı sayılabilecek bir tüccar olan Ali Bey tüm mal varlığını kaybeder. Gururu yüzünden artık daha fazla memleketinde kalamayacağını hissedince eşi Fatma hanımı alıp İstanbul’un yolunu tutar. Bir süre iş arar ancak kimi işleri kendisine göre bulmaz, kimi işler de onu beğenmez. Böyle arayış ve umutsuzlukla geçen ayların sonunda bir akşam, umutların tükenmeye başladığı bir anda eşi Ali amcaya hayatlarını değiştirecek o soruyu sorar: “İçli köfte yapsam, satar mısın?” Seyyar satıcılığı kendisine pak konduramasa da artık başka seçeneği olmadığını gören Ali amca eşinin bir gece önce yaptığı içli köfteleri bir sepete doldurarak Taksim İstiklal Caddesi ’nde satmaya başlar.

Sermayesi bir minik piknik tüpü ve biraz malzeme olan bu iş bir süre sonra maddi zorluklar nedeniyle Maraş’ta bırakmak zorunda kaldığı altı çocuğunu İstanbul’a getirebileceği bir duruma getirir Topçuoğlu ailesini. Mütevazı bir ev tutup çocuklarını da yanlarına alabilmenin mutluluğunu yaşarlar kısa bir zaman içinde. Bu sırada hem lezzetli içli köfteler, hem de çevredeki kahvehanelerde olanca nezaketi ile içliköftesini satan Ali amca, tertemiz kıyafetleri, boynunda kravatı, bembeyazönlüğü ile dikkat çekmeye başlamıştır. Çevre kahvehanelerin yerini restoranlar, kafeler, hatta geceleri klüpler almaya başlar. Ali amcanın Taksim’de giremediği mekan, içli köftesini tattırmadığı müşteri neredeyse kalmamıştır. En şık kafe ve gece klüplerinden, en sert rock barlara kadar öğlenden sonra ikide de, gecenin üçünde de  Ali amcayı elinde içli köftesi ve gülen yüzüyle görebileceğiniz günlerdir bunlar. Hem zarafeti, hem hikayesi ile, sohbet etmeyi pek sevmese de, ettiği herkesi etkileyebilen tertemiz bir amcadır Ali amca. İçli köftenin şöhreti dilden dile yayılır ve sadece Taksim’deki mekanlara değil, İstanbul’un dünyaca ünlü iki önemli zincir otel markasına da içli köfte vermeye başlar. Artık işler  büyümeye başlamıştır. İki otelin katılması işleri hızlandırırken, bir de kantin işletmesi alır Topçuoğlu ailesi ve eleleverip geceyi gündüze katarak çalışmaya devam eder.

Bu tempo ve çalışkanlıkla on beş seneye yakın bir zaman sonunda tüm borçlarını sıfırlayabilmeyi başarır Ali bey kaptanlığındaki Topçuoğlu ailesi. Ne Kahramanmaraş’tan süren borçlar, ne tefeci borçları, artık hiçbiri kalmamıştır. On beş sene geceli gündüzlü, bazen günde yirmi saatin üstünde çalışarak sonunda ömründe önlüğünün beyazlığında bir sayfayı açmayı başarmıştır Ali amca. Daha zengin olma hırsı değil ama yaşadıkları, çocuklarına sağlam bir gelecek kurması yönünde motive eder Ali amcayı ve 2004 yılında çocuklarıyla birlikte işletecekleri “Sabırtaşı” isimli restoranlarını açarlar. Sabırtaşı, senelerce Ali amcanın içliköfte sattığı minik tezgahının üzerinde yazan, adeta tüm hikayesini dokuz harfte anlatan bir kelimedir. "Sabırtaşı"..

Restoranı çocuklarına emanet ederek sokaklarda satış yapmaya devam eden Ali amca 2009 yılında vefat eder.Geride yirmi küsür sene süren inanılmaz bir çalışma temposu, el emeğiyle ödenmiş yüzbinler tutan borçlar, alın teriyle kurulmuş bir restoran ve girişimcilik günlerinde hırslı gençlerin hırsını biraz da olsa törpüleyebilmek için anlatılacak muhteşem hayat hikayesini bırakarak..  

Apple’ların, Virgin’lerin,muhteris girişimcilerin ve hırslı patronların hikayelerinin yanında Ali amcanın tevazu ve ders dolu “Züğürt Ağa” hikayesi, aslında başlı başına üniversitelerin girişimcilik derslerinde okutulabilecek türden gerçek bir “ders”! Hedefe yılmadan, terlemeden, düşsen de yeniden doğrularak koşmak gibi erdemli derslerin yanında, biz Türklerin pek meraklı olduğu “Kaç içli köfte satsan beş yüz bin lira eder?” gibi modern matematiğin konusuna giren dersler de var bu hikayede. Ama bence en önemlisi; herkesin Steve Jobs olmak istediği bir dünyada Ali Topçuoğlu olmayı istemek. 
Var mısınız? 

İÇLİ BİR GİRİŞİMCİLİK HİKAYESİ


Bugüne kadar genellikle önemli girişimcilerin, dünyaca ünlü iktisatçıların ya da ekonomi gündemine yöne veren kişilerin hikayelerini okudunuz bu sayfalarda. Önemli başarılara imza atmış genellikle dünyaca tanınan ve alıştığımız anlamda “başarılı” kişilerin. Bu kez çok farklı bir hikaye paylaşacağım sizinle. İçinde girişimcilik, başarısızlık, karakter, başarı ve alınabilecek bir yığın dersle birlikte. Steve Jobs ’ın ya da Bill Gates ’in değil,  İçliköfteci Ali Topçuoğlu’nun hikayesini anlatacağım size..

Hikayemiz 1987 yılında Kahramanmaraş’ta başlıyor. Bakliyat ticareti yapan Ali Topçuoğlu, bir arkadaşının borcuna kefil olur. Arkadaşı borcunu ödemeyince varlıklı sayılabilecek bir tüccar olan Ali Bey tüm mal varlığını kaybeder. Gururu yüzünden artık daha fazla memleketinde kalamayacağını hissedince eşi Fatma hanımı alıp İstanbul’un yolunu tutar. Bir süre iş arar ancak kimi işleri kendisine göre bulmaz, kimi işler de onu beğenmez. Böyle arayış ve umutsuzlukla geçen ayların sonunda bir akşam, umutların tükenmeye başladığı bir anda eşi Ali amcaya hayatlarını değiştirecek o soruyu sorar: “İçli köfte yapsam, satar mısın?” Seyyar satıcılığı kendisine pak konduramasa da artık başka seçeneği olmadığını gören Ali amca eşinin bir gece önce yaptığı içli köfteleri bir sepete doldurarak Taksim İstiklal Caddesi ’nde satmaya başlar.

Sermayesi bir minik piknik tüpü ve biraz malzeme olan bu iş bir süre sonra maddi zorluklar nedeniyle Maraş’ta bırakmak zorunda kaldığı altı çocuğunu İstanbul’a getirebileceği bir duruma getirir Topçuoğlu ailesini. Mütevazı bir ev tutup çocuklarını da yanlarına alabilmenin mutluluğunu yaşarlar kısa bir zaman içinde. Bu sırada hem lezzetli içli köfteler, hem de çevredeki kahvehanelerde olanca nezaketi ile içliköftesini satan Ali amca, tertemiz kıyafetleri, boynunda kravatı, bembeyazönlüğü ile dikkat çekmeye başlamıştır. Çevre kahvehanelerin yerini restoranlar, kafeler, hatta geceleri klüpler almaya başlar. Ali amcanın Taksim’de giremediği mekan, içli köftesini tattırmadığı müşteri neredeyse kalmamıştır. En şık kafe ve gece klüplerinden, en sert rock barlara kadar öğlenden sonra ikide de, gecenin üçünde de  Ali amcayı elinde içli köftesi ve gülen yüzüyle görebileceğiniz günlerdir bunlar. Hem zarafeti, hem hikayesi ile, sohbet etmeyi pek sevmese de, ettiği herkesi etkileyebilen tertemiz bir amcadır Ali amca. İçli köftenin şöhreti dilden dile yayılır ve sadece Taksim’deki mekanlara değil, İstanbul’un dünyaca ünlü iki önemli zincir otel markasına da içli köfte vermeye başlar. Artık işler  büyümeye başlamıştır. İki otelin katılması işleri hızlandırırken, bir de kantin işletmesi alır Topçuoğlu ailesi ve eleleverip geceyi gündüze katarak çalışmaya devam eder.

Bu tempo ve çalışkanlıkla on beş seneye yakın bir zaman sonunda tüm borçlarını sıfırlayabilmeyi başarır Ali bey kaptanlığındaki Topçuoğlu ailesi. Ne Kahramanmaraş’tan süren borçlar, ne tefeci borçları, artık hiçbiri kalmamıştır. On beş sene geceli gündüzlü, bazen günde yirmi saatin üstünde çalışarak sonunda ömründe önlüğünün beyazlığında bir sayfayı açmayı başarmıştır Ali amca. Daha zengin olma hırsı değil ama yaşadıkları, çocuklarına sağlam bir gelecek kurması yönünde motive eder Ali amcayı ve 2004 yılında çocuklarıyla birlikte işletecekleri “Sabırtaşı” isimli restoranlarını açarlar. Sabırtaşı, senelerce Ali amcanın içliköfte sattığı minik tezgahının üzerinde yazan, adeta tüm hikayesini dokuz harfte anlatan bir kelimedir. "Sabırtaşı"..

Restoranı çocuklarına emanet ederek sokaklarda satış yapmaya devam eden Ali amca 2009 yılında vefat eder.Geride yirmi küsür sene süren inanılmaz bir çalışma temposu, el emeğiyle ödenmiş yüzbinler tutan borçlar, alın teriyle kurulmuş bir restoran ve girişimcilik günlerinde hırslı gençlerin hırsını biraz da olsa törpüleyebilmek için anlatılacak muhteşem hayat hikayesini bırakarak..  

Apple’ların, Virgin’lerin,muhteris girişimcilerin ve hırslı patronların hikayelerinin yanında Ali amcanın tevazu ve ders dolu “Züğürt Ağa” hikayesi, aslında başlı başına üniversitelerin girişimcilik derslerinde okutulabilecek türden gerçek bir “ders”! Hedefe yılmadan, terlemeden, düşsen de yeniden doğrularak koşmak gibi erdemli derslerin yanında, biz Türklerin pek meraklı olduğu “Kaç içli köfte satsan beş yüz bin lira eder?” gibi modern matematiğin konusuna giren dersler de var bu hikayede. Ama bence en önemlisi; herkesin Steve Jobs olmak istediği bir dünyada Ali Topçuoğlu olmayı istemek. 
Var mısınız?