Burak Ünaldı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Burak Ünaldı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2016 Çarşamba


Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

EN BÜYÜK KİMİN DATASI?


Son yılların en önemli konularından birisi tüm dünyada “Big Data” yani büyük veri. Konu ister pazarlama olsun, ister teknoloji, isterse ekonomi ya da medya; herkesin dilinde, bir “big data”dır gidiyor.. Ölçemediğini yönetemezsin felsefesinden hareketle önemi iyice artan “veri”, dolayısıyla da “büyük veri” aynı zamanda önemli bir ekonomik olgu.



Bilginin tarihin gelmiş geçmiş tüm dönemlerinden daha ulaşılabilir olması aynı zamanda da ucu bucağı olmayan bir bilgi çöplüğünün oluşmasına neden oluyor haliyle. Teknolojiyi daha çok kullanarak daha çok ayak izi bırakıyoruz. Yemek yediğimiz her restoran, tercih ettiğimiz her ürün, eve giderken seçtiğimiz yol, arkadaş listemizdeki her kişi, iletişim sıklığımız, hangi TV programlarını ya da web sitelerini sevdiğimiz, hatta bir mağazaya girdiğimizde gezmeye ve almaya sıklıkla hangi taraftan başladığımız. Tüm bu verilerin bir yerlerde birileri tarafından tutulduğunu bilmek insanı korkutuyor değil mi? Bu veriler bizlere mal ve hizmet üreten firmalar tarafından bize daha iyi ve etkili ulaşabilmek için kullanılıyor. Bildiğimiz kadarıyla. Şimdilik..



Dünyada bugüne kadar şu anda bilinen anlamda oluşmuş tüm datanın %90 ‘ının son iki yılda oluştuğu söyleniyor. Hepimizin elinde neredeyse günde 15-20 saat mobil cihazlar ve durmadan data üretiyoruz. Peki çok gerekli datalar mı bunlar? Elbette hepsi değil. İşte iyi ve işe yarayabilecek kaliteli veriyi bu dev çöplükten çıkarabilme konusu tam bu noktada sonsuz önem kazanıyor. Facebook’la birlikte üzerinde iyice durulması gereken “Bir ürün için para ödemiyorsan ürün aslında sensindir!” kavramı aslında meseleyi ve ekonomik boyutunu anlamak için yola çıkılması gereken nokta. Bu söz basitçe şunu söylüyor; müşteriye bedelsiz olarak sunulan her ürünün, mal da olsa hizmet de, temel amacı müşterinin verisine ulaşmaktır. Sosyal ağlardan başlayarak üstünde ciddiyetle düşünülmesi gereken konu bu. Daha fazla cep telefonuyla konuşabilmemiz –ve iletişim verisi oluşturabilmemiz- için ücretsiz verilebilen cep telefonları, okuyucuların ve hatta ülkelerin demografilerinin daha iyi yorumlanması amacıyla kullanılabilecek okuma alışkanlıkları  için ücretsiz kindle’ların dağıtılması ya da sosyal ağların ücretsiz olması tesadüf değil. Alınıp satılan bu ürünler değil, biziz. Hepsi data fazla ve daha kolay data üretebilelim diye. Biz de fena gitmemişiz veri sağlayıcılar olarak; 2012 yılından bu yana her yıl ortalama 1.2 zettabyte veri sağlamışız, yani 16GB’lık iPhone’lardan 80 milyar adet doldurabilecek kadar. Bahsi geçen data, dünyanın çevresini 100 kereden fazla dolaşıyor.

Dışında kalınması neredeyse imkansız olan eğlenceli sosyal ağlar bizi ilkokul arkadaşlarımızla buluşturmanın epeyce ötesinde; kimi nereden tanıdığımızı belli bir algoritma içinde belirlemekten tutun da hangi markaları beğendiğimiz, seyahat sıklığımız, ne zaman hangi restoranda ya da hangi ülkede bulunduğumuz gibi verileri üstelik de tamamıyla bize derletiyor. E gayet normaldir ki bu verilerin de alıcısı var. Ticari markalar, sivil toplum kuruluşları, ülkeler, bireyle ve tüketiciyle işi olan herkes ‘Big data’nın alıcısı. 2012 yılında 6.3 milyar dolar olan küresel büyük veri pazarının 2018’de  48.3 milyar dolar olması bekleniyor. Çok şaşırtıcı olmasa gerek; birkaç sene önce var olmayan bu dev pazarın en büyük oyuncusu %54.5 ‘i elinde tutan Amerika. Hemen ardından Avrupa geliyor.


Peki korkmalı mıyız? 20 sene önce bu soruya “Yok canım, bilgiden korkulur mu!” diye cevap verebilirdik elbette. Ama artık durumlar bir hayli değişti. Gittiğim restoran ya da seyahat planımı paylaşmak bir sonraki sefer için daha güzel öneriler alabileceksem mantıklı gelebilir. Ama spor yaparken kolumuza taktığımız bilekliklerin de bir yerlerde kalp atışımız, kan akışımız gibi olağanüstü özellikte bilgileri derlediğini düşünmek insanı korkutmuyor değil. Tabi tüm bu bilgileri eğlenceli hale getirerek, adeta bilgi sağlamak için yarıştırarak doğrudan sahibinin sisteme atmasını sağlayabilmek esas pazarlama dehası ve başarı. Yani büyük veri aslında sen, ben, hepimiziz. Hepimizin oluşturduğu bir deniz. Sıcak günlerde bizi serinletip  derde derman olduğu sürece ne ala da, ya günün birinde Tsunami olursa? 
(GQ , Şubat 2015)

23 Şubat 2016 Salı

Beni tanıyanlar TED konuşmalarının hayatımda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bilirler. Sadece benim değil, dünya üzerinde belki yüz binlerce kişinin severek takip ettiği, videoları izlenme rekorları kıran, hatta yorumlarda bir kısım insanın hayatını değiştirdiğini ifade ettiği konuşmalar TED konuşmaları. ( https://www.youtube.com/user/TEDxTalks )

Kendini "Ideas worth Spreading" yani "Yaymaya değer fikirler" olarak tanımlayan bu organizasyon, dünya üzerinde TEDx ismiyle pek çok ülke ve şehirde yaşatılıyor. Merak edenlerin bu şahane konuşmaları Youtube'daki TEDx Talks kanalından takip etmesini özellikle ve önemle tavsiye ederim.

Türkiye'de düzenlenen oldukça dikkat çekici ve başarılı TEDx organizasyonları içinde de bir süre içinde epey iddialı hale geleceğine yürekten inandığım " TEDx Nilüfer" bu sene ilk kez Bursa- Nilüfer'deki Bursa Akademik Odalar Yerleşkesi'nde, had safhada ihtiyacımız olan "Mutluluk" teması ile gerçekleşecek. Tam program açıklandığında sizlerle paylaşacağım.

Ben de nazik davetleri ile TEDx Nilüfer 'de "Mutluluk: Her şeyi bırakıp gitmeden ya da kanser olmadan önce.." başlıklı konuşmamı yapacağım için çok mutluyum. Velhasıl, her defasında muhteşem bir seyirci kalabalığıyla şahane buluşmalar yaşadığımız Bursa ile bu kez de bir TED Konuşmasında buluşacağız.
Orada olanları, merak edenleri, yolu düşenleri ve yolunu düşürecek olanları bekleriz..
Her zaman söylediğim gibi; güzel bir "muhabbet" olacağını umuyorum. :)

TEDx NİLÜFER 'DE "MUTLULUK" KONUŞACAĞIZ..

Beni tanıyanlar TED konuşmalarının hayatımda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bilirler. Sadece benim değil, dünya üzerinde belki yüz binlerce kişinin severek takip ettiği, videoları izlenme rekorları kıran, hatta yorumlarda bir kısım insanın hayatını değiştirdiğini ifade ettiği konuşmalar TED konuşmaları. ( https://www.youtube.com/user/TEDxTalks )

Kendini "Ideas worth Spreading" yani "Yaymaya değer fikirler" olarak tanımlayan bu organizasyon, dünya üzerinde TEDx ismiyle pek çok ülke ve şehirde yaşatılıyor. Merak edenlerin bu şahane konuşmaları Youtube'daki TEDx Talks kanalından takip etmesini özellikle ve önemle tavsiye ederim.

Türkiye'de düzenlenen oldukça dikkat çekici ve başarılı TEDx organizasyonları içinde de bir süre içinde epey iddialı hale geleceğine yürekten inandığım " TEDx Nilüfer" bu sene ilk kez Bursa- Nilüfer'deki Bursa Akademik Odalar Yerleşkesi'nde, had safhada ihtiyacımız olan "Mutluluk" teması ile gerçekleşecek. Tam program açıklandığında sizlerle paylaşacağım.

Ben de nazik davetleri ile TEDx Nilüfer 'de "Mutluluk: Her şeyi bırakıp gitmeden ya da kanser olmadan önce.." başlıklı konuşmamı yapacağım için çok mutluyum. Velhasıl, her defasında muhteşem bir seyirci kalabalığıyla şahane buluşmalar yaşadığımız Bursa ile bu kez de bir TED Konuşmasında buluşacağız.
Orada olanları, merak edenleri, yolu düşenleri ve yolunu düşürecek olanları bekleriz..
Her zaman söylediğim gibi; güzel bir "muhabbet" olacağını umuyorum. :)

19 Şubat 2015 Perşembe

Geçtiğimiz senelerde "Gençlik Otobüsü" ismiyle düzenlenen ve tüm Türkiye'den binlerce genci buluşturan organizasyon bu yıl "Genç Liderler Buluşması" ismiyle tekrarlanıyor. Yaklaşık 3000 "Genç Lider"in İstanbul Kongre Merkezi'nde buluşacağı organizasyonda biz de olacağız. Önce 3000 arkadaşımızla bir "Ufuk Açma Seansı" yapıp hikayelerimizi paylaştıktan sonra "Perakendede Gelecek Var!" oturumunda moderatörlük yapacağım. 
Organizasyonun genelinde Türkiye'nin en önemli, en saygın isimleriyle buluşacak olan seçilmiş öğrenciler bu oturumda da CarrefourSa CEO'su Mehmet Nane, Koçtaş CEO'su Alp Önder Özpamukçu ve Mudo'nun genç ve başarılı CEO'su Barış Karakullukçu gibi çok önemli isimlerle buluşacaklar. 

22 Şubat 2015 Pazar günü Istanbul Kongre Merkezi (ICC) 'de bu güzel organizasyonda görüşmek üzere..


GENÇ LİDERLER BULUŞMASI

Geçtiğimiz senelerde "Gençlik Otobüsü" ismiyle düzenlenen ve tüm Türkiye'den binlerce genci buluşturan organizasyon bu yıl "Genç Liderler Buluşması" ismiyle tekrarlanıyor. Yaklaşık 3000 "Genç Lider"in İstanbul Kongre Merkezi'nde buluşacağı organizasyonda biz de olacağız. Önce 3000 arkadaşımızla bir "Ufuk Açma Seansı" yapıp hikayelerimizi paylaştıktan sonra "Perakendede Gelecek Var!" oturumunda moderatörlük yapacağım. 
Organizasyonun genelinde Türkiye'nin en önemli, en saygın isimleriyle buluşacak olan seçilmiş öğrenciler bu oturumda da CarrefourSa CEO'su Mehmet Nane, Koçtaş CEO'su Alp Önder Özpamukçu ve Mudo'nun genç ve başarılı CEO'su Barış Karakullukçu gibi çok önemli isimlerle buluşacaklar. 

22 Şubat 2015 Pazar günü Istanbul Kongre Merkezi (ICC) 'de bu güzel organizasyonda görüşmek üzere..


4 Şubat 2015 Çarşamba


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

LANNISTER’LAR HER ZAMAN BORCUNU ÖDER Mİ?


George R.R. Martin ’in ortalığı birbirine katan kitabı ve sonrasında çekilen, tüm dünyada büyük fenomen olan dizisi Game Of Thrones yani Taht Oyunları şimdiden hem satış hem izlenme rakamlarında rekor üstüne rekor kırıyor. Gerçekte var olmayan, tamamıyla hayal ürünü olan bu fantazi dünyasının devler, ejderhalar gibi açıklanması gerekmeyen pek çok ögesinin yanında bu dünyadan gerçekler ve kuramlarla açıklanabilen kısımları da var; mesela ekonomisi.. (GQ - Aralık 2014)

Adı üstünde; Taht Savaşları. Bitmeyen bir taht mücadelesini ve iktidar savaşını anlatıyor kitap serisi ve devamında gelen dizi. Kurgu bir dünyada sürekli olarak muktedir olmaya çalışan aileler ve mücadeleleri aslında şu an yaşadığımız dünyaya göndermelerle, özellikle politik olarak içinde bulunduğumuz dönemle ciddi benzetmelerle anıldı hep. Gayet doğal olarak bu kadar iktidar mücadelesi ve savaşın olduğu bir dünya her ne kadar kurgu olsa da ekonomisi; üzerine araştırmalar ve tezler yazılabilecek kadar gerçek!



Bu araştırmalardan en takdire şayanı Auburn Üniversitesi’nden Matt McCaffrey’e ait. McCaffrey Game of Thrones evrenindeki ülkeleri teker teker inceleyerek ekonomik analizlerini yapıyor. Son derece ilginç sonuçlar var tezinde. McCaffrey’e göre serinin yazarı George Martin bu hayal dünyasını çok sıkı tarih çalışarak gerçek dünyaya, ciddi bir tarih altyapısına dayandırmış. Bu nedenle de tüm olaylar son derece gerçek ve ayağı yere basan ekonomik tezlerle açıklanabiliyor. Örneğin Game of Thrones dünyasındaki devletlerin üç gelir kaynağı var: Borç (yani kredi almak), vergi gelirleri ve para basmak. Tüm taht mücadelesi boyunca ailelerin (yani devletlerin) bu üç finansal seçeneği konjonktürel olarak farklı farklı kullanmasını ve sonuçlarını izliyoruz. Örneğin ilk yöntem; yani başka devletlerden alınan borç, şimdiki tabirle kredi. Tüm ailelerin yani feodal devletlerin birer sloganı var. Lannister’larınki “Lannisterlar her zaman borçlarını öder!” Borç bu kadar önemli, kredi alan ve veren devlet arasındaki ilişki doğru yürümezse çoğunlukla kanlı savaşlarla ve işgallerle sonuçlanıyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok yani. 

Borç meselesi öyle önemli ki, bu konu karşımıza merkez bankalarını hatta ilerleyen zamanlarda Braavos Bankası’nı çıkartıyor ki bu da iddialara göre modern dünyadaki IMF ve Dünya Bankası’nı temsil ediyor. İkinci finansal politika vergi düzenlemeleri. Tüm eserde halkların vergilerden ne kadar mustarip olduğunu, fakirlikle nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını ve bunun nasıl taht kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zaten. Ayrıca dikkatli gözler özellikle zenginlere uygulanan ayrı vergilerden defalarca bahsedildiğini görecektir ki bu da günümüzün lüks tüketim vergisidir. G.O.T. dünyasındaki üçüncü ekonomik yöntem para basmak. Enflasyona neden olduğu için ve iktidarları sürekli geçici olarak kurtarıp halkı reel anlamda fakirleştirdiği için en az istenilen ama en çok başvurulan yöntem. Yine değişen hiçbir şey yok!

Emtialara dayanan zenginliği ile günümüz ekonomisindeki körfez ülkelerini ve belki de Rusya’yı Westeros temsil ediyor olabilir mi? İhtiyacı olan herkesin son çare olarak istemeye istemeye gidip borç aldığı fakat devamında borç veren olmanın lüksüyle ülkelerin politikasında belirleyici olan Braavos Bankası tanıdık mı mesela? Cercei Lannister ‘ın artık borç alamayız, kendi merkez bankamızı kuralım demesi ama Braavos Bankası’na yani küresel sermayeye kafa tutan kimsenin iktidarda kalamaması? Tahtın hep bir adım gerisinde olmasına rağmen esas yönetici olan Tywin Lannister’ın tahtın finansörü olması? Onlarca örnek sayılabilir ama sonuç gayet net; bu sanal dünyada bile güç mücadelesinin en büyük dayanağı her zaman ekonomi! Şu üç günlük Game of Thrones aleminde iktidarı ejderhalar ya da devler almadığı, insanlar işbaşında olduğu sürece de para her zaman esas mesele olacak gibi görünüyor. Yani görüyoruz ki maalesef hayal dünyasında bile; tahtın olduğu her yerde, mesele her zaman tamamen duygusal!

TAHTIN MALİYETİ


Game of Thrones’un bir bölümü ortalama 6 milyon dolara mal oluyor. Dizinin sadece ilk sezonu Amerika’da 350,000 adet satarken internetten yasal olmayan şekillerde 4.3 milyon kez indirilmiş! Üçüncü sezonun toplam izleyici rakamı 14.2 milyonken dizi ağırlıklı çekim bölgesi olan İrlanda’ya da ciddi bir turizm getirisi sağlamış. O kadar ki Kuzey İrlanda yatırım ajansı ve Turizm ofisi diziye çekimleri aynı bölgede sürdürmeleri için 15.3 milyon dolarlık destekte bulunmuş.

KIŞ GELİYOR!

Dizi kendi ekonomisini de çoktan oluşturmuş durumda. DVD, lisanslı ürünler, kitaplar derken yaşayan bir ekonomi oluşmuş durumda. Dizinin gösterildiği kanalın sahibi olan Time Warner grubu 2014’ün ilk çeyreğinde 1.3 milyar dolar kar açıkladı. Rakam bir önceki senenin aynı dönemine göre %9 yükseliş göstermiş. Bununla birlikte tüm dünya yeni bölümleri izlemek için kışın gelmesini bekliyor. 

12 Kasım 2014 Çarşamba

Desteğinizi istiyorum.. çok kolayca, güzel bi iş yapma şansımız var.  Nasıl mı?
Bu Pazar günü Avrasya Maratonu’nda koşuyoruz. Ama bu kez her zamanki gibi değil, farklı bir amaç için; “iyilik peşinde” koşuyoruz..
İlk kez oğlum, Ali Efe’miz doğduğunda, hayatımızda “çocuk arabası” döneminin başlamasıyla tanıştım tekerlekli hayatla. Oğlumuz ayaklanana kadar aşağı yukarı hepimizin yaşadığı “mecburi tekerlekli hayat” beni ciddi anlamda düşündürmeye başladı, onlar için; yani bizim gibi o tekerlekleri işi bitince katlayıp kenara bırakabilecek kadar şanslı olmayanlar için.. Şehirlerimizin, hayatlarımızın, en basit aktivitelerimizin onlar için ne kadar zor olduğuyla ilgili –kara kara- düşünmeye başladım. Kendime şu ana kadar farketmediğim şeyleri neden farketmediğim konusunda kızarak, ama daha önemlisi “Bundan sonra neler yapabilirim?” motivasyonuyla.
..ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği Gönüllüsü oldum.
Son bir yıldır katıldığım yarışları ADIMADIM oluşumu (www.adimadim.org) şemsiyesi altında koşarak Türkiye Omurilik Felçliler Derneğine (TOFD) yardım etmeye çalışıyorum. Kuruluşundan bu yana 3.500 yardımseverlik koşusu ile 43.000 bağışçıdan 6.100.000 TL bağış toplandı, ve bu sayede 999 engellinin ve tabii ailesinin hayatı değişti.
16 Kasım Pazar günü ADIM ADIM grubuna dahil olarak, İstanbul’da düzenlenen Avrasya Maratonu’na katılarak, 15km koşacağım. Amacım yürüyemeyen, koşamayan ve maddi imkanı kısıtlı olan arkadaşlarımıza tanesi 2,400 TL olan birer akülü sandalye alarak onların da harekete geçebilmesine yardımcı olmak. Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam şimdi 5 dakikanızı ayırarak aşağıdaki hesap numarasına gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.
Açıklamayı aşağıdaki gibi yapabilirseniz takibi daha kolay olur ve kaç sandalye aldığımızı daha kolay izleyebiliriz.

AÇIKLAMA: ”AA, Koşucu adının Baş Harfi_Soyadının 4 harfi, Bağışçı Ad/SOYAD”
ÖRNEK: “AA, BUNAL, Bağışçı Adı ”
Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 , IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Paypal ile ödeme
http://www.adimadim.org/paypal/
Bakalım bu sene kaç sandalye alabileceğiz?
Bankaya gönderdiğiniz miktarı bana e-maille bildirebilirseniz ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu mail’de adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.
İlginiz için çok teşekkür ederim. Hepinize neşeli ve daha da önemlisi sağlıklı günler dilerim.
En gönülden saygı, sevgi ve selamlarımla..
Burak Ünaldı

AVRASYA MARATONU'NDA ADIMADIM'LA OMURİLİK FELÇLİLERİ İÇİN KOŞUYORUM..

Desteğinizi istiyorum.. çok kolayca, güzel bi iş yapma şansımız var.  Nasıl mı?
Bu Pazar günü Avrasya Maratonu’nda koşuyoruz. Ama bu kez her zamanki gibi değil, farklı bir amaç için; “iyilik peşinde” koşuyoruz..
İlk kez oğlum, Ali Efe’miz doğduğunda, hayatımızda “çocuk arabası” döneminin başlamasıyla tanıştım tekerlekli hayatla. Oğlumuz ayaklanana kadar aşağı yukarı hepimizin yaşadığı “mecburi tekerlekli hayat” beni ciddi anlamda düşündürmeye başladı, onlar için; yani bizim gibi o tekerlekleri işi bitince katlayıp kenara bırakabilecek kadar şanslı olmayanlar için.. Şehirlerimizin, hayatlarımızın, en basit aktivitelerimizin onlar için ne kadar zor olduğuyla ilgili –kara kara- düşünmeye başladım. Kendime şu ana kadar farketmediğim şeyleri neden farketmediğim konusunda kızarak, ama daha önemlisi “Bundan sonra neler yapabilirim?” motivasyonuyla.
..ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği Gönüllüsü oldum.
Son bir yıldır katıldığım yarışları ADIMADIM oluşumu (www.adimadim.org) şemsiyesi altında koşarak Türkiye Omurilik Felçliler Derneğine (TOFD) yardım etmeye çalışıyorum. Kuruluşundan bu yana 3.500 yardımseverlik koşusu ile 43.000 bağışçıdan 6.100.000 TL bağış toplandı, ve bu sayede 999 engellinin ve tabii ailesinin hayatı değişti.
16 Kasım Pazar günü ADIM ADIM grubuna dahil olarak, İstanbul’da düzenlenen Avrasya Maratonu’na katılarak, 15km koşacağım. Amacım yürüyemeyen, koşamayan ve maddi imkanı kısıtlı olan arkadaşlarımıza tanesi 2,400 TL olan birer akülü sandalye alarak onların da harekete geçebilmesine yardımcı olmak. Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam şimdi 5 dakikanızı ayırarak aşağıdaki hesap numarasına gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.
Açıklamayı aşağıdaki gibi yapabilirseniz takibi daha kolay olur ve kaç sandalye aldığımızı daha kolay izleyebiliriz.

AÇIKLAMA: ”AA, Koşucu adının Baş Harfi_Soyadının 4 harfi, Bağışçı Ad/SOYAD”
ÖRNEK: “AA, BUNAL, Bağışçı Adı ”
Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 , IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Paypal ile ödeme
http://www.adimadim.org/paypal/
Bakalım bu sene kaç sandalye alabileceğiz?
Bankaya gönderdiğiniz miktarı bana e-maille bildirebilirseniz ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu mail’de adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.
İlginiz için çok teşekkür ederim. Hepinize neşeli ve daha da önemlisi sağlıklı günler dilerim.
En gönülden saygı, sevgi ve selamlarımla..
Burak Ünaldı

24 Ekim 2014 Cuma


İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız. 



ENKA LEADERSHIP TALKS


İstanbul Özel Enka Lisesi Mezunlar Derneği'nin düzenlediği “Enka Leadership Talks” organizasyonu 25 Ekim 2014 Cumartesi günü gerçekleşecek. Detaylarını http://enkamd.org/elt_kayit.html ve https://www.facebook.com/events/319344461579392/?fref=ts adreslerinden görebileceğiniz organizasyonda Sn. Erkan Kumcu, Eczacıbaşı Holding CEO'su Dr. Erdal Karamercan ve Kişisel Marka, Kurumsal Stil ve İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan gibi konuşmacılarla birlikte "Liderlik" teması etrafında dinleyicilerle buluşuyor olacağız. 



9 Mayıs 2013 Perşembe

Oğlum vesile oldu, 1983 yılındaki 5 yaşındaki benden 2013'deki bana mesajlar geldi..

Minik oğlumuzun bize katılmasıyla birlikte ailecek yaşadığımız duygu seli-nostalji kuşaklarından birinde annem, bir gün oğlum olursa kullanmamız için 30 küsür senedir sakladığı ve bebeklik hatıralarımın bulunduğu kutsal sandığı açtı! Beni travmalardan travmalara gark eden pek çok parçayla birlikte -ki bir tanesi çok komik, mutlaka ayrıca yazmam lazım uzun uzun- o dönemde en çok sevdiğim şey olan çizimlerimin de önemli bir kısmını 30 sene sonra ilk kez yeniden gördüm...

Bunlardan bir kısmını parça parça hatırlıyorum ama önemli bir kısmını cidden hiç hatırlamıyorum. Dikkatimi çeken şey bol bol font ve logo benzeri birşeyler çizmiş olmam. Örneğin şu 23 Nisan tipografisi bana çok ilginç geldi. Şimdi reklamcı olsam ve 23 Nisan için birşeyler çalış deseler böyle birşeye giderdi elim herhalde.. :)
  


Ama kutsal sandıktan çıkanlar içinde pek politik bir tanesi var ki "Ağaç yaşken eğilir" lafını haklı çıkarıyor galiba. 5 yaşımdayken çizdiğim bu "karikatürümsü"de Türkiye haritası ve zam yağdıran bir Özal bulutu var! :)) Daha ilginç olanı babamın görevi dolayısıyla (kaderin cilvesi, Özal'ların danışmanı olmak için)  bir kaç sene sonra Ankara'ya taşınmış olmamız ve politikanın evimize bir daha çıkmayacak şekilde girmesinden de önce çizilmiş olması.. Karikatürümsüde, Özal KDV ve ZAM yazan bulutları Türkiye'ye yağdırıyor.. Kıbrıs'ın üzerinde de birşey yazıyor ama tam okunmuyor, ki bence Lefkoşe'nin kısaltması olabilir! :)

"Ülkeye KDV ve Zam yağdıran Turgut Özal" Burak Ünaldı, 1983, Saman Kağıt üzerine keçeli kalem :)

Bu Ziya Paşa, artık her kimse:)
"Hey, bayrakları dikin!"diyor haliyle..

Bu İbrahim Tatlıses'e benzeyen figür de babam :)

O kadar anlamlı ve iyi bir zamanda geldi ki çocukluğumdan mesajlar bana. Tam da okullarda öğrenci arkadaşlara "Sevmediğiniz işlerle vakit kaybetmeyin, içinizdekini çıkarın, bunu nasıl bulacağım diyorsanız çocukluğunuza sorun" diye ahkamlar kestiğimiz bir dönemde, çocukluğumdan öyle güzel bir ayar yedim ki. Bana senin içinde bunlar var, istesen de istemesen de, 5 yaşında da, 35, 45 yaşında da, sen bastırsan da çıkacak dedi yeniden çocukluğum.



Ben anladım çiko, mesaj alındı, tamamdır. ;)

İmza: 2013 yılındaki sen.

NOT: Uçan arabalar falan yok arkadaş, hele o düşündüğünden, hiç yok!


He bi de, ikimiz aynı kareye girince de şöyle birşey oluyoruz, bence fena diil ne diyosun?!? O resimdeki afacan bakış perdeyi yakmadan hemen önceki mi, yüzümüzdeki dikişten önce mi, çiftliğin kapısını düşürüp kaşımızı yarmamızdan mı yoksa, onu bilemedim!

Neyse ki şimdi yaramaz demiyolar bizim gibilere girişken diyolar! ;) 


    

KENDİ ÇOCUKLUĞUMLA MEKTUPLAŞMA...

Oğlum vesile oldu, 1983 yılındaki 5 yaşındaki benden 2013'deki bana mesajlar geldi..

Minik oğlumuzun bize katılmasıyla birlikte ailecek yaşadığımız duygu seli-nostalji kuşaklarından birinde annem, bir gün oğlum olursa kullanmamız için 30 küsür senedir sakladığı ve bebeklik hatıralarımın bulunduğu kutsal sandığı açtı! Beni travmalardan travmalara gark eden pek çok parçayla birlikte -ki bir tanesi çok komik, mutlaka ayrıca yazmam lazım uzun uzun- o dönemde en çok sevdiğim şey olan çizimlerimin de önemli bir kısmını 30 sene sonra ilk kez yeniden gördüm...

Bunlardan bir kısmını parça parça hatırlıyorum ama önemli bir kısmını cidden hiç hatırlamıyorum. Dikkatimi çeken şey bol bol font ve logo benzeri birşeyler çizmiş olmam. Örneğin şu 23 Nisan tipografisi bana çok ilginç geldi. Şimdi reklamcı olsam ve 23 Nisan için birşeyler çalış deseler böyle birşeye giderdi elim herhalde.. :)
  


Ama kutsal sandıktan çıkanlar içinde pek politik bir tanesi var ki "Ağaç yaşken eğilir" lafını haklı çıkarıyor galiba. 5 yaşımdayken çizdiğim bu "karikatürümsü"de Türkiye haritası ve zam yağdıran bir Özal bulutu var! :)) Daha ilginç olanı babamın görevi dolayısıyla (kaderin cilvesi, Özal'ların danışmanı olmak için)  bir kaç sene sonra Ankara'ya taşınmış olmamız ve politikanın evimize bir daha çıkmayacak şekilde girmesinden de önce çizilmiş olması.. Karikatürümsüde, Özal KDV ve ZAM yazan bulutları Türkiye'ye yağdırıyor.. Kıbrıs'ın üzerinde de birşey yazıyor ama tam okunmuyor, ki bence Lefkoşe'nin kısaltması olabilir! :)

"Ülkeye KDV ve Zam yağdıran Turgut Özal" Burak Ünaldı, 1983, Saman Kağıt üzerine keçeli kalem :)

Bu Ziya Paşa, artık her kimse:)
"Hey, bayrakları dikin!"diyor haliyle..

Bu İbrahim Tatlıses'e benzeyen figür de babam :)

O kadar anlamlı ve iyi bir zamanda geldi ki çocukluğumdan mesajlar bana. Tam da okullarda öğrenci arkadaşlara "Sevmediğiniz işlerle vakit kaybetmeyin, içinizdekini çıkarın, bunu nasıl bulacağım diyorsanız çocukluğunuza sorun" diye ahkamlar kestiğimiz bir dönemde, çocukluğumdan öyle güzel bir ayar yedim ki. Bana senin içinde bunlar var, istesen de istemesen de, 5 yaşında da, 35, 45 yaşında da, sen bastırsan da çıkacak dedi yeniden çocukluğum.



Ben anladım çiko, mesaj alındı, tamamdır. ;)

İmza: 2013 yılındaki sen.

NOT: Uçan arabalar falan yok arkadaş, hele o düşündüğünden, hiç yok!


He bi de, ikimiz aynı kareye girince de şöyle birşey oluyoruz, bence fena diil ne diyosun?!? O resimdeki afacan bakış perdeyi yakmadan hemen önceki mi, yüzümüzdeki dikişten önce mi, çiftliğin kapısını düşürüp kaşımızı yarmamızdan mı yoksa, onu bilemedim!

Neyse ki şimdi yaramaz demiyolar bizim gibilere girişken diyolar! ;) 


    

7 Mayıs 2013 Salı

Üniversitelerde dönemin sonuna yaklaşılırken okul söyleşileri hız kesmiyor değerli izleyenler.. Yarın, yani 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Konferans Salonu 'nda öğrenci arkadaşlarla buluşacağız ve hikayelerimizi anlatacağız.. Üstelik İstanbul 'da en sevdiğim mekan olan, kaçış yerim Atatürk Arboretumu 'na da kaçma fırsatı bulurum belki oradan. Bilmeyenler, duymamış olanlar için bu cennet köşesi işte böyle bir yer:   http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/ataturkarboretumu.asp 



 

YARIN İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ORMAN FAKÜLTESİ'NDEYİZ..

Üniversitelerde dönemin sonuna yaklaşılırken okul söyleşileri hız kesmiyor değerli izleyenler.. Yarın, yani 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Konferans Salonu 'nda öğrenci arkadaşlarla buluşacağız ve hikayelerimizi anlatacağız.. Üstelik İstanbul 'da en sevdiğim mekan olan, kaçış yerim Atatürk Arboretumu 'na da kaçma fırsatı bulurum belki oradan. Bilmeyenler, duymamış olanlar için bu cennet köşesi işte böyle bir yer:   http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/ataturkarboretumu.asp 



 

7 Nisan 2013 Pazar

Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım, tam 27 hafta olmuş... Bundan yaklaşık 7 ay önce sevgili dostum Alper Kotaman'ın Bloomberg HT 'de başladığı "Ekospor" programını kutlamak ve ilk programın konuğu olmak üzere gitmiştim. Gidiş o gidiş, bu hafta tam 27 hafta olmuş! 27 haftadır her Cuma günü canlı yayında saat 12:30 'da yarım saat süreyle haftanın tüm dünyada gerçekleşen spor ekonomisi olaylarını sevgili Alper Kotaman 'la değerlendiriyoruz. NHL Lokavt'ından giriyoruz, sponsorluklardan çıkıyoruz, Snoop Dog'dan giriyoruz, takımların piyasa değerlerinden ve borsadaki hareketlerinden çıkıyoruz.. Bu keyifli program haftada 2 gün, Çarşamba ve Cuma, ben her Cuma günü konuk olarak katılıyorum. Biz hem birbirimizden çok şey öğreniyoruz, hem de çok büyük keyif alıyoruz, sizlerden her hafta hem sosyal medyadan, hem de diğer kanallardan güzel tepkiler aldığımıza göre sizler de keyif alıyorsunuz diye umuyoruz..
Merak edenler 27 programın tümüne bu linkten göz atabilirler..



 

Bİ' BAKIP ÇIKACAKTIM?

Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım, tam 27 hafta olmuş... Bundan yaklaşık 7 ay önce sevgili dostum Alper Kotaman'ın Bloomberg HT 'de başladığı "Ekospor" programını kutlamak ve ilk programın konuğu olmak üzere gitmiştim. Gidiş o gidiş, bu hafta tam 27 hafta olmuş! 27 haftadır her Cuma günü canlı yayında saat 12:30 'da yarım saat süreyle haftanın tüm dünyada gerçekleşen spor ekonomisi olaylarını sevgili Alper Kotaman 'la değerlendiriyoruz. NHL Lokavt'ından giriyoruz, sponsorluklardan çıkıyoruz, Snoop Dog'dan giriyoruz, takımların piyasa değerlerinden ve borsadaki hareketlerinden çıkıyoruz.. Bu keyifli program haftada 2 gün, Çarşamba ve Cuma, ben her Cuma günü konuk olarak katılıyorum. Biz hem birbirimizden çok şey öğreniyoruz, hem de çok büyük keyif alıyoruz, sizlerden her hafta hem sosyal medyadan, hem de diğer kanallardan güzel tepkiler aldığımıza göre sizler de keyif alıyorsunuz diye umuyoruz..
Merak edenler 27 programın tümüne bu linkten göz atabilirler..



 

28 Mart 2013 Perşembe

29 Mart 2013 Cuma günü TOBB Kütahya Genç Girişimciler Kurulu ve Dumlupınar Üniversitesi'nin ortak organizasyonu ve nazik davetiyle Kütahya'da olacağız, bu kez de Kütahya'da hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Diğer konuşmacılar duayen işadamı Erol Aksoy, Sevda Güner, Yalçın Parmaksız ve Twitter şöhretlerinden Hakim Türkmen (Twitter'daki nickiyle @beyinsiz_adam )    
İlginç bir organizasyon olacağa benzer..

"Pic or it didn't happen" diyenler burdan yaksın:


29 MART CUMA GÜNÜ KÜTAHYA'DAYIZ..

29 Mart 2013 Cuma günü TOBB Kütahya Genç Girişimciler Kurulu ve Dumlupınar Üniversitesi'nin ortak organizasyonu ve nazik davetiyle Kütahya'da olacağız, bu kez de Kütahya'da hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Diğer konuşmacılar duayen işadamı Erol Aksoy, Sevda Güner, Yalçın Parmaksız ve Twitter şöhretlerinden Hakim Türkmen (Twitter'daki nickiyle @beyinsiz_adam )    
İlginç bir organizasyon olacağa benzer..

"Pic or it didn't happen" diyenler burdan yaksın:


24 Aralık 2012 Pazartesi

Üniversite buluşmaları hız kesmiyor.. 1 hafta içerisinde 3 İstanbul ve 1 Bursa yaparak sanırım kendi rekorumu kırdım :) Haftasonunu, Bursa AIESEC 'in "Sürdürülebilir Başarı Platformu"nun konuşmacısı olarak Bursa'da geçirdikten sonra, 25 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi'nin organizasyonunda İstanbul Üniversitesi "Endüstri ve Kalite Kulübü"nün davetlisi olarak Avcılar Kampüsü'nde olacağız.. Yine çok değerli konuşmacılarla birlikte paylaşımlarda bulunacağız.
Bekleriz..  

25 ARALIK SALI İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NDEYİZ..

Üniversite buluşmaları hız kesmiyor.. 1 hafta içerisinde 3 İstanbul ve 1 Bursa yaparak sanırım kendi rekorumu kırdım :) Haftasonunu, Bursa AIESEC 'in "Sürdürülebilir Başarı Platformu"nun konuşmacısı olarak Bursa'da geçirdikten sonra, 25 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi'nin organizasyonunda İstanbul Üniversitesi "Endüstri ve Kalite Kulübü"nün davetlisi olarak Avcılar Kampüsü'nde olacağız.. Yine çok değerli konuşmacılarla birlikte paylaşımlarda bulunacağız.
Bekleriz..  

19 Aralık 2012 Çarşamba


Hiç hız kesmeden Üniversite konuşmalarına devam.. Bu hafta Yeditepe Üniversitesi'nde harika geçen ve devamını yapmayı kararlaştırarak bir kaç saatte ancak ayrılabildiğimiz buluşmadan sonra, 26'sında bu kez Beykent üniversitesi'ndeki arkadaşlarla buluşacağız.. Geçtiğimiz sene çok kıymetli ağabeyim Dr.Yaşar Erdinç hocanın ricası ile bankacılık derslerinde konuşmacı olmuştum ama bu kez sanırım daha kapsamlı bir buluşma olacak. 
Sabırsızlanıyorum..  

26 ARALIK ÇARŞAMBA GÜNÜ BEYKENT ÜNİVERSİTESİ 'NDEYİZ..


Hiç hız kesmeden Üniversite konuşmalarına devam.. Bu hafta Yeditepe Üniversitesi'nde harika geçen ve devamını yapmayı kararlaştırarak bir kaç saatte ancak ayrılabildiğimiz buluşmadan sonra, 26'sında bu kez Beykent üniversitesi'ndeki arkadaşlarla buluşacağız.. Geçtiğimiz sene çok kıymetli ağabeyim Dr.Yaşar Erdinç hocanın ricası ile bankacılık derslerinde konuşmacı olmuştum ama bu kez sanırım daha kapsamlı bir buluşma olacak. 
Sabırsızlanıyorum..  

15 Aralık 2012 Cumartesi

18 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi ve Yeditepe Üniversitesi Girişimcilik Kulübü 'nün davetiyle Yeditepe Üniversitesi'nde yine öğrenci arkadaşlarla buluşacağız. Saat 12:00 - 14:00 saatleri arasında Üzeyir Garih Konferans Salonu'nda gerçekleşecek buluşmada Ufuk Açma Seansımızı bu kez de ilk kez gideceğim Yeditepe Üniversitesi'nde yapacağız. Hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Keyifli bir organizasyon olacağını ümid ediyorum.. 


18 ARALIK SALI GÜNÜ YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ 'NDEYİZ..

18 Aralık 2012 Salı günü Manivela Akademi ve Yeditepe Üniversitesi Girişimcilik Kulübü 'nün davetiyle Yeditepe Üniversitesi'nde yine öğrenci arkadaşlarla buluşacağız. Saat 12:00 - 14:00 saatleri arasında Üzeyir Garih Konferans Salonu'nda gerçekleşecek buluşmada Ufuk Açma Seansımızı bu kez de ilk kez gideceğim Yeditepe Üniversitesi'nde yapacağız. Hikayelerimizi anlatıp döneceğiz.. Keyifli bir organizasyon olacağını ümid ediyorum.. 


3 Aralık 2012 Pazartesi


Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı, yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..

1976 yılında o sıralar halen güç toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze alan bir ligdir.



İşte bu sıra dışı ama küçük ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St. Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.

Ancak NBA’in abayı yaktığını görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti tabii ki yoktur!



36 yıllık hikayenin bu günlerde yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı. Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.

Film tadındaki hikaye burada da bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor. Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün. Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!” gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.  



Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu, Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır, herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!

      


TÜM ZAMANLARIN EN KARLI SPOR ANLAŞMASI


Size bu ay 36 yıl önce yapılmış tarihin en ballı spor anlaşmasını anlatacağım. Tekstil işiyle uğraşan iki kardeşin kurduğu bir basket takımı, yaptıkları tek bir anlaşma ve ömür boyu para sıkıntısı çekmeyecek olmalarının tuhaf hikayesi. Müthiş bir girişimcilik hikayesi mi sadece şans mı sonunda siz karar verin. “İnsan şansını kendini yaratır” lafına inanırım, ama bu sefer zarlar 7-7 gelmiş sanki? Buyrun siz karar verin..

1976 yılında o sıralar halen güç toplamaya çalışan şimdinin efsane Amerikan Basketbol Ligi NBA, bir başka basketbol ligi ile birleşme kararı alır. Bu lig American Basketball Association yani ABA’dır. İlginç bir ligdir çünkü, bugünkü basketbol oyununa üç sayılık çizgisini, All-Star oyunlarındaki smaç yarışmasını ve hatta alışıldık turuncu top dışında beyaz-mavi ve kırmızı renklerden oluşan topu hediye eden, işin gösteri kısmını çok iyi anlamış bir ligdir ABA. Lige şu an NBA’in en önemli takımlarından olan New York Knicks, Denver Nuggets, Indiana Pacers ve San Antonio Spurs da dahil. NBA’e alternatif olmak isteyen, pastadan pay almak isteyen, bunun için de oyunun ve gösterinin kurallarını değiştirmeyi bile göze alan bir ligdir.



İşte bu sıra dışı ama küçük ligin, NBA ‘e katılma kararı tüm takımlarda heyecan uyandırır. Virginia Squires ve Kentucky Colonels dışındaki 4 takım lige katılır. Lige katılamayan bir takım daha vardır: Ozzie ve Daniel Silna kardeşlerin sahip olduğu Spirits of St. Louis takımı.. İsmi bile film ismi gibi olan takımın gerçekten de film gibi olan hikayesi burada başlar işte. Lige katılamayan takımın sahiplerinin son derece mütevazı bir isteği vardır. Basit bir aritmetikle NBA’e şu öneriyi götürürler; kendi liglerinden NBA’e katılmış olan 4 takımın yayın gelirlerinin yedide birini NBA var olduğu müddetçe istemektedirler. O dönem için çok abartılı gelmeyen bu isteği NBA kabul eder ve ABA ile birleşir.

Ancak NBA’in abayı yaktığını görmek için sadece birkaç sene geçmesi kafidir. İlk sene Silna kardeşlerin kasasına bu anlaşmadan dolayı 521,000 dolar girer. Ancak gel zaman, git zaman NBA ‘in spor ve gösteri dünyasındaki yeri de büyükçe, işin rengi de değişmektedir tabii ki. Pazar gitgide büyür, getiriler artar. Sonuçta Silva kardeşlerin son 2010-2011 sezonunda parmaklarını kıpırdatmadan, şu anda ortada bile olmayan eski takımlarından dolayı, tamamen arkalarına yaslanarak kazandıkları para 17,4 milyon doları bulur! Bu dönem içerisinde hem NBA, hem diğer takımlar Silna kardeşlere son derece astronomik ve cazip teklifler götürürler. Ancak biraderlerin altın yumurtlayan tavuğu kesme gibi bir niyeti tabii ki yoktur!



36 yıllık hikayenin bu günlerde yeniden alevlenmesinin sebebi, açılmış olan bir dava. Hayır, diğer takımlar, bu takım artık ortada olmadığı için bu duruma itiraz ediyor değiller. Tam tersine davayı açanlar Silna biraderler. Spirits of St. Louis takımının eski sahiplerinin iddiası; 1976 yılında öngörülemeyecek olan sosyal medya, internet gibi yeni medya kanallarının da bu anlaşmanın içine katılması gerektiği. 36 yıl önce yapılmış olan anlaşmada günün şartlarıyla sadece ülke içi ve kablolu yayınlar belirtilmiş, ancak takımın sahiplerine göre “yeni medya” kanallarının tümü de bu anlaşmaya dahil edilmeli ve payları buna göre yeniden hesaplanmalı. Fikir vermesi açısından, NBA’in ESPN ve TNT kanalları ile son 8 yılda yaptığı yayın anlaşmasının toplam tutarı 7.4 milyar dolar! Evet, milyar.

Film tadındaki hikaye burada da bitmiyor. Silna kardeşler neredeyse tüm paralarını 2008 yılında patlak veren banker skandalıyla tanınan ve Amerika’nın Kastelli’si olarak bilinen Bernard Madoff’a kaptırıyorlar. Silna kardeşler Madoff’a tam olarak ne kadar kaptırdıklarını hiçbir zaman telaffuz etmeseler de, servetlerinin ciddi bir kısmından bahsediliyor. Neyse ki anlaşmalar devam ediyor, altın yumurtlayan ve şu anda kümeste bile bulunmayan tavuk Silna kardeşleri beslemeye devam ediyor. Konuyla ilgili olarak konuşmayı reddeden sadece Silna’lar değil, diğer takım yöneticileri de 36 yıl önceki olayı vahim bir hata olarak nitelendiriyor ve konu hakkında mahkemeler haricinde görüş bildirmemeyi tercih ediyor! Ara sıra da olsa konuşanlardan da durumun kendilerince vehametini anlamak pekala mümkün. Örneğin Indiana Pacers takımın başkanı Donnie Walsh, konu kendisine hatırlatıldığında “Bu konuyu her hatırladığımda kalbime bir hançer saplanıyor!” gibi abartılı bir ifadeyle cevap veriyor. Ne de olsa her sezon yayın gelirlerinin yedide birini birine yediriyor.  



Aynı olay Türkiye’de yaşansaydı sonuç ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım şöyle olurdu, Silna kardeşler birkaç sene bu geliri aldıktan sonra lig ince bir manevrayla NBA’den ÖzNBA’e devşirilirdi. Kanuni hakların yeni lig için oluşmaması sağlanır, herkes rahat bir nefes alırdı! Amerikalılar bu noktada bizim kadar yaratıcı olamamışlar ilginç bir şekilde! Ne de olsa bu coğrafyanın en sevdiği laflardan birisidir; demokrasilerde çare tükenmez!

      


26 Kasım 2012 Pazartesi

28 Kasım 2012 günü saat 12:00 'de Kadir Has Üniversitesi 'nin nazik davetiyle öğrenci arkadaşlarla buluşacağım. Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) dersinde "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" ve "Sosyal Sorumlu Liderlik" gibi konular üzerine konuşacağız. Buradan hep belirttiğim gibi, davet edildiğim okul toplantıları bana her zaman inanılmaz bir keyif veriyor, umarım keyifli ve ilginç bir ders olacak ve birbirimizden yeni şeyler öğreneceğiz yine..  


I’ll be the guest lecturer at Kadir Has University on 28th November 2012, Wednesday and will be lecturing about “Corporate Social Responsibility” and “Socially Responsible Leadership”. School meetings, conferences and lectures always give me great joy and excitement as well.
So I’m looking forward to meeting new students for interaction and inspiration.. as always.

KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ'NDEYİZ..

28 Kasım 2012 günü saat 12:00 'de Kadir Has Üniversitesi 'nin nazik davetiyle öğrenci arkadaşlarla buluşacağım. Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) dersinde "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" ve "Sosyal Sorumlu Liderlik" gibi konular üzerine konuşacağız. Buradan hep belirttiğim gibi, davet edildiğim okul toplantıları bana her zaman inanılmaz bir keyif veriyor, umarım keyifli ve ilginç bir ders olacak ve birbirimizden yeni şeyler öğreneceğiz yine..  


I’ll be the guest lecturer at Kadir Has University on 28th November 2012, Wednesday and will be lecturing about “Corporate Social Responsibility” and “Socially Responsible Leadership”. School meetings, conferences and lectures always give me great joy and excitement as well.
So I’m looking forward to meeting new students for interaction and inspiration.. as always.

23 Ekim 2012 Salı


(Kitap diliyle; "Geçtiğimiz ay katılmış olduğum ve Türkiye ve Amerika'dan seçilmiş 'Geleceğin Liderleri'ni buluşturan Young Turkey/Young America programı" ile ilgili izlenimlerimin ikinci bölümü..  Bana sorarsanız "Batının iyi yönlerini alalım" yazı serimin ikincisi.. Yazar, bu yazıda ana fikir olarak püskevite hitap etmekte ve "Anne bizde niye yok?!" demektedir.) 

KALBİM EGE’DE, CİĞERİM NEW YORK’TA KALDI..

İkinci durağımız New York’tu.. Bizim kültürümüzle de epeyce ilgilenen grubumuza MFÖ’nün “New York sokaklarında” şarkısını gönderdim ilk günün sabahında. Mazhar Ağabey’in dediği gibi de, “Memleketi düşündüm, New York sokaklarında.” New York başlı başına ciddi bir ihtişam tabii ki, dünyanın başkenti demek kesinlikle yanlış olmaz. Gerçekten Frank Sinatra’nın söylediği gibi uyumayan şehir. Yalnız Manhattan’da kaldığımız için sanırım, beni son derece bastı NY. Hep bir gökyüzü aradım ama en azından Manhattan’da gökyüzü yok. Sonsuza uzanan binalar var sadece.. Anladım ki ben gökyüzünü görmeden yaşayamam! (Yazar burada; balık burcu olmasının da avantajından faydalanarak romantik kadın okuyucuları hedeflemektedir.) 

Buralarda bi gökyüzü olacaktı?!?

Central Park büyük keyif. Şehrin ortasında bir vaha. Anlatmaya gerek yok, bir kısmınız benden çok daha iyi, biliyor New York’u, o yüzden genel bilgi vermektense kendi gözümden yazacağım. Kendi ciğerimden desem daha doğru olur aslında, çünkü ciğerimi New York’ta bıraktım. Hayır, kalbim Ege’de kaldı tarzı bir romantizm değil bahsettiğim. Amerikalıların klima ve Air Condition aşkı nedeniyle gerçekten ciğerimi NY’da bırakıp döndüm. Kapalı mekanlar gerçekten herhalde 10 dereceler civarında seyrediyordu. Sıcak-soğuk-sıcak-soğuk temposu beni ve birkaç arkadaşımı daha hasta etmeye yetti. Araçlarda klima, metroda klima, mekanlarda zaten klima.. canımıza okumaya yetti. Ben tam anlamıyla yataklara düştüm ama diğer taraftan da toplantıları kaçırma endişesi. Yine Mazhar ağabey’in dediği gibi “Vitaminler avuç avuç” moduna geçerek New York’u tamamlayabildim.

New York’ta benim borsa geçmişimden dolayı en çok ilgimi çeken görüşmelerden birisi New York Stock Exchange oldu. Burada seansın açılmasıyla birlikte “trading floor” yani işlemlerin yapıldığı kata girme şansımız oldu. Tabi hem yaz aylarında genelde piyasaların yavaşlaması, hem de artık (bizde de olduğu gibi) bilgisayarla işlemlerin direkt gönderilmesi nedeniyle işlem salonu hayli durgundu. Ağzından köpükler saçarak koşuşturan brokerlar görmeyi bekleyen arkadaşlarım bir miktar hayal kırıklığına uğramış olsa da, senelerdir merak ettiğim bir yeri daha görmek beni mutlu etti. Yine de Victoria’s Secret’ın işleme açıldığı ve meleklerin açılış gongunu çaldığı gün orada olmayı tercih ederdim tabii ki! ;)   


New York’taki en önemli duraklardan biri de Dünya Ticaret Merkezi’nin eskiden bulunduğu yerde saldırıdan sonra yapılmış olan 11 Eylül anıtıydı. Saldırıdan sonra binlerce proje arasından seçilmiş bu siyah havuz. Etrafında hayatını kaybedenlerin isimleri yazıyor. 


11 Eylül saldırıları hiç süphesiz ki tüm Amerikalılar için çok büyük bir travma. 9/11 bölgesinde dallarını demir halatlarla ve kalın iplerle tutturdukları bir ağaç dikkatimi çekti. Ağaç saldırıdan sonra göçüklerin altından canlı kurtulmayı başarmış! Onlar da bu ağacı umudun ve yeniden dirilişin simgesi olarak yaşatmayı ve güçlendirmeyi kafaya koymuşlar. 



“Survivor Tree” sökülüp başka bir yerde desteklenip adeta yeniden canlandırıldıktan sonra aynı yere dikilmiş. Onca karanlığın içinde yemyeşil duruyor.. Dallarına dikkatli bakınca tüm kırıkları, derin yaraları ile ne kadar çok hasar gördüğü görülüyor.

Metropolitan Müzesi, Central Park, NYSE, 9/11 Memorial gibi görülmesi şart olan yerlerini görüp dört güne sayısız toplantı sığdırdıktan sonra trene atlayıp 1 hafta kalacağımız Washington DC ‘ye geçtik..


Önemli PS: New York'ta bir de şu "Tip" meselesi belimizi büktü yahu. Tamam hizmet aldığınız kişinin motivasyonu çok önemlidir de, %20-25 bahşiş mi olur arkadaş?!

HER ŞEYİ BİLEN PAPYONLU ADAMLARIN MEMLEKETİ : WASHINGTON DC

NY’un ardından durağımız yolculuğumuzun en uzun ve en dolu kısmı olan Washington DC oldu. Washington DC bu üç durak arasında benim açık ara favorim oldu. Washington DC ‘yi tek cümleyle anlatmak gerekirse; “Her şeyi bilip hiç bir şeyi bilmiyormuş gibi yapan papyonlu kibar adamların şehri!” Özellikle NY’dan sonra DC’nin geniş caddeleri, kibarlıktan yıkılan şık insanları, tertemiz metroları, bence harika tabiatı bir hayli iyi geldi. Washington DC ile ilgili ilk anlatmam gereken şey; Washington’luların adeta kanayan yarası "Taxation without representation" yani temsil edilmeden vergilendirilme konusu.. Washington federal bütçeye vergi ödemesine rağmen kongrede temsil edilmiyor. Bunu dillendirmek adına da bu sloganı tüm araç plakalarında taşıyorlar. 2000 yılında alınan bir kararla tüm araçların plakalarında "Taxation without representation" ibaresi yer alıyor. O kadar ki bu konuya destek amacıyla saksafoncu Başkan Bill Clinton başkanlığı döneminde makam limuzininin plakasında bile bunu taşımış..

Benim DC izlenimlerime gelirsek.. Öncelikle burada yaptığımız görüşmelerden bir cümleyle bahsetmek gerekirse, tüm programın en üst düzey ve en dolu görüşmelerini burada yaptık. Kendi adıma, çok faydalandığımı söylemem gerek. Oralardan buralar nasıl görünüyor, Türkiye’nin gelecekteki önemi, oralardaki işleyişler.. tüm bunları üçlemenin son yazısına bıraktım. (“Az sonra!” durumu yani) Ama hayatım boyunca unutmayacağım insanlar dinleyip hayatım boyunca unutmayacağım laflar not ettiğimi söyleyebilirim. 30 sene sonra geri dönüp bakacağım notlarla döndüm.



Tüm DC seyahati boyunca aklımdan çok sevdiğim, hatta Facebook duvarımda da paylaştığım Bertrand Russell’ın  “Bilenler hep kuşku içindeyken, cahiller küstahça kendinden emindir.” lafı geçti durdu. Bilgiyi paylaşmanın ağırlığından mıdır, “çok bilenin hiç bilmediğini bilmesinden” midir bilmiyorum ama hayatta her zaman çok şey bilen insanların hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmaları beni burada da bir kez daha düşündürdü. Diğer yandan, bizim milletçe pek sevmediğimiz, hatta belki biraz da utandığımız “Bilmiyorum” kelimesinin aşağı yukarı diğer tüm kültürlerde bu kadar rahatça kullanılmasının da üstüne ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekir bence.

Amerika’nın NY hariç tüm eyaletlerinde görüp kıskandığım bir diğer konu da bisikletleriyle olan ilişkileri. Gerek bu blogu okuyanlar, gerekse kariyer günleri konuşmalarını dinleyenler bisikletle medeniyet arasında var olduğuna inandığım birebir ilişkiyi bilirler. Buna artık tamamen emin oldum. Metrolarda, otobüslerde ve en önemlisi de yollarda bisiklet için daima bir yer var. Otobüse bisikletle binip içeride bisikletinizi asabiliyorsunuz. Daha önce Londra’da da kullandığım ve şimdilerde bizde de oluşmaya başlayan bisiklet kiralama sistemi de özellikle Pazar gezintilerimizin değişmezi oldular.


Beyaz Saray, programımızın daha yoğun bir kısmının geçtiği kongre binası ve DC’deki bir çok bina nispeten tarihi. Amerikalı arkadaşlarımızdan birisi “Sizlere bu binalar tarihi bina demek ayıp tabii, İstanbul’dakilerle kıyasla bunlar daha dün yapılmış gibi” diyerek durumu özetledi aslında. Ama bu binaların da hakkını yememek lazım, özenli mimariyle yapılmış güzel tarihi binalar bunlar. Bu binaların çoğunun mimarisinde Roma esintilerini görmek fazlasıyla mümkün. Örneğin Kongre binasına girer girmez kubbelerinden biri, Roma’daki Pantheon’un kubbesinin birebir aynısı olduğunu farkettim. Mimaride eski Roma’nın örnek alındığı apaçık.


Beyaz Saray’ın içi ise gerçekten hikayelerle dolu. 44 Başkan görmüş büyük beyaz ev ama içeride efsaneleşmiş John F. Kennedy ‘nin karizmasını halen hissedebilmek mümkün bence. Yağlı boya tablolardan, duvarlardaki resimlere ve bahçeye kadar JFK ve  Jacqueline ‘in izlerini ve karizmasını görmek mümkün. Mesela 44 başkanın tablosu içinde en farklı olanı değil, tek farklı olanı JFK’ninkiydi. İçeride fotoğraf çekmemiz mümkün olmadı ama sizinle bu çok beğendiğim yağlı boya tablonun en azından internetten bulduğum bir fotoğrafını paylaşmak istiyorum.

Gerek senatörler, gerekse Beyaz Saray ekibinden hiç kimsede “Küçük dağları ben yarattım” ifadesini görmemek şaşırtıcıydı. Özellikle de Tapu Kadastro Müdür Yardımcısı’nın odasına önünü kapatarak girmek ve çoğu zaman ayakta beklemek zorunda olan bir milletin evlatları için. Şimdi bu yazıyı yazarken ülkemizdeki bir futbol klübü başkanının yıldız futbolcuyu göndermesini meşrulaştırmaya çalışırken “Yanımda ayak ayak üstüne atıyordu!” demesini hatırladım. Diğer taraftan dünya siyasetini yönlendiren adamlara bacak bacak üstünde soru soran grubumuzdaki Amerikalı arkadaşlarımı. Obama’ nın 27 yaşındaki danışmanıyla olan bir fotoğrafı geçti gözümün önünden, koltukta yoğun bir günün  ardından ikisi de bacaklarını sehpaya uzatmış akşamki konuşma metnini okuyorlar.. Sonra bize döndüm. Avazım çıktığı kadar “Anne bizde niye yok!?!?” diye bağırdım.. :) Bunu yaparken ceketimin önünü kapatmayı tabii ki ihmal etmedim ama.     


Amerika’da siyaset keyifli. Hayatın içinde. Komik, eğlenceli ve renkli. O yüzden Washington DC de öyle. Ankara’mız gibi sisli, puslu, heyecansız ve gri değil. Belki de üstünde en çok düşünmemiz gereken budur. Ülkemdeki siyasetçi imajı da, gençliğin siyasete ilgi duyup ülkesi için -ya da inandığı ne varsa onun için- bir şeyler yapmak, elini taşın altına sokmak yerine herkesin sadece gemisini yürütmeye çalışmasının sebebi budur. Belki de en basit sivil toplum kuruşlarımızdan, en kallavi politik mevkilere kadar yapılması gereken budur: İşi yeniden renklendirmek, resmiyetten biraz uzaklaşmak, bu işlerin ciddiyetini değil ama bürokrasisini azaltmak. Renkleri görmek için griyi kaldırmak..

Neyse, dertleşme kısmını son yazıya bırakayım en iyisi.. 

MACERA DOLU AMERİKA - II


(Kitap diliyle; "Geçtiğimiz ay katılmış olduğum ve Türkiye ve Amerika'dan seçilmiş 'Geleceğin Liderleri'ni buluşturan Young Turkey/Young America programı" ile ilgili izlenimlerimin ikinci bölümü..  Bana sorarsanız "Batının iyi yönlerini alalım" yazı serimin ikincisi.. Yazar, bu yazıda ana fikir olarak püskevite hitap etmekte ve "Anne bizde niye yok?!" demektedir.) 

KALBİM EGE’DE, CİĞERİM NEW YORK’TA KALDI..

İkinci durağımız New York’tu.. Bizim kültürümüzle de epeyce ilgilenen grubumuza MFÖ’nün “New York sokaklarında” şarkısını gönderdim ilk günün sabahında. Mazhar Ağabey’in dediği gibi de, “Memleketi düşündüm, New York sokaklarında.” New York başlı başına ciddi bir ihtişam tabii ki, dünyanın başkenti demek kesinlikle yanlış olmaz. Gerçekten Frank Sinatra’nın söylediği gibi uyumayan şehir. Yalnız Manhattan’da kaldığımız için sanırım, beni son derece bastı NY. Hep bir gökyüzü aradım ama en azından Manhattan’da gökyüzü yok. Sonsuza uzanan binalar var sadece.. Anladım ki ben gökyüzünü görmeden yaşayamam! (Yazar burada; balık burcu olmasının da avantajından faydalanarak romantik kadın okuyucuları hedeflemektedir.) 

Buralarda bi gökyüzü olacaktı?!?

Central Park büyük keyif. Şehrin ortasında bir vaha. Anlatmaya gerek yok, bir kısmınız benden çok daha iyi, biliyor New York’u, o yüzden genel bilgi vermektense kendi gözümden yazacağım. Kendi ciğerimden desem daha doğru olur aslında, çünkü ciğerimi New York’ta bıraktım. Hayır, kalbim Ege’de kaldı tarzı bir romantizm değil bahsettiğim. Amerikalıların klima ve Air Condition aşkı nedeniyle gerçekten ciğerimi NY’da bırakıp döndüm. Kapalı mekanlar gerçekten herhalde 10 dereceler civarında seyrediyordu. Sıcak-soğuk-sıcak-soğuk temposu beni ve birkaç arkadaşımı daha hasta etmeye yetti. Araçlarda klima, metroda klima, mekanlarda zaten klima.. canımıza okumaya yetti. Ben tam anlamıyla yataklara düştüm ama diğer taraftan da toplantıları kaçırma endişesi. Yine Mazhar ağabey’in dediği gibi “Vitaminler avuç avuç” moduna geçerek New York’u tamamlayabildim.

New York’ta benim borsa geçmişimden dolayı en çok ilgimi çeken görüşmelerden birisi New York Stock Exchange oldu. Burada seansın açılmasıyla birlikte “trading floor” yani işlemlerin yapıldığı kata girme şansımız oldu. Tabi hem yaz aylarında genelde piyasaların yavaşlaması, hem de artık (bizde de olduğu gibi) bilgisayarla işlemlerin direkt gönderilmesi nedeniyle işlem salonu hayli durgundu. Ağzından köpükler saçarak koşuşturan brokerlar görmeyi bekleyen arkadaşlarım bir miktar hayal kırıklığına uğramış olsa da, senelerdir merak ettiğim bir yeri daha görmek beni mutlu etti. Yine de Victoria’s Secret’ın işleme açıldığı ve meleklerin açılış gongunu çaldığı gün orada olmayı tercih ederdim tabii ki! ;)   


New York’taki en önemli duraklardan biri de Dünya Ticaret Merkezi’nin eskiden bulunduğu yerde saldırıdan sonra yapılmış olan 11 Eylül anıtıydı. Saldırıdan sonra binlerce proje arasından seçilmiş bu siyah havuz. Etrafında hayatını kaybedenlerin isimleri yazıyor. 


11 Eylül saldırıları hiç süphesiz ki tüm Amerikalılar için çok büyük bir travma. 9/11 bölgesinde dallarını demir halatlarla ve kalın iplerle tutturdukları bir ağaç dikkatimi çekti. Ağaç saldırıdan sonra göçüklerin altından canlı kurtulmayı başarmış! Onlar da bu ağacı umudun ve yeniden dirilişin simgesi olarak yaşatmayı ve güçlendirmeyi kafaya koymuşlar. 



“Survivor Tree” sökülüp başka bir yerde desteklenip adeta yeniden canlandırıldıktan sonra aynı yere dikilmiş. Onca karanlığın içinde yemyeşil duruyor.. Dallarına dikkatli bakınca tüm kırıkları, derin yaraları ile ne kadar çok hasar gördüğü görülüyor.

Metropolitan Müzesi, Central Park, NYSE, 9/11 Memorial gibi görülmesi şart olan yerlerini görüp dört güne sayısız toplantı sığdırdıktan sonra trene atlayıp 1 hafta kalacağımız Washington DC ‘ye geçtik..


Önemli PS: New York'ta bir de şu "Tip" meselesi belimizi büktü yahu. Tamam hizmet aldığınız kişinin motivasyonu çok önemlidir de, %20-25 bahşiş mi olur arkadaş?!

HER ŞEYİ BİLEN PAPYONLU ADAMLARIN MEMLEKETİ : WASHINGTON DC

NY’un ardından durağımız yolculuğumuzun en uzun ve en dolu kısmı olan Washington DC oldu. Washington DC bu üç durak arasında benim açık ara favorim oldu. Washington DC ‘yi tek cümleyle anlatmak gerekirse; “Her şeyi bilip hiç bir şeyi bilmiyormuş gibi yapan papyonlu kibar adamların şehri!” Özellikle NY’dan sonra DC’nin geniş caddeleri, kibarlıktan yıkılan şık insanları, tertemiz metroları, bence harika tabiatı bir hayli iyi geldi. Washington DC ile ilgili ilk anlatmam gereken şey; Washington’luların adeta kanayan yarası "Taxation without representation" yani temsil edilmeden vergilendirilme konusu.. Washington federal bütçeye vergi ödemesine rağmen kongrede temsil edilmiyor. Bunu dillendirmek adına da bu sloganı tüm araç plakalarında taşıyorlar. 2000 yılında alınan bir kararla tüm araçların plakalarında "Taxation without representation" ibaresi yer alıyor. O kadar ki bu konuya destek amacıyla saksafoncu Başkan Bill Clinton başkanlığı döneminde makam limuzininin plakasında bile bunu taşımış..

Benim DC izlenimlerime gelirsek.. Öncelikle burada yaptığımız görüşmelerden bir cümleyle bahsetmek gerekirse, tüm programın en üst düzey ve en dolu görüşmelerini burada yaptık. Kendi adıma, çok faydalandığımı söylemem gerek. Oralardan buralar nasıl görünüyor, Türkiye’nin gelecekteki önemi, oralardaki işleyişler.. tüm bunları üçlemenin son yazısına bıraktım. (“Az sonra!” durumu yani) Ama hayatım boyunca unutmayacağım insanlar dinleyip hayatım boyunca unutmayacağım laflar not ettiğimi söyleyebilirim. 30 sene sonra geri dönüp bakacağım notlarla döndüm.



Tüm DC seyahati boyunca aklımdan çok sevdiğim, hatta Facebook duvarımda da paylaştığım Bertrand Russell’ın  “Bilenler hep kuşku içindeyken, cahiller küstahça kendinden emindir.” lafı geçti durdu. Bilgiyi paylaşmanın ağırlığından mıdır, “çok bilenin hiç bilmediğini bilmesinden” midir bilmiyorum ama hayatta her zaman çok şey bilen insanların hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmaları beni burada da bir kez daha düşündürdü. Diğer yandan, bizim milletçe pek sevmediğimiz, hatta belki biraz da utandığımız “Bilmiyorum” kelimesinin aşağı yukarı diğer tüm kültürlerde bu kadar rahatça kullanılmasının da üstüne ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekir bence.

Amerika’nın NY hariç tüm eyaletlerinde görüp kıskandığım bir diğer konu da bisikletleriyle olan ilişkileri. Gerek bu blogu okuyanlar, gerekse kariyer günleri konuşmalarını dinleyenler bisikletle medeniyet arasında var olduğuna inandığım birebir ilişkiyi bilirler. Buna artık tamamen emin oldum. Metrolarda, otobüslerde ve en önemlisi de yollarda bisiklet için daima bir yer var. Otobüse bisikletle binip içeride bisikletinizi asabiliyorsunuz. Daha önce Londra’da da kullandığım ve şimdilerde bizde de oluşmaya başlayan bisiklet kiralama sistemi de özellikle Pazar gezintilerimizin değişmezi oldular.


Beyaz Saray, programımızın daha yoğun bir kısmının geçtiği kongre binası ve DC’deki bir çok bina nispeten tarihi. Amerikalı arkadaşlarımızdan birisi “Sizlere bu binalar tarihi bina demek ayıp tabii, İstanbul’dakilerle kıyasla bunlar daha dün yapılmış gibi” diyerek durumu özetledi aslında. Ama bu binaların da hakkını yememek lazım, özenli mimariyle yapılmış güzel tarihi binalar bunlar. Bu binaların çoğunun mimarisinde Roma esintilerini görmek fazlasıyla mümkün. Örneğin Kongre binasına girer girmez kubbelerinden biri, Roma’daki Pantheon’un kubbesinin birebir aynısı olduğunu farkettim. Mimaride eski Roma’nın örnek alındığı apaçık.


Beyaz Saray’ın içi ise gerçekten hikayelerle dolu. 44 Başkan görmüş büyük beyaz ev ama içeride efsaneleşmiş John F. Kennedy ‘nin karizmasını halen hissedebilmek mümkün bence. Yağlı boya tablolardan, duvarlardaki resimlere ve bahçeye kadar JFK ve  Jacqueline ‘in izlerini ve karizmasını görmek mümkün. Mesela 44 başkanın tablosu içinde en farklı olanı değil, tek farklı olanı JFK’ninkiydi. İçeride fotoğraf çekmemiz mümkün olmadı ama sizinle bu çok beğendiğim yağlı boya tablonun en azından internetten bulduğum bir fotoğrafını paylaşmak istiyorum.

Gerek senatörler, gerekse Beyaz Saray ekibinden hiç kimsede “Küçük dağları ben yarattım” ifadesini görmemek şaşırtıcıydı. Özellikle de Tapu Kadastro Müdür Yardımcısı’nın odasına önünü kapatarak girmek ve çoğu zaman ayakta beklemek zorunda olan bir milletin evlatları için. Şimdi bu yazıyı yazarken ülkemizdeki bir futbol klübü başkanının yıldız futbolcuyu göndermesini meşrulaştırmaya çalışırken “Yanımda ayak ayak üstüne atıyordu!” demesini hatırladım. Diğer taraftan dünya siyasetini yönlendiren adamlara bacak bacak üstünde soru soran grubumuzdaki Amerikalı arkadaşlarımı. Obama’ nın 27 yaşındaki danışmanıyla olan bir fotoğrafı geçti gözümün önünden, koltukta yoğun bir günün  ardından ikisi de bacaklarını sehpaya uzatmış akşamki konuşma metnini okuyorlar.. Sonra bize döndüm. Avazım çıktığı kadar “Anne bizde niye yok!?!?” diye bağırdım.. :) Bunu yaparken ceketimin önünü kapatmayı tabii ki ihmal etmedim ama.     


Amerika’da siyaset keyifli. Hayatın içinde. Komik, eğlenceli ve renkli. O yüzden Washington DC de öyle. Ankara’mız gibi sisli, puslu, heyecansız ve gri değil. Belki de üstünde en çok düşünmemiz gereken budur. Ülkemdeki siyasetçi imajı da, gençliğin siyasete ilgi duyup ülkesi için -ya da inandığı ne varsa onun için- bir şeyler yapmak, elini taşın altına sokmak yerine herkesin sadece gemisini yürütmeye çalışmasının sebebi budur. Belki de en basit sivil toplum kuruşlarımızdan, en kallavi politik mevkilere kadar yapılması gereken budur: İşi yeniden renklendirmek, resmiyetten biraz uzaklaşmak, bu işlerin ciddiyetini değil ama bürokrasisini azaltmak. Renkleri görmek için griyi kaldırmak..

Neyse, dertleşme kısmını son yazıya bırakayım en iyisi.. 

4 Ekim 2012 Perşembe

Dün Bloomberg TV 'de konuk olduğum ve sevgili Alper Kotaman ile sporun ekonomisini konuştuğumuz programı izleyemeyen ve izlemek isteyenler için linkini paylaşıyorum. Ekospor programının ilk bölümü ve ben de ilk konuğuydum. Bahtının açık, şansının bol olmasını diliyorum. Cidden son derece ilginç konularda ilginç sorular soruldu. NHL'den girdik, Alex'in piyasa değerinden çıktık, EA Sports'dan girdik, lokavttan çıktık.. Geçmişte "Dragon's Den" , "Sporaktif" gibi çeşitli programları başarıyla yapan Alper Kotaman sayesinde, bu programın da çok özel ve başarılı olacağına eminim. Merakla yeni bölümlerini bekliyor olacağız.. 
Buyrunuz:




BLOOMBERG 'DE "EKOSPOR"UN KONUĞUYDUM

Dün Bloomberg TV 'de konuk olduğum ve sevgili Alper Kotaman ile sporun ekonomisini konuştuğumuz programı izleyemeyen ve izlemek isteyenler için linkini paylaşıyorum. Ekospor programının ilk bölümü ve ben de ilk konuğuydum. Bahtının açık, şansının bol olmasını diliyorum. Cidden son derece ilginç konularda ilginç sorular soruldu. NHL'den girdik, Alex'in piyasa değerinden çıktık, EA Sports'dan girdik, lokavttan çıktık.. Geçmişte "Dragon's Den" , "Sporaktif" gibi çeşitli programları başarıyla yapan Alper Kotaman sayesinde, bu programın da çok özel ve başarılı olacağına eminim. Merakla yeni bölümlerini bekliyor olacağız.. 
Buyrunuz:




2 Ekim 2012 Salı

Baştan söyleyeyim, bu bir ekonomi yazısı değil. Bir gezi yazısı değil. Bir politik analiz yazısı hiç değil.. Hepsinden biraz var, ama hiçbiri değil. Sadece geçtiğimiz ay  yaşadığımız Amerika serüvenini sizlerle paylaşacağım. Bunu da belki ilerde birileri film haklarını satın alır, trilyoner olurum düşüncesiyle "üçleme" olarak yazacağım... 

YTYA 2012
Öncelikle niye gittik? Ne işimiz vardı Amerika'da? Nedir kuzum bu YTYA? YTYA, yani “Young Turkey / Young Amerika” programı birkaç senedir düzenlenen ve iki ülkenin, kendi deyimleriyle, “Genç Liderlerini” bir araya getirip ikili ilişkileri hem sosyal ilişkiler, hem burada doğup yaşayacak yeni projelerle güçlendirmeyi amaçlayan bir program. İki bacağı var; tahmin ettiniz bile; Amerika ve Türkiye. Geçtiğimiz ay Türkiye Delegasyonu olarak biz Amerika’ya gittik, bahar aylarında ise Amerikan Delegasyonu Türkiye’ye gelip bizim misafirimiz olacak, birlikte Türkiye’de toplantılar yapacağız. Programın sponsoru ABD Dışişleri Bakanlığı. Organizatörleri ise Atlantic Council ve Sabancı Üniversitesi İstanbulPolitikalar Merkezi. Bu güçlü program ortakları sayesinde kitaplarından ya da yorumlarından tanıdığımız bir çok yazar, iş insanı, akademisyen ve politikacı ile birebir toplantılar yaptık. Dünya politikasına yön veren kişilere her aklımıza geleni sorabildik, merak ettiğimiz konularda en birinci ağızlardan fikirlerini alabildik. Daha önce üzerine defalarca yazmış olduğum Amerikan Ekonomisini yerinde görüp anlamak, neredeyse tüm girişimcilik konferanslarında konuştuğumuz “sistem”i daha yakından gözlemlemek ve bazı dersler çıkarmak şahsen benim için önemli fırsatlardı. Ama bence en önemlisi kariyer olarak çok ciddi benzerlikler gösterdiğimiz bence her biri birbirinden kıymetli, yeni Türk ve Amerikalı arkadaşlar edindik ve onlarla neredeyse hiç durmadan –geceli gündüzlü- beyin fırtınaları yaşadık.

Bu programa seçildiğimi öğrenir öğrenmez internetten ciddi bir araştırmaya girdim ve çok resmi ağızlardan yazılmış pek resmi metinler dışında pek de bir şey bulamadım açıkcası. Bu satırların okuyucuları resmi metinlerle olan aşk-nefret ilişkimi zaten gayet iyi bilirler. Bu yazıyı da hem bu güzel  deneyimi paylaşmak, hem de merak edenlere bir anlamda bir kaynak oluşturabilmek adına yazıyorum.

Bizim de programın Mart ayındaki Türkiye ayağında yapacağımız gibi; esas amaçlardan biri politik sohbetler ve oturumlar yapmanın yanında, her ülkenin diğer ülkenin kültürünü de deneyimlemesi aslında. Bu nedenle görülmesi farz olan ve çok yoğun toplantılarımızın olduğu New York ve Washington DC ’nin yanında üçüncü bir şehir de seçilmişti. Bu şehir, Washington başkent olduğu, New York da dünyanın başka hiçbir yerine benzemeyen nev-i şahsına münhasır bir şehir olduğu için, ortalama bir Amerikan şehrini daha iyi anlayabilmemiz adına seçilmiş olan Minneapolis..

YAZI GÜLDÜRÜR, KIŞI SÜRÜNDÜRÜRMÜŞ : MINNEAPOLIS !

Minneapolis - Skyway
İlk durağımız Minneapolis oldu. Uçaktan iner inmez, akşam yemeğine kadarki birkaç saatlik boşluğumuzda hemen şehri az da olsa keşfetmeye çalışayım istedim. Otelimizin bulunduğu bölgeden yaklaşık yarım saatlik yürüme çapında toplam 10 kişi gördüm sokakta! “Herhalde bizim oraların Maslak’ı gibi bir yerde kalıyoruz, hep iş merkezleri ve plazalar olduğu için bu saatlerde kimse yok” diye düşündüm. Meğer öyle değilmiş. Kış mevsimi ciddi anlamda zor ve çetin geçen Minneapolis ’de eksi 30’ları bulan soğuklar nedeniyle tüm şehri yukarıda resmini gördüğünüz “Skyway” adını verdikleri geçitlerle örmüşler! Skyway’ler aracılığı ile neredeyse tüm binalar birbirine bağlı ve ayağınızı sokağa değdirmeden, kilometrelerce yolu binaların içinden geçerek yürüyüp gidebiliyorsunuz. Aynı bildiğimiz metro haritaları gibi “Skyway haritaları” var ve hangi binadan hangi binaya geçiş yaparak gitmek istediğiniz yere gidebileceğinizi planlayabiliyor, sincap misali binadan binaya sekerek gideceğiniz yere varıyorsunuz! Sokaklarda kimsecikler olmamasının sebebi meğerse buymuş! E kışın soğuktan koruyan Skywayler elbette yazın da sıcaktan ve nemden koruyor. Gideceğin yere püfür püfür klimalar eşliğinde serin serin gidiveriyorsunuz! Gerçi bu “klimalar” konusuna New York yazısında yeniden döneceğim! Şimdilik klimalara sempati duymaya devam. Ve ilk dersimizi çıkarıyoruz:

HER ŞEY İNSAN İÇİN!

Amerika’da daha önce bulunmuş olmakla beraber, siyasi ve sosyo-ekonomik (böyle söyleyince çok sıkıcı oldu, biliyorum ama bana güvenip okumaya devam edin) sistem hakkında bu kadar bilgiyi en yetkili ağızlardan alabilme imkanım açıkcası olmamıştı. Hem yerel yönetimlerde, hem daha sonra Washinton DC ’de  yaptığımız görüşmelerde en yetkili ağızlardan Amerika’nın bence tüm dünyanın merak ettiği o meşhur “sistem”i hakkında bilgiler aldık. Örneğin Minneapolis, sosyal güvenlik ve sosyal olanaklar açısından tüm ülkenin gurur duyduğu bir örnek olmuş. Şehirdeki 3M, Best Buy gibi Fortune 100 firmalarının da etkisiyle şehir yaşaması zevkli ve kolay bir şehir halini almış. Örneğin şehirde ilk dikkatimi çeken ve hemen fotoğrafladığım “People Serving People” organizasyonu gibi. Evsizler için gönüllüleri çalıştırdığını öğrendiğim, gerçekten örnek alınması gereken harika bir model. İsminden anlaşıldığı gibi, insanlara hizmet eden insanlar.. Sistem sadece bu imkanı sağlıyor. En çok etkilendiğim ise sosyal yardımlaşmanın yanında, sosyal yardımlaşmayla gurur duyulması oldu. Şehrin neresine baksanız bir sosyal yardım kurumu görüyorsunuz. Bu imkanların oluşturulmasıyla şehir, geçmişte İskandinav ve Alman, şimdilerde ise başta Somali ve Vietnamlıların artan göçlerine kucak açabilen, yaşam kalitesini düşürmeyen, aksine yükseltebilen bir yapıya kavuşmuş. Şehirde ev sahipliği oranı %72.9, Fortune 500 şirketlerinden tam 32 tanesi bu şehirde, kadınların işgücüne katılma oranı %67.4 ve işsizlik oranı ülke ortalamasının bir hayli altında: %7. Bu rakamlarla da karın kışın ortasında nasıl rahat bir yaşam kurulduğu anlaşılıyor değil mi? Evsizlik varsa sosyal yardımlaşma var, dondurucu soğuk varsa skyway’ler var. Burada her şey insan için!

Minneapolis’den bahsedip Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililerden bahsetmemek mümkün değil tabii. Öncelikle Minnesota eyaletinin ismi bile Kızılderililerden geliyor. Minnesota, Dakota dilinde “bulutlu” anlamına gelen, kızılderilice bir söz. Minnesota bölgesine ilk ayak basan “yabancılar” Fransızlar. Bölgedeki diğer Kızılderili kabilesi olan Ojibway’lerin dilinde halen yer alan “Boozhoo” kelimesinin Fransızcadaki “Bonjour”dan geldiğine inanılıyor. Fransızların başka diller konuşmama konusundaki ısrarı düşünülürse, son derece olası bir iddia ;) 

Bir ilginç bilgi daha, Minnesota, telefon rehberinde en çok rastlanan ismin “Smith” olmadığı tek Amerikan eyaleti. Smith yerine sarı sayfalarda en çok bulunan ismin “Peterson” olması, İskandinav kökleri konusunda da ciddi bir bilgi veriyor! Bu arada biz de kendisi Amerikan yerlisi soyundan gelen Profesör David Eugene Wilkins ’le bir araya gelip bu müthiş kültür ve sistemdeki mevcut yeri hakkında merak ettiklerimizi sorma fırsatı bulduk. Özetle, profesör kızılderili soyundan gelen tüm entelektüellerin yapmaya çalıştığı gibi kültürlerinden ne kalmışsa koruma konusunda çok hassas. Bu nedenle de arazi araçlarına, ya da futbol takımlarına kızılderi kabilelerinin isimlerinin verilmesi konusuna daha dikkatli davranılması gerektiğini düşünüyor. Kendimize de çok yakın bulduğumuz bu kültür hakkında önemli bilgiler aldık ama içimizi kemiren “Kızılderililer Türk mü?” sorusunu sormadan kendisinden ayrıldık.


TAK ÇUBUĞA, BATIR YAĞA: MINNESOTA STATE FAIR!


İlk günden beri Amerikalı meslektaşlarımızın içinde programımızda görünen “Minnesota State Fair”le ilgili bir heyecan vardı ki sormayın.. “Minnesota State Fair” nedir diye sorarsanız, “İzmir fuarının kovboycası” derim size. Dev bir fuar alanı; içinde lunaparktan oyun alanlarına, yiyecek standlarından yarışmalara kadar  her şey var. Ama bizim için en ilgi çekici olan yiyeceklerdi! Burada her şey sopa ucunda ve her şey kızartılmış durumda. Pizza bile çubuğun ucunda, bisküvi bile kızartılıp yeniyor. Tam bir “junk food” çılgınlığı.. Yahu Oreo  gibi şahane bir lezzet icad etmişsin, daha onu neden kızartıyorsun? Ama kural öyle, burada her şey kızaracak, kaloriye kalori eklenecek. Bir de her şey sopa ucunda olacak, hatta insanlar bile.. Bakınız:


Minnesota State Fair, inek güzellik yarışmasından kongre adaylarının standlarına kadar ilginç bir deneyim oldu bize. Burada en çok hoşuma giden şeylerden biri politikanın hayatın ve eğlencenin de içinde olması.. Örneğin böyle bir fuarda adaylardan birinin standı karşınıza çıkabiliyor, seçim ekibi size projelerini A’dan Z’ye sıkmadan anlatabiliyor. Biz de Demokrat aday Jim Graves’in standı karşımıza çıkınca, diğerlerinin de hakkı kalmasın diye Cumhuriyetçi ve bağımsız adayların standlarını da bulup muhabbetimizi ettik. Türkiye’den geldiğimizi duyunca ciddi ilgi gösterdiler. Aslında galiba Türkiye’den gelip kendilerine ilgi göstermemize daha da çok ilgi gösterdiler! ;) Politikayı nasıl bu kadar eğlenceli hale getirdikleri konusuna seçimleri ve "convention"ları anlatırken döneceğim zaten.


Minneapolis seyahatimiz meşhur fuar, görüşmeler, 11.000 kişilik dev 3M yerleşkesini ve pek çok yerel yöneticiyi ziyaretle sona erdi, ver elini New York dedik.. Onu da bir sonraki yazıda anlatıyor olacağım.

(Bir dahaki yazı: “Kalbim Ege’de, ciğerim New York’da kaldı..”)

MACERA DOLU AMERİKA - I

Baştan söyleyeyim, bu bir ekonomi yazısı değil. Bir gezi yazısı değil. Bir politik analiz yazısı hiç değil.. Hepsinden biraz var, ama hiçbiri değil. Sadece geçtiğimiz ay  yaşadığımız Amerika serüvenini sizlerle paylaşacağım. Bunu da belki ilerde birileri film haklarını satın alır, trilyoner olurum düşüncesiyle "üçleme" olarak yazacağım... 

YTYA 2012
Öncelikle niye gittik? Ne işimiz vardı Amerika'da? Nedir kuzum bu YTYA? YTYA, yani “Young Turkey / Young Amerika” programı birkaç senedir düzenlenen ve iki ülkenin, kendi deyimleriyle, “Genç Liderlerini” bir araya getirip ikili ilişkileri hem sosyal ilişkiler, hem burada doğup yaşayacak yeni projelerle güçlendirmeyi amaçlayan bir program. İki bacağı var; tahmin ettiniz bile; Amerika ve Türkiye. Geçtiğimiz ay Türkiye Delegasyonu olarak biz Amerika’ya gittik, bahar aylarında ise Amerikan Delegasyonu Türkiye’ye gelip bizim misafirimiz olacak, birlikte Türkiye’de toplantılar yapacağız. Programın sponsoru ABD Dışişleri Bakanlığı. Organizatörleri ise Atlantic Council ve Sabancı Üniversitesi İstanbulPolitikalar Merkezi. Bu güçlü program ortakları sayesinde kitaplarından ya da yorumlarından tanıdığımız bir çok yazar, iş insanı, akademisyen ve politikacı ile birebir toplantılar yaptık. Dünya politikasına yön veren kişilere her aklımıza geleni sorabildik, merak ettiğimiz konularda en birinci ağızlardan fikirlerini alabildik. Daha önce üzerine defalarca yazmış olduğum Amerikan Ekonomisini yerinde görüp anlamak, neredeyse tüm girişimcilik konferanslarında konuştuğumuz “sistem”i daha yakından gözlemlemek ve bazı dersler çıkarmak şahsen benim için önemli fırsatlardı. Ama bence en önemlisi kariyer olarak çok ciddi benzerlikler gösterdiğimiz bence her biri birbirinden kıymetli, yeni Türk ve Amerikalı arkadaşlar edindik ve onlarla neredeyse hiç durmadan –geceli gündüzlü- beyin fırtınaları yaşadık.

Bu programa seçildiğimi öğrenir öğrenmez internetten ciddi bir araştırmaya girdim ve çok resmi ağızlardan yazılmış pek resmi metinler dışında pek de bir şey bulamadım açıkcası. Bu satırların okuyucuları resmi metinlerle olan aşk-nefret ilişkimi zaten gayet iyi bilirler. Bu yazıyı da hem bu güzel  deneyimi paylaşmak, hem de merak edenlere bir anlamda bir kaynak oluşturabilmek adına yazıyorum.

Bizim de programın Mart ayındaki Türkiye ayağında yapacağımız gibi; esas amaçlardan biri politik sohbetler ve oturumlar yapmanın yanında, her ülkenin diğer ülkenin kültürünü de deneyimlemesi aslında. Bu nedenle görülmesi farz olan ve çok yoğun toplantılarımızın olduğu New York ve Washington DC ’nin yanında üçüncü bir şehir de seçilmişti. Bu şehir, Washington başkent olduğu, New York da dünyanın başka hiçbir yerine benzemeyen nev-i şahsına münhasır bir şehir olduğu için, ortalama bir Amerikan şehrini daha iyi anlayabilmemiz adına seçilmiş olan Minneapolis..

YAZI GÜLDÜRÜR, KIŞI SÜRÜNDÜRÜRMÜŞ : MINNEAPOLIS !

Minneapolis - Skyway
İlk durağımız Minneapolis oldu. Uçaktan iner inmez, akşam yemeğine kadarki birkaç saatlik boşluğumuzda hemen şehri az da olsa keşfetmeye çalışayım istedim. Otelimizin bulunduğu bölgeden yaklaşık yarım saatlik yürüme çapında toplam 10 kişi gördüm sokakta! “Herhalde bizim oraların Maslak’ı gibi bir yerde kalıyoruz, hep iş merkezleri ve plazalar olduğu için bu saatlerde kimse yok” diye düşündüm. Meğer öyle değilmiş. Kış mevsimi ciddi anlamda zor ve çetin geçen Minneapolis ’de eksi 30’ları bulan soğuklar nedeniyle tüm şehri yukarıda resmini gördüğünüz “Skyway” adını verdikleri geçitlerle örmüşler! Skyway’ler aracılığı ile neredeyse tüm binalar birbirine bağlı ve ayağınızı sokağa değdirmeden, kilometrelerce yolu binaların içinden geçerek yürüyüp gidebiliyorsunuz. Aynı bildiğimiz metro haritaları gibi “Skyway haritaları” var ve hangi binadan hangi binaya geçiş yaparak gitmek istediğiniz yere gidebileceğinizi planlayabiliyor, sincap misali binadan binaya sekerek gideceğiniz yere varıyorsunuz! Sokaklarda kimsecikler olmamasının sebebi meğerse buymuş! E kışın soğuktan koruyan Skywayler elbette yazın da sıcaktan ve nemden koruyor. Gideceğin yere püfür püfür klimalar eşliğinde serin serin gidiveriyorsunuz! Gerçi bu “klimalar” konusuna New York yazısında yeniden döneceğim! Şimdilik klimalara sempati duymaya devam. Ve ilk dersimizi çıkarıyoruz:

HER ŞEY İNSAN İÇİN!

Amerika’da daha önce bulunmuş olmakla beraber, siyasi ve sosyo-ekonomik (böyle söyleyince çok sıkıcı oldu, biliyorum ama bana güvenip okumaya devam edin) sistem hakkında bu kadar bilgiyi en yetkili ağızlardan alabilme imkanım açıkcası olmamıştı. Hem yerel yönetimlerde, hem daha sonra Washinton DC ’de  yaptığımız görüşmelerde en yetkili ağızlardan Amerika’nın bence tüm dünyanın merak ettiği o meşhur “sistem”i hakkında bilgiler aldık. Örneğin Minneapolis, sosyal güvenlik ve sosyal olanaklar açısından tüm ülkenin gurur duyduğu bir örnek olmuş. Şehirdeki 3M, Best Buy gibi Fortune 100 firmalarının da etkisiyle şehir yaşaması zevkli ve kolay bir şehir halini almış. Örneğin şehirde ilk dikkatimi çeken ve hemen fotoğrafladığım “People Serving People” organizasyonu gibi. Evsizler için gönüllüleri çalıştırdığını öğrendiğim, gerçekten örnek alınması gereken harika bir model. İsminden anlaşıldığı gibi, insanlara hizmet eden insanlar.. Sistem sadece bu imkanı sağlıyor. En çok etkilendiğim ise sosyal yardımlaşmanın yanında, sosyal yardımlaşmayla gurur duyulması oldu. Şehrin neresine baksanız bir sosyal yardım kurumu görüyorsunuz. Bu imkanların oluşturulmasıyla şehir, geçmişte İskandinav ve Alman, şimdilerde ise başta Somali ve Vietnamlıların artan göçlerine kucak açabilen, yaşam kalitesini düşürmeyen, aksine yükseltebilen bir yapıya kavuşmuş. Şehirde ev sahipliği oranı %72.9, Fortune 500 şirketlerinden tam 32 tanesi bu şehirde, kadınların işgücüne katılma oranı %67.4 ve işsizlik oranı ülke ortalamasının bir hayli altında: %7. Bu rakamlarla da karın kışın ortasında nasıl rahat bir yaşam kurulduğu anlaşılıyor değil mi? Evsizlik varsa sosyal yardımlaşma var, dondurucu soğuk varsa skyway’ler var. Burada her şey insan için!

Minneapolis’den bahsedip Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililerden bahsetmemek mümkün değil tabii. Öncelikle Minnesota eyaletinin ismi bile Kızılderililerden geliyor. Minnesota, Dakota dilinde “bulutlu” anlamına gelen, kızılderilice bir söz. Minnesota bölgesine ilk ayak basan “yabancılar” Fransızlar. Bölgedeki diğer Kızılderili kabilesi olan Ojibway’lerin dilinde halen yer alan “Boozhoo” kelimesinin Fransızcadaki “Bonjour”dan geldiğine inanılıyor. Fransızların başka diller konuşmama konusundaki ısrarı düşünülürse, son derece olası bir iddia ;) 

Bir ilginç bilgi daha, Minnesota, telefon rehberinde en çok rastlanan ismin “Smith” olmadığı tek Amerikan eyaleti. Smith yerine sarı sayfalarda en çok bulunan ismin “Peterson” olması, İskandinav kökleri konusunda da ciddi bir bilgi veriyor! Bu arada biz de kendisi Amerikan yerlisi soyundan gelen Profesör David Eugene Wilkins ’le bir araya gelip bu müthiş kültür ve sistemdeki mevcut yeri hakkında merak ettiklerimizi sorma fırsatı bulduk. Özetle, profesör kızılderili soyundan gelen tüm entelektüellerin yapmaya çalıştığı gibi kültürlerinden ne kalmışsa koruma konusunda çok hassas. Bu nedenle de arazi araçlarına, ya da futbol takımlarına kızılderi kabilelerinin isimlerinin verilmesi konusuna daha dikkatli davranılması gerektiğini düşünüyor. Kendimize de çok yakın bulduğumuz bu kültür hakkında önemli bilgiler aldık ama içimizi kemiren “Kızılderililer Türk mü?” sorusunu sormadan kendisinden ayrıldık.


TAK ÇUBUĞA, BATIR YAĞA: MINNESOTA STATE FAIR!


İlk günden beri Amerikalı meslektaşlarımızın içinde programımızda görünen “Minnesota State Fair”le ilgili bir heyecan vardı ki sormayın.. “Minnesota State Fair” nedir diye sorarsanız, “İzmir fuarının kovboycası” derim size. Dev bir fuar alanı; içinde lunaparktan oyun alanlarına, yiyecek standlarından yarışmalara kadar  her şey var. Ama bizim için en ilgi çekici olan yiyeceklerdi! Burada her şey sopa ucunda ve her şey kızartılmış durumda. Pizza bile çubuğun ucunda, bisküvi bile kızartılıp yeniyor. Tam bir “junk food” çılgınlığı.. Yahu Oreo  gibi şahane bir lezzet icad etmişsin, daha onu neden kızartıyorsun? Ama kural öyle, burada her şey kızaracak, kaloriye kalori eklenecek. Bir de her şey sopa ucunda olacak, hatta insanlar bile.. Bakınız:


Minnesota State Fair, inek güzellik yarışmasından kongre adaylarının standlarına kadar ilginç bir deneyim oldu bize. Burada en çok hoşuma giden şeylerden biri politikanın hayatın ve eğlencenin de içinde olması.. Örneğin böyle bir fuarda adaylardan birinin standı karşınıza çıkabiliyor, seçim ekibi size projelerini A’dan Z’ye sıkmadan anlatabiliyor. Biz de Demokrat aday Jim Graves’in standı karşımıza çıkınca, diğerlerinin de hakkı kalmasın diye Cumhuriyetçi ve bağımsız adayların standlarını da bulup muhabbetimizi ettik. Türkiye’den geldiğimizi duyunca ciddi ilgi gösterdiler. Aslında galiba Türkiye’den gelip kendilerine ilgi göstermemize daha da çok ilgi gösterdiler! ;) Politikayı nasıl bu kadar eğlenceli hale getirdikleri konusuna seçimleri ve "convention"ları anlatırken döneceğim zaten.


Minneapolis seyahatimiz meşhur fuar, görüşmeler, 11.000 kişilik dev 3M yerleşkesini ve pek çok yerel yöneticiyi ziyaretle sona erdi, ver elini New York dedik.. Onu da bir sonraki yazıda anlatıyor olacağım.

(Bir dahaki yazı: “Kalbim Ege’de, ciğerim New York’da kaldı..”)